MISKINLER TEKKESI
RESAT NURI GÜNTEKIN
Simdi oldugu gibi çocukken de
pek canimin kiymetini bilirdim. Kosmaca, kaydirak, birdirbir gibi oyunlar asla
isime gelmezdi. Aksam üstleri açilir - kapanir iskemlemi konagin bahçe kapisina
kurar, vücuduma göre çok kocaman olan basimi mutfagin sarmasiklarla kapli
duvarina yaslayarak karsi viranede oynayan çocuklari seyrederdim.
Çocuklar, kendileri gibi
baskalarina da rahmi olmayan, hasbetenlillâh kötülük yapmaktan zevk duyan küçük
canavarlardir. Hiç sebep yokken arada bir bana da satasirlar, fesimi kaparlar,
yüzüme toprak atarlar, altimdan iskemlemi çekerlerdi.
Gene simdi oldugu gibi o zaman
da gücüm, kuvvetim yerindeydi. Hangisini istesem, evvelallah, ayagimin altina
alir evire çevire tepeliyebilirdim. Fakat bunun için yerimden kalkmak, kosmak,
toz toprak içinde yuvarlanmak gibi bir sürü lüzumsuz hareket yapmak lâzimdi.
Ancak deger mi? Hayvan yavrulari gibi ne yaptiklarini, ne istediklerini
bilmiyen birtakim abuk sabuk mahlûklara uyarak tatli canimi sikintiya sokmaktan
ne çikacak?
— Ne mi çikacak? Sana yapilan
haksizligin altinda kalmamis olacaksin. Elin, ayagin biraz zedelense de yüregin
ferahlayacak...
Belki hakkiniz var. intikam
duygusu asIl bir duygudur. Asil dedigimiz insan; sahsina, onuruna, mal ve
canina yapilan tecavüzlere karsi asin bir titizlik ve hazim sizligi olan
insanlardir. Ancak kizdirilan hayvanlar da baska türlü mü yaparlar ya? Kedinin
en miskinine, köpegin en dalkavuguna haddin varsa, bir parça takil...
Velinimeti bile olsan hemen öfkelenir; disiyle, tirnagiyle karsi koymaga
kalkar. Hayvanlarin en asIlI olan at, onlardan da mantiksizdir. Önündekinin bir
hareketinden pirelendigi zaman arkasindaki hiç suçu, günahi olmayan biçareyi
çiftelemege kalkar. Hele devenin kendisine fenalik yapani zamanla da affetmedigi,
bir asiret reisi seba-tiyle kin güttügü meshurdur.
Evet, intikam duygusunun
yoklugu bir insan için belki iyi alâmet degildir. Fakat ben hayatimin hiçbir
çaginda böyle bir heyecanin, beni yoklamadigini itiraftan çekinmeyecegim. Ne
yapalim, böyle yaratilmisim. Cüzzamli yanik acisina ne kadar duygusuzsa, ben de
kuyruk acisina öyleyim.
Gene diyebilirsiniz ki:
— intikamin faydali bir tarafi
vardir. Yaptigi kötülügün yanina kalmadigini gören kimse (hiç olmazsa acisini
unutuncaya kadar) sizi rahat birakir.
Bu da dogru. Fakat unutmamali
ki bu neticeye varmak için daha yumusak yollar da vardir. Meselâ yalvarmak.
Benim o zaman bana satasan çocuklara yaptigim gibi: «Iki gözüm kardesim.
Bilirim sen benim basimi yarabilirsin. Hiç ben, seninle basa çikabilir miyim? Basim
yanlirsa yazik degil mi bana... Vesaire...»
Hele bunu söylerken biraz da
boynunu bükmesini, sesini titreyerek sizildanmasini bilirsen hiç mesele yoktur.
Meslek icabi olarak gayet iyi
bilirim: Oldukça dise dokunur bir maddI menfaate dayanmayan meselelerde rica ve
niyaz en kuvvetli bir silâhtir. Yalvarmasini, amma usul ve âdabina göre
yalvarmasini bilen insan için açilmayacak kapi, erilmeyecek mertebe yoktur.
Nitekim ben, daha o yasta gayet ustalikla kullanmaga basladigim bu silâh
sayesinde kendimi yalniz sokak çocuklarinin
MlSKINLER TEKKESİ
serrinden korumakla kalmiyor,
onlari burnu halkali Arap köleler gibi tepe tepe kullaniyordum.
Gözünüzün önüne getirin:
Bahar, bütün saltanatiyle gelmis, agaçlar pitrak gibi kiraz dökmüs. Yalniz, ne
yazik ki kudret, onlan kirmizi gelincikler gibi ayaklarimizin altinda
yetistirmiyor... Hepsi hava kuslari gibi elimizin erisemiyecegi bosluklar
içinde sallaniyorlar... Yanlarina varmak için bir sürü tehlikeyi göze alarak
agaçlara tirmanmayi mertlik damarlarini oksamayi bilirsen onlar, agaci
takimiyle senin ayaklarina indirirler.
Kirazlardan sonra canim bir
araba sefasi isterse, açilir - kapanir iskemlemi katlayip bir köseye birakarak
bahçivaninin tek tekerlekli çekçek arabasina kurulur, bir eski zaman krali
saltanatiyle kendimi tebaama çektirirdim. Hep ayni tatli dil, güler yüz
sayesinde...
Ancak ne de olsa çocuktum.
Bebeklerle evcik oyunu oyniyan kiz çocuklar, teneke kiliçlarla muharebe oyunu
oyniyan oglan çocuklar gibi benim de zaman zaman bir seyin oyununu oynamaya,
büyük insan taklidi yapmaya ihtiyacim vadn. Lapaci mizacina çok uyan; kolay,
rakipsiz ve kavgasiz bir oyun icadetmistim: Dilencilik oyunu.
Taklidin benzemesi için kâh
göz kapaklanma sigara kâgidi yapistirarak kör, bir kolumu tersine çevrilmis
hirkamin içine saklayarak, çolak, kâh dolaptaki dedemden kalma bastonlari
koltuk degnegi gibi kullanarak topal olurdum. Sonra: «Alilim... Elim ermez,
gözüm görmez... Bir sadakacik verin!» diye sizildanarak minderler, sandalyeler
arasinda dolasirdim.
Kimseye bir zarari olmamakla
beraber, bu oyun nedense büyükleri kizdirirdi. Sudanli Gülfidan dadimiz beni o
halde gördükçe parmaklarinin ucuna tükürerek:
8
MISKINLER TEKKESİ
— Tuu... Tuu... Tuu... Ayo,
sen hiç utanmaz misin? diye ince ince haykirir; sonra salavat parmagini diliyle
islatip duvara isaretler çizerek:
— Görürsünüz... Bu oglan
eninde, sonunda dilenci olur, derdi.
Tehlikeli hasariliklarla
yüregini oynatmadigim için beni konagin öteki çocuklarindan fazla seven büyük
annem, hemen baciya çikisirdi:
— Agzindan yel alsin... Bak su
kus beyinli fellâhin yakistirdigina... Sen, ondaki kafaya baksana... Bu yasta
onun bildigini sen bilmezsin... Görürsünüz o, ne adam olacak insallah!.
Kürkü ve gecelik entarisiyle
daima evde kadinlarin arasinda oturan dayima gelince, o, benim için bir türlü
kararini veremiyordu. Arasira içindeki maddeyi merak eder gibi kocaman kafami
elleri içinde evirip çevirir, karpuz muayene edenlerin yaptigi gibi ötesine,
berisine fiskeler vurarak: «Bilmem amma... Bu büyüklük pek hayra alâmet olmasa
gerek!» derdi.
Büyük annemin buna da cevabi
vardi:
— Büyük babam Semseddin
Mollaya Kocabas Kazasker dediklerini unutuyor musun? Arabaya bindigi zaman basini
tutmak için yanina bir lala oturturlardi... Sizin kafalariniz yumruk kadar amma
Kocabas Kazasker gibi padisah sofrasinda yemek yiyemediniz. Hepiniz hâlâ ondan
kalan nimetin kinntilariyle geçiniyorsunuz.. Bu çocuk da ona çekmis. Hele bir
büyüsün, göreceksiniz ne adam olacak o...
Dünya hali acayiptir. Talihin
beni de bir Kocabas Kazasker yapmasina hiç mâni yoktu. Fakat nedense Gül-fidan
bacinin tahmini büyük anneminkinden daha dogru çikti. Birbirini kovaliyan bir
sürü vak'alardan sonra nihayet... bacinin dedigi oluyorduk.
MISKINLER TEKKESİ
II
Dedelerim arasinda gerçekten
degerli kimseler vardir. Bunlann bazilari tarih kitaplarina geçmis, yalniz
bizim ailenin degil, bütün memleketin kendileriyle ögünmesine hak kazanmis
büyük adamlardir.
Arasira kibar cenaze alaylari
arkasinda Eyüp'e, E-dirnekapi'sina, Merkezefendi'ye gittikçe birkaçinin hâlâ
ayakta duran mezar taslanna rastladim: Sudur-i izamdan Haci Nasir Molla,
Akidecibasi Osman Melali Efenw di, Kaputan-i Derya Rükneddin Pasa, Abuvada
Müselli-mi Tahir Bey ve niceleri...
Dedelerimin bu mezarliklarda
hâlâ vakar ile dikilen kavuklu taslanna bakarken gözlerim dolar, gögsüm
iftiharla kabanr. Fakat onlarin son torunlariyle iftihar edebileceklerini
ummadigim için yanlarina pek sokula-mam. Hele Sultan Mahmut'la dizdize yemek
yemis Kocabas Kazaskerin yana çarpilmis bir kavuklu tasi vardir ki beni tanisa
büsbütün yikilmasindan korkarim.
Evet bu padisahlarla bir
sofrada yemek yemis, daglara, deryalara hükmetmis adamlardan ben nasil çiktim?
Bizim Sudanli Gülfidan baci kafasiyle düsünürsek bu Allanin akil ermez bir
hikmetidir. Fakat ben kendi hesabima bu ise pek de sasiyor degilim.
Bugünkü meslegimde bu hürmete,
dedelerin tesirleri bence parmakla gösterilecek gibi açiktir. Hayatlarini iyi
bilmiyorum; secerenamemiz ve daha baska kâgitlar ve fermanlar Aksaray
yangininda yandi. Fakat çocuklugumda onlara dair dinledigim hikâyelerden
aklimda bazi seyler kalmistir. Meselâ basimin kocamanligin-dan dolayi kendime
en yakin saydigim Kocabas Kazasker, gerçekten Sultan Mahmut'un gözbebegi
hükmün-deymis. Konaginda belki yirmi otuz halayik, köle, asçi,
10
ayvaz vesaire bannirmis. Böyle
oldugu halde bu mübarek adam Padisahin sofrasinda kaymak gördükçe ellerini
açarak dua edermis: «Allah ömr-i sahanelerini müz-dad eylesin. Abd-i fakir
ancak say-i devletinde kaymak tadiyor. Yoksa kaymaga el sürmek biz gibilerin
haddine mi düsmüs?»
Gene o büyük adam, Sultan
Mahmut'un önünde kalan ekmek kirintilarini yüzüne, gözüne sürerek toplar, sirf
bu is için yaptirilmis bir sedef kutuya koyarak dualar, senalarla el üstünde
konaga getirirmis. Ben, bu mesut devreye yetisemedim. Fakat yillarca ailenin
yeni dogan çocuklarina teberrüken tattirilan ilk dünya nimeti (Sakal-i Serif
gibi kat kat islemeli bohçalar içinde saklanan) bu padisah artiklari olmustur.
Yavrunun bütün ömrünce yiyecegi ekmek zahmetsiz ve sikintisiz bir el ekmegi
olsun diye.
Benim yetistigim Ikinci
Abdülhamit zamanlarinda bile arasira saraydan (adina resmen Sadaka-i Sahane
denen) elli altinlik, yüz altinlik ihsanlardan gelir ve Ka-racaahmet'in meshur
Miskinler Tekkesi'nde oldugu gibi bütün aile, büyük sofada toplanarak «âmin,
âmin» çagirirdi.
Demek ki sadaka benim
mayamdadir; Kocabaslar ailesinin hamuru onunla yogurulmustur ve sanli
dedele-rimdeki Tanri vergisinin ilerleye ilerleye bende tam kemal mertebesini
bulmus olmasina sasmamak lâzimdir.
Sekiz, on sene evvel sair
dedem Osman MelâlI Efen-di'nin Divanini ele geçirmistim. Arasira ibretle
okurum. Bu divan, bastanbasa bir yalvarip yakarma kitabidir... Dedem; basta
Allaha, peygambere ve tesrifat sirasiyle ashaba yalvarir... Arkasindan
padisahlar, vezirler gelir. Nihayet kasideler bitip âsikane gazeller baslayinca
bu sefer de canana bitip tükenmez yalvarislar: Bir nigâh için, bir hande için,
zülf-i semenbûdan bir tel için... \)
III
«Insan, yedisinde neyse
yetmisinde de odur!» derler. Âmenna! Fakat yedisinde neyse on yedisinde, hattâ
yirmi yedisinde, pek o kadar «o» degildir de ancak kirka dogru tekrar
yedisindekne benzemeye baslar. Meselâ, yedisinde korkak olan çocuga on yediye
dogru bir cesaret gelir; kani kaynar; ötede, beride bazi tehlikeli
atilganliklar yaptigini görürsünüz. Fakat kirktan sonra damarlar katilasmaga
baslayinca eski korkaklik gene deliginden burnunu gösterir. Yedide cadidan,
elli yedide hirsiz veya polisten korkan insanla yirmi yedide karanlik sokaklarda
islik çalarak dolasan genç adam arasinda — isligin sesi biraz titirek de çiksa
- her halde bir fark tanimak lâzimdir.
Yedisinde babasinin etegi
dibinde namaz kilan çocuk, yirmi yedisinde felsefe okurken dinsiz olur, cennet
ve cehennemden gülerek bahseder. Fakat elliye dogru hava tekrar dönmege baslar.
Kitap rafinda beliren damar ilâci, kuvvet ilâci vesaire siseleriyle beraber
zihninde de birtakim tereddütler, «acaba» lar uyanir. Arasira yapilisindaki
ustaligi seyre gittigi Süleymaniye camiine, birkaç yil önce Amerikali seyyah
gibi ayaginda terliklerle grdigi halde, simdi kunduralanni eline alarak,
çorapla girer ve Allaha, Peygambere karsi tereddütle ve mahcup bir mülâzemet-i
âsikaneye baslar.
Evet, insamn hamur veya çamuru
yedide neyse yetmisinde de muhakkak odur. Fakat gençlik dedigimiz o mukaddes
kavak yelleri çaginda, bu mayanin az çok kabardigini ve yirmi yasindaki
delikanliya çocuk ve ihtiyar insandan çok farkli bir çesni verdigini kabul
etmek lâzimdir.
Anlatmak istedigim su ki
sekiz, on yasindaki «ben» ile bugünkü «ben» arasinda pek ayn gayn yok gibidir.
12
MISKINLER TEKKESİ
Fakat birbirini gayet iyi
anliyan bu iki «ben» arasinda, delikanlilik çagimda, bir yabanci «ben», bir
nevi teklifli misafir girmistir.
Simdi onu kendimle ayni
kandan, fakat bazi fikirlerinden, huysuzluklarindan dolayi bir türlü
kaynasmamiza imkân olmayan bir akraba gibi hatirlarim. Evet, erkek olma yasima
dogru bende bir baskalasma oldu. Baharda soganlar gibi birtakim yeserme
alâmetleri belirmege basladi. Yüzüm uzuyor, derimdeki kirisikliklar kayboluyor,
yanaklarimda pembe bir renk dalgalaniyordu. Bakislarimda bir derinlik, sesime
tatli bir islaklik gelmisti. Âdeta kivirciklasarak uzayan saçlarim altinda
basim bile daha küçülmüs, daha insana benzemis görünüyordu. Kilik kiyafetimde de
epeyce degisiklikler vardi. Çocukken son derece çapaçul oldugum halde gitgide
âdeta siklasiyordum. Ikide bir dadimi sikistirarak pantalonumu ütületiyor,
sokaga çikarken boynuma kolali yaka, kelebek boyunbagi takiyordum. Hâsili, kisa
bir zaman için zerzevati çiçege benzeten bahar beni de insana benzetmisti.
Açilir -kapanir iskemleden ayaklandim, kozasindan çikan kelebek gibi orada,
burada kanat çirpmaga basladim. Aksamlan pencereden yildizlara bakarken kâh
göge uçmak arzusiyle yüregimde çarpintilar uyaniyor, kâh acayip düsüncelerle
gözlerim ya-sanyor ve daliyordu.
Artik hareketleri eski vurdum
duymazlikla karsili-yamaz olmustum. Cesur ve cömerttim. Yalniz, bu duygular
hareket halinde disari çikacak derecede kuvvetli olmadigi için simdilik nazarI
ve hayalI kaliyordu. Meselâ bir gece eve hirsiz geldigini tasavvur ederek
üzerine saldiriyor, her biri korkudan bir köseye kaçan konak halkinin gözleri
önünde kollarini bagliyarak polise teslim ediyordum. (Benimle korkak diye alay
edenlere karsi ne intikam!) Bir baska gün kendimi piyangoda zengin
MISKINLER TEKKESİ 43
olmus görerek büyük annemin
aylik kâgitlarim sarraftan kurtariyor, konagin yillanmis borçlarini bir çirpida
temizliyordum.
Simdi, böyle bir delikanliya
bir de sevgili lâzim degil miydi? Ben yastaki çocuklar için mesele yoktu. Bir
kismi mart kedileri gibi tavan aralarinda ahretlik kovaliyorlar, bir kismi
aksam üstleri kiz rüstiyesinin kapisinda nöbet tutarak kendilerine sevgili
tedarikine ugrasiyorlardi. Ben, daha ziyade bu ikinci nevi âsiklardandim. Göz pekligi
istiyen kapi arasi âsiklari benim yaradilisima uymuyordu. Sonra, ihtiyar
kadinlar arasinda büyüyen birçok çocuklar gibi çapkinligi büyük bir ayip ve
günah sayiyordum. Benim istedigim, ilerde Allahin emriyle karim olacak eli,
yüzü düzgün bir hanim kiz bularak uzaktan uzaga isaretler, gülümsemeler ve
mektuplarla sevismekten ibaretti. Ne tehlike, ne yorgunluk! Sonunda kucagima
düsecegine emin oldugum bir seftalinin, dalinda agir agir irilesip kizarmasini
beklemeye benzer zahmetsiz ve sakin bir ask!
Yalniz eski sairin de dedigi
gibi:
«Âdeme kendi ayagi ile devlet
gelmez!»
Küçükken yalvarma ve izzet-i
nefislerini oksama yoliyle baska çocuklari agaca çikararak kendime kiraz
toplatabiliyordum. Fakat simdi rüstiye kizlarini ayni kolaylikla ayagima
getirmeme imkân var miydi? Mutlaka ben de bir parça onlara dogru birkaç adim
atmaliydim. Çaresiz, ben de akranlarima katilarak köse baslarinda sevgili avina
çikmayi ciddI bir surette düsünmege basladigim bir zamanda talih, imdadima
yetisti.
*
Talih diyorum; fakat hakikatte
bu, bir felâkettir. Bir ramazan aksami,
iftar sofrasindan kalkmak
üzereydik. Kalfalardan biri uzakta, Edirnekapi tarafla-
14
MISKINLER TEKKESİ
nnda bir yangin haberi verdi,
ihtiyarlar, yerlerinden kimildanmadilar; gençler ve çocuklar, birbirinin pesi
sira, konagin dördüncü katindaki tahtabosa çiktilar. Gülfidan baci ile ben
ikinci kattan yukarisini göze alamamistik. Karsimiz kapali oldugu için gökte,
aksamin alaca karanligi içinde bir hafif kizilliktan baska bir sey
farkedemiyorduk. Tahtabostakiler, tâ uzaklarda bir cami minaresi ile bir servi
arasinda bir evin yandigim söylüyorlardi.
Bir aralik ben de yukari
çikmaya yeltenir gibi oldum. Fakat baci:
— Hadi çocuk, deli olma...
Allahm yanginini görmedin mi? dedi.
Gülfidan baciya göre her vaka
Allahm bir seyi idi: (Allahm hastaligi, Allahm sogugu, Allahm delisi v.s.)
Bunun için ufak tefek vakalann pek öyle üzerine varmaya gelmezdi.
Baci ile tekrar asagi inmek
için cami kapayacagimiz zaman sokaktan bir tulumba takiminin geçtigini gördük
ve durduk.
Koca sehrin bir basindan öte
basina kadar yalinayak kosan tulumbacilar benim için dünyanin en sasilacak
kahramaniydi.
Baci, gerçi onlardan korkar ve
adlan anildigi zaman nefretinden yerlere tükürürdü. Fakat bu, onun gündelik
hayata mahsus bir görüsüydü ve yangin zamanlarinda tulumbaci, onun gözünde de
ehemmiyetli bir insan olurdu. Dadim, beyaz basörtüsünün kenarlan uçarak
pencereden sarkiyor:
— Hadi, Padisahin arslardan,
gorayim sizi. Allah yolunuzu açik etsin, diye baginyordu.
Sonra, bütün aile, gene yemek
odasina döndü. Arkasindan erkekler teravihe gittiler; musamba fenerlerle kadin
misafirler geldi, epeyce bir zaman peçiç ve yüzük
15
oynandi. Ayagina üzenmeyenler
birkaç kere yukari çikarak yanginin büyüdügüne dair haberler getirdiler.
Asagidakiler bunu ezbere münakasa ediyorlar:
— Merak etmeyin karanliktan
öyle görünüyordur. Hem orasi neresi, burasi neresi, diyorlardi. Evet, orasi
neresi, burasi neresi? Ancak su oldu ki imsak topundan biraz sonra ortalik
yavas yavas agarirken bizim zavalli konak çatisindan tutusuyor ve bütün aile,
bunu biraz asagimizdaki sira bostanlarin birinden aglasa bagrisa seyrediyorduk.
IV
Yangindan sonra Cinci meydani
taraflarinda gene bir eski zaman konagina yerlestik. Öteki gibi bunun da
haremi, selâmligi, trabzanlan kopmus, yelpaze merdivenleri, büyüklerin «içinde
at kostur» diye tarif ettikleri taslik ve sofalari, yüksek sahnisli
pencereleri, yillarla kuruya, çürüye kav halini alan ve tutusmak için havadan
bir kivilcim bekliyen oymali saçaklari vardi.
Barinilmaz hale gelen bazi
odalar battal edilmis, yikilma tehlikesi gösteren tahtaboslarin kapisina
kalaslar çivlenmisti. Damin yagmurdan akmayan tarafi kalmadigi için yukari kata
yalniz yaz ortasina dogru —Çamli-cada hava tebdiline gider gibi— hafif esya ile
çikilirdi. Bununla beraber yagmur siddetli olursa ikinci kat da akar, böyle
zamanlarda yatak odalarina bos gaz tenekeleri ve çamasir legenleri dizilirdi.
Tavanlardaki iki ayri çesit
mimariden anlasildigina göre konak bir tarihte esasli tamir görmüstü. Bünyedeki
bozuklugun tamirle düzelecegine inanan bol parali ve iyi niyet sahibi bir
adamcagiz, eski tavanin çöken, akan yerlerini yeni kalfalara yamatip boyatmis,
fakat
16
bir zaman sonra tabiate karsi
ugrasmanin nafileligini anhyarak her seyi hali üzere birakmisti.
Genis döseme tahtalarinin
aralan o kadar açilmisti ki arasira kaza ile elimizden düsen onluk ve kuruslar
— yerde daire çevirerek döndügü sirada atik davranip üstüne basamazsak —
mutlaka bunlardan birine düser ve kayboluyordu. Oda ve sofadaki su
tenekelerinin bir vazifesi de sayet günün birinde bu araliklar arasina yanar
bir sigara kaçarsa onu söndürmekti.
Yanan konaktan pek az esya
kurtanlabilmisti. Bunlarin kirilir cinsten olanlari o kargasalikta bostana
tasinirken kullanilmaz hale gelmisti. Hele ikinci kattaki misafir odasinin
pencerelerinden bahçeye atmak suretiyle kurtarilmis bir ceviz koltuk takimi
vardi ki bir türlü tamir tutmamis, tahta âzali malûller gibi çarpik kalmisti.
Ailemiz, yangindan sonra niçin
derli toplu bir evce-gize siginmamis da bu berhaneyi basina belâ etmisti? Bunu
basta büyükannem olmak üzere bütün ev halkinin sik sik tekrar ettigi «Allah
kimseyi gördügünden yâdet-mesin» sözü kâfi derecede anlatir saninm. Kocabaslar
ailesi için asalet: konak ve bir miktar da Arap ve Çerkez halayik demekti, öyle
saninm ki yangindan sonra yeni bir eve çikmis olaydik, hepimiz çadira çikmis
gibi kendimizi küçülmüs görecektik.
Tavanlardan kopup sarkan
musamba parçalan üstündeki boyali ve yaldizli resim artiklan; kis gelirken
kenarlarina bez, yahut kâgit seritler çirislenen ve rüzgârli havalarda köçek
zilleri gibi singirdayan battal pencereler; renkli camlan kinldikça yerlerine
âdi cam ve bazan da mukavva takilan merdiven camekânlan; içinde çok kere bir
gaz tenekesi kuru soganla biraz kuru fasulye ve pirinçten baska bir sey
bulunmayan kiler odasi; haremle selâmlik arasindaki dönme yemek dolabi;
bakkaldan günü gününe alinan kömürü mangalda üfliyerek
MlSKINLER TEKKESİ 17
yakan Arab bacilar, sabahlan
küçüm hanimlarla, küçüi beyleri dizlerinin arasinda çerkezce sarkili masallarla
oyalayarak saçlarinin sirkesini ayiklayan dadilar; misafirlerin etegini öpen
basi konakli, ayagi çorapsiz Anadolulu ahretlikler, bu insanlara eski
debdebenin devami gibi görünüyordu: «Allah, insani gördügünden yâdetme-sin!»
Ailenin demirbaslari büyük
annem, büyük halam ve dayimdi. Gene demirbaslardan sayilmak lâzim gelen baci ve
dadilar müstesna, geri kalan kismi, irili, ufakli bir alay çoluk çocuk ve her
gün degisen bir kervansaray kalabaligi idi.
Meselâ: «Ruhi dayilar izinle
hava tedbiline geliyor.» denir. Birkaç kadin ve çocukla seyrek sakalli, kisa
boylu bir efendi birkaç hafta veya ay konagin bir tarafina yerlesir, sonra
kaybolur gider.
Bir baska gün: «Rüstem Pasa,
Manastir'dan, Trabzon'a geçiyor» derler. Pasa hakikaten geçer ve ailesini bes,
on gün bize misafir birakir. Sonra, Çerkez amcalarin Hicaz'a gittigi haberi
çikar. Bir hafta, on gün selâmlik odasinin duvarlari dibine kalpakli, sakalli,
çizmeli ihtiyarlar çömelir.
Hele, nemiz oldugunu
bilmedigim bir Kadi Rasim Efendi merhum vardi ki her gittigi yerden yüzünün aki
ile alti ayda geri döner ve yeniden bir kadilik alincaya kadar bizde otururdu.
Bu alti ay, öyle kesili bicili bir zamandi ki kadi, biraz gecikti mi «Rasim
Efendi'den ses sada çikmadi. Sakin bir hal olmasin biçareye!» diye merak
ettiklerini hatirlarim.
Büyük annemin diline doladigi
sözlerden biri de «Allah kimsenin kapisini kapamasin!» di. Misafirleri daima
güler yüzle karsilar. Hattâ Türkçe bilmeyen ve yüzlerine baktikça utançlarindan
parmaklarini isiran
F. 2
18
MİSKİNLER TEKKESI
sakalli Çerkezleri bile
karsisina alarak saatlerce konusmaya çalisirdi.
Büyük annem, gerçekten
misafirden hoslanir miydi? Yoksa bunu, bir hanedan kisilik vazifesi saydigi
için mi böyle yapardi, bilmiyorum. Yalniz, ay sonralarina dogru eldeki para
tükendigi ve sokak saticilari kapiyi asindirmaya basladigi zaman bütün
kibarligini kaybeder, «dilenci beslemekten yandim» diye avaz avaz haykirirdi. O
esnada civarda misafir varsa bacilar ve dadilar (sünnet çocuklarinin
yaygaralanni bastirmak için yapildigi gibi) hep birden bagrisarak, el ve ayak
vurarak gürültü ederlerdi. Büyük annemin bu taskinliklarina hak vermek lâzimdi.
Çünkü Abdülhamit'in mabeyincilerinden olan büyük dayimin bile arasira ondan
para istemesine göre degirmen onun basinda dönüyordu.
Iradi, ayligi, mücevherleri,
hazir parasi var miydi? Hazir parayi zannetmem. Böyle bir sey olsaydi afiyetle
yenecek ve her ay gürültü çikmayacakti. Fakat birkaç parça iradi, mücevherleri
ve epeyce bir ayligi oldugu muhakkakti. Miktarlarini büyük annemin kendisinin
de bildigini zannetmem. Çünkü mütemadiyen Kosti adinda bir sarrafa gidilip
gelindigine göre göre aylik, kayd-i hayat sartiyle kirdirilmis olacakti,
iratlarla mücevherlerin en büyük kisminin rehinde bulundugunu da gene durmadan
birtakim muamelecilere, Emniyet San-digi'na ve bankalara tasinmadan anlardim.
Zavalli hanimefendinin bütün kâri rehinler satiliga çikarildikça eline kalan
bir miktar paralardan ibaret olsa gerekti.
Hâsili, gidis iyi bir gidis
degildi. Fakat ne büyük annem; ne de saraydan artan zamanlarini Naima tarihi
okumak ve kendinde vahmettigi hastaliktan birtakim uydurma ilâçlar ve fosfatin
muhallebileriyle tedaviye ugrasmakla geçiren büyük dayim, bu batagi görmekte
MISKINLER TEKKESİ 19
Afrikali Arab bacilarimiz ve
Kafkasyali Çerkez kalfalarimizdan daha ileri degillerdi.
Aradigim sevgiliyi iste Cinci
meydani civarindaki bu ikinci konakta buldum. Bitisimizide bizden kale
duvarlari kalinliginda bir yangin duvariyle ayrilmis bir pembe konak vardi.
Sevdigim bu konakta yasiyor ve güzel havalarda bahçeye çikarak havuzun
kenarinda oturuyordu. Sari saçli, al yanakli, yusyuvarlak bir kizdi. O da benim
gibi agir basli ve büyük adam tavirli id. Gene benim gibi nafile hareketlerden
hoslanmaz kisa kollarinin ucundaki pembe, tombul ellerini, yasina göre bir
parça fazla çekik karninin üzerinde birbirine kilitliye-rek saatlerce
kimildamadan otururdu. Nihayet, o da ben gibi susadigini, yahut baska bir sey
istedigi zaman etraftan gelip geçenlere tatli bir sesle yalvarirdi. Hâsili, biz
âdeta birbirimiz için yaratilmistik. Bugün bir yangini vesile ederek bizi
birbirimize komsu yapan Tanri, yarin da evlenmemizi nasip eder ve az çok
kismetimizi de ayagimiza gönderirse, büyük basimi Mesrure'nin — benim için
hazirlanmis bir atlas yastiga benziyor — gögsüne yasliyarak tadina doyulmaz bir
ömür geçirecegime hiç süphe yoktu.
Onu yeni konagimizin henüz
perdeleri takilmamis pencerelerinden görür görmez âsik olmustum. Hiç unutmam,
güzel bir bahar günüydü. Bir mermer havuz kenarinda, sarmasikla sarilmaga
baslamis bir çardagin altinda günese karsi oturuyordu. Yan belinden yukarisinin
aksi, hemen hemen hakikatteki renkleriyle, önündeki havuzun aynasina düserek
onu iki basli bir iskambil kizina benzetmisti.
Mesrure, o seneki bahar, yaz
ve sonbaharin bir kis-
20
MİSKİNLER TEKKESI
mim hemen hemen böyle
kimildamaz bir resim vaziyetinde geçirdi.
Çekinmeden penceremin önüne
oturabilseydim mesele yoktu. Benim onu seyrettigim gibi o da — bir baska tablo
halinde — beni seyrede ede nihayet sevmege mecbur olacakti. Fakat ne yazik ki
henüz kaç göç devrinde idik. Terlemege baslayan biyiklarimla kendimi yetismis
bir erkek sayiyor, komsu kadinlarini gözetliyen bir çapkin vaziyetinde
görülmekten fena halde ürküyor-dum. Sonra, dadisinin onu bahçenin bir baska
kösesine götürüp oturtmasi da baska bir tehlikeydi. Bunun için Mesrureyi
seyredisim çaresiz, inik Sam perdeleri arkasindan, fotografçilarin baslarini
örtü altina sokarak fotograf çekmeleri gibi bir sey oluyordu.
Bu gizliligin bir ikinci
faydasi da, basimin ayibini saklamasi idi. Ne zaman bir yabanci ile karsilassam
ilk önce basima dikkat ettigini, vaziyete göre ona acinacak, yahut gülünecek
bir sey gibi baktigini görürdüm. Bu hal, çocukken beni rahatsiz etmisti. Fakat
zamanla alismis, bu bakislara pek aldiris etmez olmustum. Ancak bütün vehim ve
heyecanlariyle genç bir adam olmaga ve hele sevmeye baslayinca derdim yeniden
depresiyor, kabugu kopmus bir yara gibi ince ince sizlamaya basliyordu.
Gülfidan baci, yangin gecesi
saskinlikla bir ayna, yakalamis, sandigin bütün esyasini birakarak yalniz onu
kurtarmisti. Büyük annem, bu vakayi kahkahalarla gülerek anlatir, hikâyeyi
daima «hangi yüzünü seyredecektin akilsiz fellâh?» diye bagirdi.
Bacinin yeni konaktaki
odamizin bir kösesine yerlestirdigi bu ayna karsisinda ne hüzünlü saatler
geçir-misimdir.
Fotograf karsisinda titremis
gibi daginik ve karar-
21
siz çizgilerim, ekseri zayif
iradeli kimselerde görüldügü üzere yassi, yaygin ve gevsek bir burnum vardi. Bu
burunun hafif bir çizgi ile ortadan ikiye bölünmüs ucunda büyücek bir et beni
sivrilirdi. Süzme bal rengi gözlerime, agzima ve hele çene çukuruma çirkin
denemezdi. Ancak ne çare ki alnimda, kalin çatik kaslarimin üstünde hafif bir
çikinti yaptiktan sonra birdenbire üfürülüp sisen basim hepsinin üzerine tüy
dikiyordu.
Aynanin karsisinda saçlanmi
saga sola, öne, arkaya tanyarak yaptigim tecrübeler korkunç neticeler verirdi.
Bir türlü yola gelmeyen bu bas karsisinda bazan deniz tutmus gibi saframin
kabardigini ve vücudumun bütün azasina soguk bir titreme yapistigini
hissederdim.
Bu basla kendimi Mesrure'ye
gösterecek olursam felâketti. O da herkes gibi evvelâ yalniz, basima bakacak ve
artik baska tarafimi görmeyecekti. Vapur ve simendifer biletçilerinin deligi
gibi yalniz yüzümü gösterecek bir delikten Mesrure ile konusmayi ne kadar
isterdim. Bal rengi gözlerimle, düzgün agzimdan gülümsüyor gibi çikan tatli
dalkavuk sesimle ona mutlaka kendimi begendirmenin yolunu bulacaktim.
Etrafim-daki kadinlardan ögrendigime göre çirkin kizlari satmak için de zaten
böyle yapiliyordu. Çiçek bozugu, sasilik vesaire gibi kusurlar evvelâ peçe,
boya vesaire ile gizleniyor, sonradan nikâhtaki kerametle bunlarin hepsi
görülmez hale geliyordu.
Kafami her hangi bir vasita
ile küçültmek, yahut küçük göstermek mümkün olmadigina göre baska bir çareye
basvurmak lâzimdi. Uzun uzun düsündükten sonra nihayet bir sey kesfeder gibi
oldum: Hemen günasiri bize gelen Hüsniye yengemiz vardi ki güzel ud çalardi.
Bir çok yalvarip yakarmalarla bu Hüsniye yengeyi bana ders vermeye razi ettim
ve sonbaharin ilk
22
günlerinde Ussak pesrevinden
ise basladik. Maksadim ertesi yaza kadar bir seyler becermek ve Mesrureyi
udumun sesine âsik etmekti.
O kis, hayatimin en mesut
senesi olmustur, diyebilirim. Musikiye gerçekten istidadim mi vardi; yoksa
askin acayip mucizelerinden biri mi demek lâzim, bilmiyorum. Birkaç hafta
içinde pesrevden sarkilara geçtim. Sokakta lapa lapa kar yagarken ben, köse
minderinde sirtimda sal örnegi hirkam, gögsümde udum ile durmadan çaliyordum.
Sesler umulmayacak kadar sür'atle temizlenip tatlilasiyor, ilk zamanlarda
dehsetle baska odalara kaçisanlan yavas yavas etrafima toplamaya basliyordu.
Bahçe mevsimi tekrar gelince
udum da Mesrure'ye dinletilecek bir hale gelmis bulunuyordu. O, daha büyümüs,
fakat çocuk halini kaybetmemisti. Havuzun yanindaki kanapesinde gene uslu uslu
otururken gögsünün üzerinde kavusmus parmaklariyle tempo tutmasindan ve arasira
pencerelerimize bakmasindan beni dinledigini anliyor, sevinçten aglayacak gibi
oluyordum. Yaz ilerleyince aksamin alaca karanliginda bahçeye de çikmaya basladim.
Mehtapli gecelerde onun beni görebilecegi yerlerde dolasmaktan korkmuyor ve en
tatli sesimle konusup gülüyordum.
Fakat bütün bu ölçülü, bicili
büyük adam tedbirlerime ragmen ne de olsa çocuktum. Bir aksam, bana birçok göz
yasina malolmus bir talihsizlikten kendimi ko-ruyamadim.
Parlak mehtapli bir agustos
gecesiydi, öyle kudurtucu bir mehtap ki Mesrure'yi bile kanapesinden kaldirarak
bahçede kosturuyor ve sesini kus sesleri gibi civil datiyordu.
Yanima iki ufak misafir çocugu
almistim. Mesru-
MISKlNLER TEKKESI 23
renin isitebilecegi bir sesle
konusuyor, biçarelere yaslarinin çok üstünde birtakim seyler anlatiyordum.
Bir incir agacinin
altindaydik. Birdenbire bana bir fikir gfeldi ve yüregim siddetle çarpmaga
basladi. Ne pahasina olursa olsun bu gece agaca çikacaktim. Çok kere
baskalarinda ayipliyor gibi yaptigimiz seyler için içimizde ne hevesler, ne
hasetler çöreklenip yatar..
Heyecandan kisilan bir sesle
çocuklara:
— Durun size incir koparayim,
dedim ve bir bahçe iskemlesine basarak agacin bir koltuk gibi rahat ve ferah
olan birinci çatalina çiktim. Sonra oradan daha yu-kanki dallara dogru yeni bir
yürüyüs...
Yapraklan hisirdatarak mehtap
içinde yüzer gibi dalga dalga mesafeleri asarak yükselirken yüregimi sisiren
gururu göklerde taklak atan tayyareci bilmem duyabilmis midir?
Yerden kim bilir kaç karis
yüksekteydim. Fakat oraya bakarken bir minare tamircisi gibi gözlerim
ka-rariyordu.
Iste o esnada melun bir
tesadüf, konagin asçisi Kasim Aga'yi bahçenin öbür ucundaki mutfagindan
çikarmis, acaip bir sarki mirildanarak agir agir bizim bulundugumuz tarafa
dogru sürüklemisti. Asçi, beni agaçta görünce birdenbire ahengi degistirerek
bagirmaga baslamasin mi:
— Amanin dirim; amanin
dirim... Sen haline bakmadan agaca da mi çikarsin?, In asagi çabuk.. Kafam
kabak gibi patlatip da basimi belâya mi sokacaksin?
Büyük annem, bahçedeki bütün
vakalardan Kasim Aga'yi mesul tuttugu için adamcagiz, basindan korkmakta belki
hakli idi. Fakat hayatimin en nazik dakikasinda bu müdahale, beni canevimden
vuruyor ve «kafami kabak gibi patlatmak» tâbiri tuz biber ekiyordu.
Komsu bahçede sesler
birdenbire kesilmisti. Bu de-
24
mekti ki Mesrure ile dadilari
bizi dinliyorlar. Gökyüzü tepemde fini fini dönmeye baslamisti. Kisik bir sesle
lâf anlatmak istedim. Fakat ne mümkün! Ayi, dinlemiyor, âdeta ögretmisler gibi
inadina dik bir sesle bagirmaya devam ediyordu:
— Tanimam... in asagi diyorum
sana çocuk... Agaç kim, sen kim?
Asil korkmasi lâzim gelen sey
benim düsmem oldugu halde üzerinde bulundugum dali ucundan yakaliya-rak
canavarca silkeliyor, böylece tehlike yüzde besten yüzde elliye, altmisa
çikiyordu. Nihayet, ayagindaki nalinlari firlatarak agacin altindaki iskemleye
çikti ve beni belimden tutarak, esekten indirir gibi, kolayca yere aldi.
Dedigim gibi bu vaka, bana çok
tesir etmisti. Beni, sevdigimin yaninda küçük düsüren ayiya karsi aylarca
karanlik intikamlar düsündüm. Meselâ onun çok sevdigi priyol saatini, tulumbada
abdest aldigi sirada, usu-letle asirarak kuyuya ativermek. Yahut bunun tersine
olarak büyükannemin para çantasini mutfaktaki bulasik bezleri arasina
saklayarak asçiyi hirsizlikla töhmet-lendirmek. Bereket versin her türlü
harekete karsi olan nefretim, bu tehlikeleri önlüyor ve namert intikamlarim,
birer hayalden ibaret kaliyordu.
O yil kis, çok hazin basladi.
İlk yagmurlarla beraber Mesrure, bahçeden kaybolmustu. Her halde konagin
kuytu bir kösesinde, gene el el üstünde oturuyor olmaliydi. Fakat ne çare ki
bunu görmek degil, tasavvur etmek imkânindan bile mahrumdum.
Bu iki senede udu daha fazla
ilerletmistim. Simdi geceleri:
«Vuslat yine mi kaldi güzel,
bahara?» sarkisi için ev halkindan bana âdeta yalvaranlar oluyordu.
MISKINLER TEKKESİ 25
Evet «Vuslat yine mi kaldi
güzel, baska bahara?» Bunu tekrar ederken bazan gözlerimden yaslar geliyordu.
Eh, o geldikten sonra da insanin yaptigi herhangi bir isi fena yapmasina galiba
imkân yoktur.
Ud, ilâhI askimin âdeta bir
hastalik halini aldigi bu uzun ve gamli kis gecelerinde beni böyle avutuyor.
Fakat basimda bir dert daha var. Rüstiyenin son sinifin-dayim. Yüze yüze
kuyruguna getirdik. Sonra bu kafa pe-risanligiyle bu sene bu kuyrugun altindan
nasil kalkacagim?
Benim uddan baska bir marifetim
oldugunu galiba söylemedim. Güzel yazi yazardim. Yani hüsnühattim vardi.
Dogrusunu söylemek lâzim gelirse hiç kazaya ugramadan son sinifa kadar gelisim
biraz da onun yüzü suyu hürmetine olmustu. Evet, tembel oldugu muhakkak bir
çocuk; fakat hattat! Hocalardan iyi yazi yaziyor! Zaten hattatin cahil olmasi
kaide degil midir? Sonra, insana gayriihtiyarI hürmet veren bir kocaman basi
var. Sonra uslu... Bana simdiye kadar sinif geçirten sebepler bunlardir...
Fakat bundan sonrasi ne olacak? Al-lahin büyüklügüne bakin ki talih burada da
imdadima yetisiyordu. Daha mektebin ilk açildigi gün müdür, beni odasina
çaginyor; bilmem hangi kütüphaneden aldigi yazma bir divanin bir suretini
çikarmami emrediyor, okuyamadigim yerleri geilp kendisinden sormami istiyor.
Bu, en asagi sene sonuna kadar sürecek bir istir. Sinifin en arka sirasina
çekiliyordum. Bir daha artik hiçbir hoca, ne derste, ne de imtihanda, beni
nafile suallerle rahatsiz etmege cesaret edemiyecektir. Geceleri udun sesinde
oldugu gibi gündüzleri de önümdki deftere bir siyah nur gibi akan bezir
mürekkebinde Mesru-re'nin hayaline gülümsiye gülümsiye belki en güzel senemi
geçiriyordum.
Vücutta en kolay isliyen âza,
belki hattâ çeneden
26
MİSKİNLER TEKKESI
de evvel, parmaklar olacaktir.
Dikkat edilirse hareketten en çok nefret eden büyük sultanI tembellerin bile,
köselerinde otururken ellerini birbirine kilitliyerek seha-det parmaklariyle
durmadan çark çevirdikleri görülür. Benim ud gibi yazida gösterdigim
kabiliyetin de sebebi bu olsa gerekti. Udun da, yazinin da beni Mesrure'ye
yaklastirmakta çok büyük faydalan olmustur. Anlatayim.
Bizim konak, bastan kara giden
bozuk bir devlete benzerdi. Kendi hirgürümüzden söz açamadigimiz için komsularla
mesgul olmaya vakit bulamazdik. Bu sebepten yanan konakta oldugu gibi burada da
mahalleli ile hiçbir münasebetimiz yok gibidir. Ancak, benim talihime o kis,
komsumuz Mesut Pasa ile dayim arasinda siki bir ahbaplik baslamisti.
Mesrure'nin babasi benim gözümde
Tann gibi bir sey oldugu için onun gelecegi geceler en yeni elbiselerimi giyer,
misafir odasinin bir kösesine otururdum.
Dogrusu aranirsa ilk
zamanlarda Pasa, bana benim kendisne baktigim gözle bakmiyordu. Hattâ arasira
hiç bakmamak için gözlerini öteye, beriye kaçirdigina da dikkat ediyordum.
Fakat küçükten beri büyük insanlar arasinda otura otura onlarin ne taraflanndan
yakalanacaklarini ögrenmistim. Mesut Pasa, kürkünün içinde hafifçe omuzlarini
kisarak etrafina bakmaga baslayinca hemen sobaya bir odun parçasi atilir, o,
elini sigara kutusuna götürürken parmaklarimin arasinda bir samali kibrit
parlardi.
Yazisi pekiyi olmiyan dayim
bir aksam, saraya takdim ettigi arizalan bana temize çektirttigini söylemisti.
Pasa, gözlügünü takip benim birkaç satirima bakar bakmaz âsik oldu ve bana öyle
geldi ki o zamandan sonra gözlerini benden kaçirmadi.
isi bu kadarla da birakmadim
ve Mesrure'nin baba-
27
sina kendimi begendirmek için
daha ustalikli tertiplere giristim.
Pasa, siir meraklisi
geçinirdi. Her su içiste isini çekerek:
— Nedir efendim, FuzulI'nin o
su kasidesi, der ve okurdu:
«Dökme ey göz, eskten
gönlümdeki odlara su
Kim bu denlû tutusan odlara
kilmaz çare su»
Pasa, bundan sonra güçlükle
bir iki misra daha okur, fakat arkasini getiremezdi. Gençliginde daha fazlasini
bilir miydi bilmem. Fakat (hay Allah cezasini versin bu ihtiyarligin... Hafiza
kalmadi) diye kabahati yasina yüklerdi.
Dayimin kütüphanesini
karistirarak evvelâ Divani, sonra su kasidesini buldum; yazdim; sonra FarisI
hocamiza okutup dikkatle harekeleyerek agir agir ezberledim. Ask insana ne
yaptirmaz?
Derken gene bir gece Pasa:
«Nedir efendim, o su kasidesi..» diye basladi. Fakat biraz sonra durdugu zaman,
camilerdeki mukabele hafizlari gibi, onun biraktigi yerden ben alarak devam
ettim.
Bunu ellerim dizlerimde,
gözlerim kapali okurken kocaman basimi saat rakkasi gibi vezne uydurarak agir
agir iki yana salliyordum. Pasa hayretler içindeydi. Bitirdigim zaman «vüs'at-i
mütalâanizi tebrik ederim. Allah feyzinizi artirsin» dedi.
Dogrusu aranirsa dayimin
hayreti de onunkinden asagi degildi. Fakat bu tebrikten kendisine de bir pay
ayrilmasi lâzim gelecegini düsünerek bozmadi. Hattâ: «musiki gibi siire de
meraki vardir» diye yalanci sahitligi de etti.
Dayim, bu vesile ile sair
dedemizin Divanindan da bir parça bahsetmisti. Fakat Pasa, onun Kocabas
Kazasker ile karistirdi:
28
MlSKINLER TEKKESI
— Demek merhumun sairligi de
vardi. Görülüyor ki cedd-i vâlâsina çekmis küçük bey, dedi.
Bahar çiçekleri açmaya
baslayinca bir baskasi.. Meselâ subatta yeni yilin kuzulan kesilmeye baslayinca
zemin ve zamana münâsip bir siir:
«Bilsem su kuzu neden gam
almis? Her nâlesi kalbe dagzendir; Feryadederek kosar nedendir? Sütsüz mü,
refiksiz mi kalmis?» Pasa artik avucumun içindeydi. Fakat bu adamcagiza karsi
en büyük tertibim «Ha-zine-i Fünun» da rastladigim bir manzumeyi kendime mal etmem olmustur.
«Felek yeter daha mi vakf-i
istirap olayim Birak ki ben de ölüp tû-me-i gûrap olayim Kemiklerim çürüsün bir
avuç türab olayim Safa-yi ömr gibi birden naks-i ber'ab olayim...» vesaire...
Bunu en güzel yazimla yazdim ve bir aksam Pasa'ya uzattim:
— Efendimiz. Rüstiyede bir
arkadasim vardir.. Arasira bazi siirler karalar. Bunu da yazmis. Tashihini rica
ediyor.
Pasa ne olur, ne olmaz, siiri
evvelâ sessiz, sonra yüksek sesle okudu. Manali manali gülerek:
— Kimmis bu sair arkadas
bakayim? dedi.
Ayni zamanda hileyi
yutmadigini anlatmak için de dayima kas, göz isaretleri yapiyordu.
Ben, sasalamis gibi görünerek
ortaya isimler atmaya, birbirini tutmaz lâkirdilar söylemeye basladim.
Siiri dogrudan dogruya
kabullenmeyisin! belki çakilir diye idi. Fakat bu tedbirim, Pasa'ya bir tevazu
yalani gibi görünüyor, beni onun gözünde büsbütün yükseltiyordu.
Bu defa dayimi tebrik etti:
MİSKİNLER TEKKESI 29
— Küçük beyle hakikaten
iftihar edilmeli... Li-san-i nazma bu yasta bu derece tasarruf sayah-i
hayrettir. Allah feyzini arttirsin.
Sonra, bir meslektasla, bir
akranla konusur gibi bana kendisinin de vaktiyle siire heves etmis, hattâ bazi
gazeller karalamis oldugunu anlatti, bunlari sayet bulursa bana okuyacagini
vâdetti.
Turnayi gözünden vurmustum. O,
söylerken ben Mesrure'yi telli, pullu gelinlik elbiseleriyle koltugunda
görüyor, dizlerimin karincalandigini, kafatasimin sarsilmis bir saat çani gibi
için için öttügünü duyuyordum. Kafamin büyüklügü artik lehime dönmüstü. Pasa,
simdi ona bir asalet hücceti, asirlardan kalma bir hazinenin mahfazasi gibi
bakiyor, beni Kocabas Kazaskerin öz torunu sayiyordu:
— Masallah, masallah.. Cedd-i
vâlâsinin vâris-i ke-malâti olacak insallah... «Akibet gürkzade gurk seved.»
Yangin duvarinin öte
tarafindaki konaga henüz ayak basmamisti. Fakat Köroglu'nun adi daglarda
gezdigi gibi benimki de simdi bu konakta geziyordu. Pasanin arasira elini
öpmege giden akraba ve ahbap çocuklarina beni misal gösterdigini, agzim kulaklarima
vararak, öteden, beriden isitiyordum.
On sekiz yasinda rüstüyeyi
bitirdigim zaman benim bir baltaya sap olmamda dayimdan ziyade Pasa'nin emegi
geçmistir. Balta, o vakitki Evkaf-i Hümayun Nezaretiydi, Ilk baslangicim pek
parlak oldu. Hakikatte ben, oturmaktan ve arasira basimi çevirerek yanimdaki
pencerenin kalin Sam perdeleri arasindan Marmarayi seyretmekten baska bir sey
yapmiyor görünüyordum. Fakat talih beni, havasini bulmus bir yelken gemisinde
gibi durmadan ileri götürmekteydi. Güzel yazim rüstiyeden kulagimda kalmis
FarisI beyitler ve yasli insanlar meclisinde ögrendigim edibane konusma
tarziyle bir
30
MISKlNLER TEKKESİ
araya gelince, hele buna
kocaman kafatasimin verdigi agirlik da katilinca Evkaf Nezaretinin birinci
sinif insanlari arasina girmekten daha tabiI bir sey olamazdi.
Öteki meseleye gelince, bizim
zamanimizda geçim ucuzdu; sinema kadinlarimiza henüz yeni hayat usullerini
ögretmemisti. Tanrinin kör kurdundan bile geçmedigine inanilirdi ve bir kör
kurdun nafakasina razi olduktan sonra da fukaraliktan korkmaya sebep kalmazdi.
Mektepten çikan ve eli ekmek tutan çocugu solutmadan evlendirmek o zamanin
güzel bir âdeti idi.
Benim için de konakta günden
güne ciddilesen sakalar basladiktan sonra bir firsatini kolladim ve bir gün
dayima açildim. Komsu konaga damat olmak istememi kimse acayip bulmadi. Pasa,
bana hayrandi, bir papagan kadar cahil bir sarayli olan hanimefendiyi düsünmeye
bile sebep yoktu. Kala kala bir Mesrure kaliyordu ki bizim dadilar onunkilerle
el ele verdikten sonra bu saf çocugu kafese koymak da isten degildi. Bununla
beraber kizin en aptali bile görünüslere karsi hassas oldugu için kafamin
zannedildigi kadar kocaman olmadigim ve yasim ilerledikçe daha da ufulacagim
Mesrure'-ye ispat etmek epeyce zor olmustur: Kiz uzun zaman bocaladi.
Dadilarinin anlatislarina göre, arasira yumusar gibi oluyor; sonra gene
cayarak:
— Getir dadi su
iskambilleri... Bir fal daha atayim.. Papaz çikarsa varmayacagim; oglan çikarsa
varacagim, diye kararsizliklar içinde yaniyordu. Perdeler, dürbünler vesaire
ile rasathane haline gelen penceremden onu gözetledigim zamanlarda bazan
sinirli hareketlerle papatyalan dittigini görüyor, bunun benim için bir fal
oldugunu anlayarak heyecana kapiliyordum.
\ Mesrure'nin dadisi iki taraf
arasi lâkirdi götürüp getirirken metinlerde daima iki tarafi da oksayacak
degisiklikler yapardi. Fakat bizim Gülfidan baci, kafasiz
oldugu için her seyi bana
oldugu gibi söylüyordu. Dadimin bana anlattigina göre Mesrure: «Kalfacigim,
çehresi fena degil amma basi da pek büyük. Koca diye elâ-lemin içine nasil
çikaririm?» der, baci da:
— Aman kizim, günah günah...
Hiç Allalhin yarattigi basa kusur bulunur mu? diye beni müdafaa edermis.
Son yagmurlarda bahçedeki ara
duvarinin birazi çöktügü için simdi birbirimizi daha iyi görebiliyorduk. Mesrure,
benim bahçede dolastigimi farkedince yerinden kalkiyor, paldir paldir bahçe
kapisina kaçiyordu. O zamana göre bunun büyük mânasi vardi: Mesrure benden
utaniyordu, demek ki beni sevmeye baslamisti.
Nihayet, bizimkiler, kalenin
içinden fethedilmek üzere olduguna hükmederek Pasa'ya, açildilar. Pasa'nin beni
gene göklere çikardigi bir gün dayim: «Keske lâyik olsaydi da kendisini
evlâtliga kabul buyurmanizi istirham etseydik» demis; o da gülümsiyerek: «Biz
asalet ve zekâ âsiki insanlariz... Hele su Ramazan geçsin. Bu meseleyi salim
kafa ile bir kere daha görüsürüz» diye cevap vermis. Bu söz, hemen hemen bir
vait demekti.
Dadilar, içerden zorlama
hareketlerine devam ediyorlardi. Çiçekli ve kuslu bir mavi kâgida benim kalemim
ile uzun bir name yazildi ve kimseye gösterilmiye-cegine dair büyük yeminlerle
Mesrure'ye teslim edildi. Egri bügrü bir yazi ile gelen cevapta sevgilim: «Ben
de sizi seviyorum. Allah kismet ederse mesud oluruz insallah» diyordu. Çok
tuhaf sey! Ben, kendi mektubumda böyle açik açik ask ve alâkadan bahse cesaret
edememistim. Anlasilan birçogu «Cezmi» romanindan alinmis cümlelerimi Mesrure
de benim gibi pek anlamayarak daha kestirme yoldan yürümüstü.
Dadilar, kim bilir ne düsünmüs
olacaklar ki beni Mesrure ile bir kere yüz yüze konusturmak istediler. Güveyin
gelini koltuk merasiminde tanidigi devirler
32
MİSKİNLER TEKKESI
çoktan geçmis oldugu için bunda zaten bir zarar da yoktu.
Parlak bir haziran mehtabi!..
Pasa'nin isi haber alarak dadilari sira dayagina çekmesi tehlikesine karsi
bahçeye gözcüler kondu ve Mesrure, duvarin yikik yerine kadar getirildi. Benden
utandigi için zavalli kizin önünden çekip arkasindan iterek âdeta katir gibi
haydiyorlardi. Ben dua eder gibi ellerimi açip basimi sallayarak güçlükle
birkaç kelime söyleyebildim. Mesrure, onu da beceremedi. Dadilar, ona
isirttiklari bir armudu benim agzima soktular. Yüregimde tatli bir ezinti ile
dislerinin yerini agzimdan hissettim. Mesrure'nin bütün tadi benim için bundan
ibaret kalmisti. Hayatta görüp görecegim tek ask!..
VI
bir
Ben yasta olanlar Mesrutiyet
inkilâbinin nasil hengâme oldugunu iyi hatirlarlar.
Sokaklarda imamlarla papazlann
sarilip öpüstügü, mizika ve nutuk gürültüsünden ürken atlann dükkânlara girdigi
o ana baba günlerinden birinde caddemizin üst basindan bayrakli ve davullu bir
nümayis alayi koptu ve biraz sonra bizim konagin kapisina dayandi. Dayim,
dedikleri gibi, kafasi ezilecek bir hafiye miydi? insanin alacasi içinde
olduguna göre belki evet... Fakat nümayis yapanlar da bu meselede benden fazla
bir sey bilmedilkeri-ne göre belki de hayir... Muhakkak olan su idi ki yukaridan
kopan dalga, yolunun üstünde baska bir konaga tesadüf etmedigi için, çaresiz,
bizimkine çarpip kirilmisti.
Damgalilarin siki duracak
vaziyette olanlarindan bir çogu o günlerde az çok hirpalanmislar, fakat
sonradan tekrar çulu düzmege muvaffak olmuslardir. Bize gelince, yukarda bir
parça anlttigim gibi bizim sangiranga konak zaten yikilmak için bir bahane
anyordu.
33
Büyük annemden ödünç para
almadan ay sonunu getiremeyen dayim büyük pasalarla beraber, sürgüne
gön-derilince konak dagildi; dadilar Çerkes'e gittiler; Araplarin ne olduklarim
bilmiyorum. Bunlardan bir tanesini çok sonradan bir hamam kapisinda susam
satarken gördüm.
Ben, büyükannem ve Gülfidan
baci, Baglarbasi'nda çirak çikarilmis bir ihtiyar kalfanin evine siginmistik.
Kazan kaynamadigi için artik misafir gelmiyordu. Fakat buna mukabil sarraflar,
muameleciler ve bunlara benzer daha birtakim acayip adamlar kapimizdan eksik
olmuyorlardi. Tanrinin günü istanbul'a inen büyükannem mahkeme, defterhane ve
Emniyet Sandigi arasinda mekik dokuyor.
Fakat bu, çok sürmedi. Bir
dülger hikâyesi vardir. Ölüm dösegine düsmüs bir ihtiyar dülger bir türlü can
veremez, gözleri kapali: «Kireçleri getirin; tuglalari dizin, çivileri çakin»
diye emirler verirmis. Nihayet uzun aliskanliklarin ne oldugunu bilen biri kulagina
egilmis, aksamüstleri yapilarda kalfalarin bagirdiklari sesle «Pay-dooos» diye
bagirmis, artik yapilacak isi kalmiyan adamcagiz da derhal ruh teslim etmis.
Onun gibi bütün ömrünce konagin yükünü çekmis olan zavalli büyükannem de son
takririni ve son borcunu verdigi günün aksami yatagina uzandi. «Çocuklar, bana
bir sey oluyor; galiba ölecegim» diye âdeta sakaciktan bir telâs gösterdi ve
biraz sonra sahiden oluverdi.
Bu kadar akraba, bu kadar
tanidik... Fakat cenazesinde Gülfidan kalfa ile yalniz kaliyordu. Sonra, evde
de gene öyle...
Gelelim simdi bana! Evkafta
her sey agir yürür, derler. Benim oradan yürütülmem de öyle oldu. Evvelâ
kimsenin bana ses etmedigine bakarak epeyce ümitlere
F. 3
34
kapilmisim. Fakat inkilâptan
birkaç ay sonra yapilan meshur tasfiyede ilk sokaga atilanlardan biri ben
oluyordum.
**
Evkafta Sakalli Talât diye bir
çocukla ahbap olmustum. Gerçi o zaman Evkafta sakalli olmayan devede kulakti.
Fakat onunkinin sebebi büsbütün baska: Talât, Eyüp Peygamber kadar fukara bir
adamdi. Çok çocuklu bir küçük gümrük kâtibinin oglu imis. Son derece
ça-liskanmis. İptidaiyi, rüstiyeyi, idadiyi ates alir gibi geçerek çocuk
denecek yasta Mülkiye'nin kapisina dayanmis. Fakat kaza insana kastan, gözden
yakindir. Evlerinde oturacak, duracak yer olmadigi için karsilarindaki
mezarlikta mülkiye imtihanlarini hazirlarken biçareye bir ahretlik kiz musallat
olur.. Sicak öglelerinde kizgin mezar taslari ve diz boyu kuru ot ve diken
kümeleri arasinda ahretlik arsiz arsiz sirnasmaga ve el sakalari yapmaga
baslayinca ne olacagi malûm.. Mahalleli harekete gelerek kizi zorla Talât'a
yamar; ahretligin efendisi el etek öperek ona EvkafIta iki yüz kurus aylikla
bir kâtiplik becerir. Derken arkadan çocuklar sökün etmege baslar ve sayilari
alti senede dördü bulur. Buna karsilik maas henüz üç yüz elli... Arkadaslar arasina
iane toplarlar; fakat bunu para olarak eline vermeyi uygun görmedikleri için
yag, pirinç, seker gibi ayniyat alarak evine gönderirlerdi. Bu Talât'in sakali
sofuluktan degil, zügürtlüktendi. Bir gün, bana bir büyük sir anlatir gibi:
— Ne yaparsin birader,
demisti, kilik kiyafet malûm... Üstelik bes alti gün de tiras parasi
bulamayinca büsbütün hirpaniye dönüyorum... Iyisi mi namusumla bir sakal
koyuvereyim dedim.
Talât, ufak yapili,
gösterissiz bir adamdi. Bu yüzden her bulundugu yerde daima ayak altinda
kalmaga mah-
MISKINLER TEKKESİ 35
kûmdu. Yirmi besini geçmeden
ötesinden, berisinden agarmaya baslayan bu sakal olmasaydi tasfiyede onun da
kim vurduya gitmesi pek mümkündü. Bununla beraber bu badirede Talât'i koruyan
seyin yalniz bu sakal olmadigina da süphe etmemek lâzimdir. Talât, çok çaliskan
ve becerikli bir memurdu. Sade kendi islerini degil, bizimkilerini de o çikanr,
bütün kalemlerde her basi sikisan ona kosardi diyemeyecegim, fakat hademe ile
onu ça-girtirdi. Talât'in durup dinlenmeden islemesi bazan bizim sükûn
zevkimizi bozar; hattâ dogrudan dogruya bizim için ugrastigi bazi zamanlarda,
deniz tutmus gibi elimizi gözlerimize götürerek: «Aman, Allah askina dur biraz»
diye onu azarlardik.
Kalemlerde kayit, kuyut hak
getireydi. Geçmis günlere ait muameleler için en emin defter Talât'in
hâfizasiy-di. Tasfiye encümeninde bulunan bazi âmirler bu kuru ve kiliksiz
küçük memuru her halde sakalindan ziyade bu isleriyle hatirlamis ve taburcu
edildigi halde dairede kopacak curcunayi bir an gözlerinden geçirmis
olmalidirlar.
Sakalli Talât ayni zamanda da
çok geçimliydi. Gerçi «olmaz da ne yapardi» denebilir amma hiç degilse bazi
uygunsuz muamelelere karsi surat asmak kabildir ya. Halbuki o, en agir
hareketleri iltifat gibi karsilar ve bir tesekkür etmedigi kalirdi. Yalniz, onu
da söylemeliyim ki o hiçbir seyi anlamiyor gibi göründügü halde domuzuna
hassasti. Hattâ bazi en zararsiz kelime ve hareketlerden türlü akla gelmez
mânalar çikarmasina göre vesveseli ve içinden pazarlikli da denebilirdi, Isini
bitirdigi ve kendini yalniz zannettigi zamanlarda bu hareketleri birer birer
hatirlar ve tefsir eder; her birine yenip yutulmaz hamal küfürleriyle karsilik
vererek içini bosaltirdi.
Sakalli Talât'a neseli demek
belki dogru olmaz... Fakat ufak çocuklarda oldugu gibi zaman zaman içinden
36
sebepsiz bir sevinç dalgasi
kabanrdi: Bir telâs, bir heyecan... Zaten dar ve küçük oldugu halde sefaletten
büsbütün kepçe kadar kalmis, üstelik bir kismi da sakalla örtülmüs yüzünün her
zerresi ayri ayri oynar, gözleri islanip sasilasir, sesi kus sesi gibi öter. Bu
sevinci, karsisindakinin kolunu sikmaga, sirtini sivazlamaya baslayarak soguk
muamelelere ugrardi. Böyle zamanlarda kaç kere «ulan neye seviniyorsun?» diye
avazim çiktigi kadar ba-girmamak için kendimi zor zaptetmisimdir.
Tasfiyeden birkaç ay sonra
Talât'i tekrar gördügüm zaman sakali defetmis, belki de yeni idarenin ihtari
üzerine kilik kiyafeti az çok degistirmisti. Gene o hangi saadet veya ümit için
oldugunu bir türlü anlayamadigim tasinr ve sulu sevinciyle kolumu sikarak:
— Yâr-i canim, ben artik
Darülfünun talebesi oldum, dedi, arasira kaçamak yaparak Hukuka gidiyorum.
Görülüyor âli mektepten çikmayana bundan sonra ekmek yok. Bugün belki çoluk
çocuga aciyarak beni kapi disan etmediler. Fakat yarin ne olacagi belli olmaz.
Beni dinlersen sen de Darülfünuna girmelisin..
— Neyle? Darülfünuna girmek
için idadi sehadetna-mesi lâzim,.
— Birak canim, kim kime?
Tozdan, dumandan ferman okunuyor mu? Zeynep Hanim konaginin kapilarini ardina
kadar açtlar.. Sehadetnamesi olmayanlar dinleyici diye giriyorlar. Sene sonunda
imtihan vererek aslI talebe oluyorlar. Hacisi, hocasi hep orada. Benim sinifta
bedesten tellâlindan, sirik arabacisina kadar her çesit insan var. Sen de gel,
açilirsin... Bir yandan da üç bes kurusluk bir is bulunur sana belki.
Birkaç gün sonra henüz
eskimemis mabeyin biçimi redingotum ve fesimle Zeynep Hanim konaginin
kalabaligina ben de karismis bulunuyordum. O vakitki Darülfünun, gerçekten
yolgeçen hani gibi bir yerdi. Tüysüz
MISKlNLER TEKKESİ 37
tüssüz çocuklardan bizim Talât
gibi kalem efendilerine, saraydan ugartilmis üniformali mabeyin hademelerine,
kir sakalli elllilik medrese softalarina kadar çesit çesit insan, siralarda
kucak kucaga Ahmet Mithat'i, Emrullah Efendi'i dinlerdi. Yirmiser paralik tas
baskisi formalardan dersleri takibederek benim de postu suda kurtarmam pekâlâ
mümkündü. Fakat yapamadik.
Ilk mesrutiyet kisinda her yer
gibi Zeynep Hanim konaginda da bir politika kazani kayniyordu. Bunun derecesini
anlatmak için o senenin Otuz Bir Martindan sonra asilan meshur Dervis Vahdeti,
Kör Lütfi Bey ve adim hatirliyamadigim daha baska bir hocanin benim sinif
arkadaslarim olduklarini söylemem kâfidir.
KüllI aybindan baska bir de
politika mi? Dogru! Fakat bu, benim politikanin ne oldugunu bilmeyisimden ileri
gelmemistir. İnsan, denize girmege de taraftar olmi-yabilir. Fakat adami,
hele benim gibi hiçbir zora karsi koymaga kudreti olmiyan bir iradesiz adami
sagindan, solundan iterlerse..
Bizim Gülfidan bacinin bir
masalini hatirladim. Bilmem nereden iki koyun geçermis; biri ak, biri kara. Ak
koyuna binen; yedi kat gökyüzüne çikar; karaya binen ise yedi kat yerin dibine
inermis. Ortada ittihatçilar ve Ahrar diye iki fikra vardi. Benim kismetime
kara koyun, yeni Ahrar düstü ve bir daha çikmamak üzere yerin dibine battim.
Dedigim gibi benim
politikaciligim sadece herhangi bir rüzgâra karsi mukavemetimin sifir
olmasindan ileri geliyordu. Fakat neden ittihatçilar degil de Ahrar? Her seyden
evvel baska elbisem bulunmadigi için degistirilmesine imkân olmayan mabeyin
biçimi redingotum... istanbul'da keçe-külâhtan papaz sapkasina kadar bütün
kiyafetler Ahrar'da idi. Sonra ailem, kadro harici vaziye-
38
MİSKİNLER TEKKESI
tim vesaire de beni ittihat ve
Terakki hosnutsuzluklari tarafina atan sebeplerdi.
Gerçi benim ittihatçilara karsi
pek bildigim bir sey yoktu. Bütün yaptigim gevsek yaradilisim icabi olarak
etrafimdakilerin her söyledigine kafa sallamaktan ibaretti. Fakat teslim etmeli
ki benimki gibi bir kafanin tasdiki heybetli bir tasdik oluyordu. Bununla
beraber gene de pek ölçüyü kaybetmez, etrafta agzi ve kiligi bozuk birini
gördügüm gibi derhal kendimi toparlardim. Bunun içindi ki Otuz Bir Mart'tan
sonra arkadaslarim itibarlarina göre derece derece daragacina ve hapse
giderlerken ben, sadece üç sene kadar bir zaman için Sinop'ta sürgüne gönderi]
iyordum.
VII
Balkan muharebesine dogru
ittihatçilar düsünce beni de tabiatiyle saliveriyorlardi.
ilk zamanlar Sinop'ta epeyce
bocalamis, fakat az sonra belimi dogrultmaya baslamistim. Çarsibasinda bir
kocakarinin evinden dükkândan bozma bir odada oturuyordum. Hava ve günes almak
için bu odanin kepenkle-rini aralayinca yeniden dükkân oldu. Bir gaz sandigiyle
bir hokka kalem tedarik ederek arzuhal ve köylü mektuplari yazmaya basladim.
Arasira da zengince bir kitap saticisindan musamba üzerine toptan muska
siparisleri aliyordum. Sonra «Darülfünunlu politika mahkûmu» sifatim bana az
çok bir hüviyet izafe ettiginden mahkemede, vergi dairesinde bazi çaprasik isi
olanlar bana akil danismaya geliyorlar ve bunlardan bir istisareyi yumurta, bal,
tavuk gibi hediyelerle ödeyenler oluyordu. Bir aralik devamli bir nezle
sebebiyle basima büyük bir yün takke giydigim ve sakalimi uzattigim için
ihtiyar kadinlardan bana hasta okuyup okumadigimi soranlar olmustu. Fakat
iltifat etmedim. Zaten çarsida oturdu-
39
gum için alisverislerimi
pencereden yapiyor ve bu suretle bazan haftalarca yerimden kimildamiyordum.
Hâsili tam günlüme göre bir is; yapistigi kayalardan kabuklarini etrafin
akintilarina karsi aralayarak kismetini bekleyen mesut bir midye hayati!
Fakat hürriyet! Onun
cazibesine dayanmak mümkün müdür? İyi düsünülürse benim gibi bir insan
için en iyi hürriyet, hürriyetsizlik! İradesini kullanmadan, önünde açilan
yollardan hangisine gidecegini kendi kendine sormak zorunda kalmadan vukuatin
akisina kendini birakmakti. Fakat İttihatçilar düsünce öteki sürgünleri
saran çocukça heyecan, bana da sirayet etti; birdenbire kendimi toparlayamadim;
İstanbul'dan beni kirmizi mühür mumlariyle davet edenler varmis gibi ben
de onlarla beraber vapura bindim.
Yaptigim deliligi ancak
Sirkeci'de ucuz bir otel odasina yerlestigim gece bütün dehsetiyle
anliyabiliyordum. İste o zaman, Sinop'taki odam, yahut dükkânini bana
gerçekten kaybedilmis bir nezaret koltugu gibi görünmüstür. İstanbul'da
Talât'tan baska kimsem kalmamisti. O fukaranin isleri de iyi gitmiyordu. Birbirimizi
görmedigimiz üç sene içinde arkadasim, çocuklanndan birini kaybetmis, ancak
büyük Tanri ona bunun yerine iki tane yenisini — hem de bir arada —
göndermisti.
Talât, Hukuku bitirdikten
sonra Darülfünunun bir baska subesine kaydolmustu. Fakat, bana izah ettigine
göre bu, sirf bir kurnazliktan ibaretti. Haftada üç sabah «Darülfünuna
gidiyorum» diye Evkaftaki âmirlerini kafese koyuyor ve Aksaray taraflarinda bir
hususI mektepte üç yüz kurus aylikla hesap ve FarisI hocaligi yapmaya
gidiyordu. Bununla beraber gayretli çocuk, bos zamanlarinda da gene formalardan
Darülfünun derslerine çalisiyor ve her sene olmasa bile iki senede bir sinif
geçiyordu.
40
MISKINLER TEKKESİ
Talât, bir kere daha elimi
tutmak istedi; Sirkeci'deki otelin kahvesinde ikinci görüsmemizde:
— Bizim mektepte sana da bir
is buldum, dedi, yazi hocaligi ve kâtiplik yapacaksin... Vazifenin en güç
tarafi ay baslarinda para almaktir... Fakat siki basi'irsa o da oluyor... Buna
mukabil mektepte yiyip yatacaksin. Bir müstakil odan olacak.
Fakat Sinop'taki dükkânda,
daha dogrusu evimde yazin entari, kisin da aba ile oturdugum için redingotum
asagi yukari eski halinde kalmisti. Mercan yokusundan bir beyaz gömlekle iki
lâstik yaka uydurduk mu bu is tamam oluyordu. Mektep; iç içe selâmlik ve harem
bahçeleri, yikik ahirlar, hamamlar ve havuzlar arasinda gene bir eski zaman
konagiydi. Onu Florina muhacirlerinden bir baba ogul isletiyordu. Ogul, Selanik
Hukuku mezunlarindan Sefkati Bey diye bir adamdi. Gözünün biri ötekinden küçük,
kafasi ve çenesi bir tarafa dogru hafifçe çarpik, kekeme bir efendi
İdarenin asil ehemmiyetli unsuru bahçeye ilk giriste aba poturu, çiplak
ayaklannda yirtik postallari, omuzdan ilikli gömlegi, karisik kir sakali ile
bahçivan sandigim babasi idi. Fakat gelen giden oldugu zaman onu, kiyafeti için,
iç tarafta bir yerlere saklarlardi.
Ne oldugumu, nereden geldigimi
arayip sormamislardi. Vazifem kâtiplik ve yazi hocaligi idi.. Canim sikildikça
bazi açik derslere girip çikacak, odamin etrafindaki firdolayi pencerelerden
teneffüs bahçesine gözcülük edecektim.
Sefkati Bey'in «Maas
meselesini düsünmeyin. Mektep sizin. Bakalim ay basi gelsin de münâsip bir sev
takdim ederiz» demesi bir parça mide bulandirici idi. Fakat ben simdilik bogaz
tokluguna, hattâ Sinop'tan getirdigim birkaç paradan biraz da üste vererek buraya
kapilanma-
MISKINLER TEKKESİ 41
yi nimet sayacak vaziyette
bulundugumdan ay baslarinda ne eserse açiktan kâr sayacaktim.
Adimiz «Nur-i İrfan» idi.
Derse giris çikis zamanlarinda babanin boynuna bir kirik trampet takmakla,
bahçelerde, sofalarda dolanmasina göre Galatasaray Sulta-nIsiyle rekabete
hazirlandigimiz görülüyordu. Zaten ortada dolasan sözler de o merkezde idi. Ne
idügü belirsiz serseri Frerler elinde terbiyesi bozulan vatan çocuklarini
mutlaka kurtarmak lâzimdi, Iyi düsünülürse Florina-nin gitmesi de o yüzden
degil miydi?
Ancak halkimiz, Allah selâmet
versin, daha gaflet içindeydi. Etek dolusu para dökerek, üstelik de yalvarip
yakararak yavrularini o Galatasaray denen batakhanede ziyan olmaya götürüyordu.
Fakat ümit kesmemek lâzimdi. Kendileri, ben, Talât gibi münevver ve- hamiyetli
vatanadaslarui elbirligi sayesinde bir gün elbette «Nur-i Irfan»'m yolu da
ögrenilecekti.
Bu baba ogul, evvelâ
Çatalca'da, bazi hemsehrileriy-le beraber, bir miktar toprak alarak hayvancilik
etmek istemisler, fakat nedense bir müddet sonra ortaklarinin ahlâksizligi
yüzünden dagilarak isi mektepçilige dökmüslerdi. Sahiplerinden bir kismi ortada
bulunmayan bu konaga ne verdiklerini bilmiyorum. Belki de aradaki adam-laia
biraz bir sey koklatarak simdilik bekçi gibi yerlesmislerdi. Bir rivayete göre
de, gene aradaki adamlar va-sitasiyle biraz pesin para vererek ve geri tarafini
taksite baglayarak, konagi enkaz fiyatina kapatmak istiyorlardi.
Aradan daha birkaç sene geçer
ve hele bu arada bir de konagin olmaz bir tarafina bir kivilcim siçrarsa
sahiplerinin bu fiyati da arayayacaklarina süphe yoktu. Bununla beraber binanin
henüz ayakta duran taraflan ve hele duvarlarla tavanlarin bir kismindan saglam
kalmis tezyinat numuneleri onun bir zaman daha Galatasaray'la bas kosmasina
müsaade eder haldeydi.
42
MlSKINLER TEKKESİ
Benim kâitplik odam binanin en
mükellef odalarindan biriydi. Duvarlarinda türlü nakislar; yarisi insan yarisi
balik denizkizi resimleri; tavaninda gökteki burçlari temsil eden yagliboya bir
kubbe vardi. Birkaç yerinden çatlamis ve araliklarindan samanli kireç parçalari
sarkmaga baslamis olan bir kubbenin bir gün Akrepleri ve Terazileri ile basima
göçmesi korkusu olmasa manzara pek güzeldi. Bir de gene merhum pasadan kalmis
antika bir yazihane vardi ki esine gerçekten ne Galatasaray'da, ne de hattâ
Maarif Nezareti'nde rastlamak mümkündü. Yalniz agaç kurtlan tarafindan
tamamiyle yenmis iç kisimlari teller, sopa parçalan ve temel çivi-leriyle, pek
ustalikli bir sekilde birbirne tutturulmus oldugu için yanindan geçerken
çarpmamaya ve otururken kenarlanna dayanmamaya dikkat etmek lâzimdi.
«Nur-i Irfan»a çocuk
yazdirmaya ve aylik vermeye gelen talebe velileri müdür odasindan sonra
merasimle buraya sokulurdu. Mabeyin biçimi redingotumun nasilsa elimde kalmasi
âdeta Tannnin bir inayeti olmustu. Sanirim ki bu odada Nur-i irfan kâtibini,
Kocabas ogullarinin son torununu hiçbir kiyafet bu derece açmiyacak-ti. Müdür
.Sef kati Bey, Selanik Hukuk mezunu olmasina ragmen, igri ve buruk yüzü,
kiliksiz, siska vücuduyla kendi odasinda kaybettigini burada beni kâtip bey
diye ça-ginrken kazaniyor gibiydi.
Bu odanin pazarliklar üzerinde
daima ugurlu bir tesiri görülürdü. Kâtip bey teslimat makbuzunu bir berat kadar
güzel bir hat ile agir agir yazip verir, sonra redingotunun önünü ilikleyerek
parayi kösedeki kasaya kilitlemeye giderdi. Kasa bozuktu. Fakat bunun pek o
kadar ehemmiyeti yoktu. Çünkü ziyaretçi çikar çikmaz baba, garip bir hastalikla
evlerinden ugramis korkunç gözleri, kir sakalinin altinda hindi kursagi gibi
kabanp sisen girtlagi ile odaya girerek kasaya dogrulur; paralari min-
MISKlNLER TEKKESİ 43
taninin içinde sakladigi bir
kirli cüzdana yerlestirdikten sonra konusmadan çikardi.
Çok kere birbirinden aptal
görünen, fakat sirasi gelince de seytana külah giydirecek kadar hinoglu hin
olan bu iki müdürün hangisinin ötekine üstün oldugunu anla-yamamisimdir.
Muhakkak olan cihet paranin babada oldugu ve mektepte en ziyade onun borusu
öttügü idi. Aralarinda ikide bir kavga çikar, hattâ yatili büyük çocuklarin
anlatisina göre baba —eski el aliskanligiyle— müdür beye bir iki tokat da
atardi. Fakat baba ogul arasinda, tabii teklif aranacak degildi.
Nur-i Irfan'in kirk kadar
yatili talebesi vardi. Bunlardan bir kismi Anadolu belediyelerinin ucuz bir
fiyatla istanbul'a okumaga gönderdigi zeki ve yoksul çocuklar, bir kismi
bosanma, cinayet gibi sebeplerle tasfiyeye ugramis ailelerden açikta kalan
kimselerdi. Bunlari belediyeler ve ailelerin İstanbul'daki baska islerini
de kova-liyan Rumelili avukatlar getirirlerdi.
Müdürler, yatili kismi çok çocuklu
bir aile gibi idare ediyorlardi. Yani burasi için kâtiplik dairesinden 'hiçbir
muamele geçmezdi. Baba, mektebin zerzevatini yatili çocuklarla beraber ekip
biçtigi arka bahçeden çikariyor, iyi numara almak istiyen çocuklarin
evlerinden, yahut sokaktan toplayip, getirdikleri kirintilar ve süprüntüler-le
de tavuk, kaz ve keçi besleniyordu. Sonra, baba, yaz kis her gün sabahtan evvel
tüfegini sirtlayarak surlar disinda avlanmaya giderdi. Kuyrugu veya kanadi
olmak sartiyle tavsandan leylek yavrusuna varincaya kadar Önüne ne çikarsa
vurur; bunlar, harem mutfaginda kaynayan kazana, bahçenin zerzevatiyle beraber
doldurularak yemek olurdu. Sasilacak taraf su ki Tanri, bu mektep için yemegi
olmayacak ot ve kök yaratmamisti. Meselâ avin ve bahçe mahsullerinin kit
zamanlarinda baba, gene surlar disinda hodana eledigi devedikeninc benzer
44
bir acayip ot bulup getirir ve
bunun çorbadan dolmaya kadar yedi, sekiz çesit yemegi olurdu. Gene meselâ bizim
ancak tatlisini tanidigimiz helvaci kabagini dilim dilim una bulayip
kizartirlar ve üzerine sirke, kuru nane ve kirmizi biberle yapilmis bir garip
salça dökerek çocuklara kapis kapis yedirirlerdi. Bu maritetler daha ziyade
ailenin yedi sekiz kadar tahmin ettigim, kadinlarina aitti. Onlar da baba gibi
nalinli çiplak ayaklan, basma salvarlari ve basörtüleriyle yemekleri
pisirirler, on bes günde bir küfe ile mezbahadan gelen iç yaglarini eritirler,
bahçede çamasir yikarlar ve arasira da hep bir arada mektepte, temizlik yapmaya
gelirlerdi.
Daha evvel de anlattigim gibi
benim vazifem kâtiplik, yazi hocaligi, canim istedikçe bos derslere girmek ve
bir de odamin pencerelerinden teneffüs bahçesine gözcülük etmekti. Hemen daima
siniflarin üçte ikisi bostu. Fakat canim istedikçe kaydindan da anlasildigi
üzere bu, bir nevI ihtiyarI vazife oldugundan isin bu kismi beni pek rahatsiz
etmiyordu. Yani bos siniflardan birinde pek büyük bir kavga filân olmadikça
yerimden kimildamaz-dim. Buna mukabil de, evvelden pek hafif tahmin ettigim
bahçe gözcülügü vazifesi, hele yemis mevsimlerinde, agir mesuliyetli bir isti.
Bazi hasan çocuklar, yemis çalmak için agaca çikarlardi. Böyle zamanlarda
otlann arasina saklanarak bekçilik yapan baba, evvelâ elindeki uzun sopa ile
çocuklari yere indirir, sonra kansik sakali kirpi dikeni gibi kabarmis bir halde
benimle kavgaya gelirdi.
Çocuklara «MillI ve islâmI
siara uygun» bir terbiye verecek muallimlere gelince, bunlann en ehemmiyetlisi
bizim Talât'ti. Ötekiler yakin mahallelerde oturan bir\:aç ihtiyar ve Sefkati
Bey'in arasina Zeynep Hanim konagindan avlayip getirdigi bazi Darülfünunlu
gençlerdi. Para lâkirdisini tehlikeli bulan müdür, bunlara daha ziyade
MISKlNLER TEKKESİ 45
mefkureden bahseder, onunla
beslenemeyecek hale gelerek azdiklari zaman ise yerlerine yenilerini
getirirlerdi.
Bu Darülfünunlu çocuklarin
bazilarinda bir fikir hissderdim. Güya ortada yenip içilecek bir sey varmis da
bunu ihtiyarlar kendilerine sakliyorlarmis gibi garip bir vehme kapilirlar ve
onlari devirerek mektebin basina geçmek için aralarinda tertipler yapar,
talebeyi kiskirtirlardi. Bu zamanlarda, Sefkati Bey için bütün mesele zaman
kazanmakti.
Zavalli çocuklar, benim
odadaki, bana bile hayri dokunmayan, göstermelik kasa gibi kendi tertiplerinden
de ümit kesinceye kadar siniflarda bagira bagira ders takrir ederler, bahçede
konferanslar verirler ve sonra kaybolurlardi.
Bir kisim muallimler de vardi
ki dogrudan dogruya fahrI idiler. Meselâ günün birinde sarsak bir bahriye
mütekaidi gelir, hiç bir mektebe sigmamayaraV ortada kalan oglunu ucuz bir
fiyatla almamizi isterdi. Sefkati Beyin büyük sag gözü aptal bir merhametle
ihtiyara bakarken küçük sol gözü daha ziyade uf alarak düsünürdü:
— Beybabacigim... Biz,
birbirimize yardimla mükellef degil miyiz? Sizin çocugunuz bizim çocugumuz..
Biz sizden para da istemeyiz. Yalniz çocuklarimizin haftada iki saat yüksek
ilminizden istifade etmelerine müsaade buyurursaniz..
— Anlayamadim, yani.
— Iki üç saat riyaziye dersi
verirsiniz. Sizin için b'r eglence de olur.
— Fakat ben hiç muallimlik
etmedim.
— Aman beyefendi! Sizden iyisi
olur mu hocanin?..
Ertesi gün müdür odasinin
kapisi yamnda asili «Heyeti muhtereme-i talimiye» levhasina, güzel bir yazi ile
ilâve ederdim: «Hifzirrahman firkateyni sabik komodorlarindan ve riyaziyundan
binbasi Ferhat Bey.»
46
MtSKlNLER TEKKESİ
Ferhat Bsy, bazan mektebe
ugrar, çok kere de gelmezdi. (Nasil ki oglu da öyle yapardi.) Fakat muallim
kadrosunun o kismi uzun bir müddet, serefli bir isimle kapanmis bulunurdu.
Gitgide bu mektebin islerinden
daha baska kokular da almaga basliyordum: UmumI Harbe girmistik. Çanakkale'den
nesesiz haberler geliyor, İstanbul'daki sikinti, gün geçtikçe artiyordu.
İste bu siralarda mektebe büyük merasimle bes kadar parasiz sehit çocugu
aldik. Fakat buna mukabil her gün baska çocuklari kirmiziya boyanmis teneke
kutularla sokakta iane toplamaga gön-deriyorduk. Sonra, is daha ziyade büyüdü.
Mektebin kâtibi sifatiyle redingotumun yakasina bir kordelâ takarak ve saat
hesabiyle kiralanmis bir arabaya bindirilerek beni bazi dükkânlar ve
ticarethanelerden iane toplamaya gönderiyorlardi. İlk ciddI dilencilk
talimimi ben bu dolasmalar esnasinda yapmisimdir.
Sayisini tasrih etmedigim
sehit çocuklarinin Nur-i Irfan ocagina nasil geldiklerini, bu yavrulari nasil
bagrimiza bastigimizi anlatiyor, onlar için para ve erzak topluyordum.
Hattâ.bir gün Tahtakale taraflarinda verecek bir seyi olmadigini söyleyen bir
nalburdan birkaç avuç çivi aldigimi hatirlarim. Neticeler parlakti. O kadar
parlak ki arasira Sefkati Bey, babasinin gögsündeki cüzdanindan, mektebin
hakiki kasasindan, geçmis ayliklarima mahsuben bana bir iki lira para bile
veriyordu.
Bu bir dilencilik degil miydi?
Keske yalniz öyle olsa. Fakat bizim ayni zamanda bir sahtekârlik ve
dolandiricilik yapmadigimizdan emin olamiyordum. Daha fenasi boyuna kendi
imzamla etrafa makbuzlar da dagitmaktaydim, öyle ki bir aksam, baba da dahil
oldugu halde mektebin idare heyetini karakola götürdükleri ve komiserin
karsisina dizdikleri zaman korkudan aklim çikiyordu. Bereket versin ki bu
davet, mektepte bâzi as-
47
ker kaçaklari sakladigimiza
dair verilen bir yalan haber üzerine imis.
Benim o zaman, bir türlü
içinden çikilamayar bir askerlik meselem vardi, Ikide bir benI subeye çagirarak
basimi ölçüp biçiyorlardi. Kocabas ailesinin o hiç bir ölçüye sigmayan baslan
vaktiyle onlarin orduda en yüksek kumanda mevkilerine çikmalarina mâni
olmamisti. Nitekim simdiki kanunda da buna dair açik bir emre rastlanmiyordu.
Fakat buna ragmen sube âmirleri bir türlü beni gözlerine kestiremiyorlar, her
defasinda «simdi git, biz seni icabinda çagiririz» diyorlardi. Nihayet, galiba
Sankamistan sonra kafami artik göremiye-cek derecede sikistirdilar ve «Yarin
sabah bes günlük yiyecekle beraber gelirsin» diye bir emir verdiler.
VIII
tik hedef Misir'di. Yollar
emin olaydi ve ingilizler, Kanali müdafaaya kalkmasalardi Kocabaslarin son
torunu, hiç süphesiz, bu memleketin ikinci fâtihleri arasinda bir yer alacakti.
Gönüllü Mevlevi alayini
götüren trenin kirk kisilik vagonlarindan birine yükletilmistim. Degil mi ki
yürümek yoktu; vagonumun fazla yumusak ve aydinlik almamasi nese kaçiran bir
sey sayilmazdi. Hattâ yerimden kimildamadigim halde etrafimdaki sarsintilar ve
demir gürültülerinden, tahta köprüleri geçtikçe altindaki boslugun verdigi
seslerden uçan bir kartal gururu duyuyordum. Bazi büyük istasyonlarda vagonun
kapilan açildikça, gene kimildamadan, Anadolu'yu seyir ve tetkik etmek de baska
bir zevkti. Tütün dumani, sicak mesin kokulan, Anadolulu neferlerin sazlan ve
aramiza düsmüs bazi Mevlevi fikaralarinin nefesleri arasinda, günleri saymak
yorgunluguna bile katlanmadan, gecemiz
48
MlSKINLER TEKKESİ
gündüzümüze karismis bir halde
kâh uyuyup kâh uyanmakla geçen o yolculuk hiç hatirimdan çikmaz. Fakat ne yazik
ki demiryolu daha tamamlanmamisti. Pozanti-dan sonra Toros geçitlerini
yürüyerek geçmek benim için çok mesakkatli oldu. Fakat vatan içindir diye
sizildanmadan sineye çektik.
Yalniz o geceli gündüzlü
yürüyüslerden iflah olmadim. Bir müddet sonra, Toprakkale civarlarinda öyle bir
çöküs çöktüm ki ne tehdit, ne dayak beni bir daha ayaga kaldiramadi ve ordu
etrafimdan bir sel gibi akip geçti.
Haftalarca sonra yeni bir
kafileye karisarak tekrar yola çikacagim sirada bir tesadüf, imdadima
yetisiyordu. Hafif hizmetliler arasinda demirci, nalbant gibi zanaat sahipleri
aranmaktaydi. Önündeki bir masa dolusu evrakin igri bügrü yazilari karsisinda sasalamis
bir sakalli binbasi o meshur yazimla özene bezene yazdigim birkaç satira öyle
âsik oldu ki beni hemen yanina aldi ve iki seneden fazla bir zaman Halep'te
yazici neferligi ettim. Yerim rahat, isim hafifti. Sinop'taki aliskanligin
tesiriyle bos vakitlerimizde arzuhaller, asker mektuplan ve hattâ muskalar
yazarak bes, on kurus arttirmanin kolayini da buluyordum.
Tas, yuvarlana yuvarlana
gedigi bulmustu. Etrafimdan durmadan insan dalgalan akiyor, midye, gene sirtini
kayasina yapistirarak kabuklarim aralamis, göyle böyle geçinip gidiyordu. Fakat
bir gün sokak basinda üzerime dogru gelen bir levazim katirindan kaçmak mi,
kaçmamak mi tereddüdünü geçirdigim bir dakikada agir bir kazaya ugradim; katir,
sag bilegimle kolumu birkaç yerinden kirdi. Sag kolumdaki çarpiklik onun
yadigâridir. Üstelik tek geçim vasitam olan parmaklarim da o zamandan sonra
islemez olmustur. Artik bir malûl gazi olarak serefle ve bir, iki kurus aylikla
istanbul'a dönmeme bir mâni kalmiyordu. Fakat aksi gibi o siralarda
49
bozgun basladi. Dille
anlatilmaz bir ana baba günü! Din ulemasi Kizilcleniz'in yarilmasi, ayin
yanlmasi gibi mucizelerden bahsederler. Fakat, Tann'nm asil büyük mucizesi o
kargasalik içinde benim canimi kurtarisim ve ge-' ne yürüye yürüye memleketime
dönüsüm olmustur.
Bu yollan ben nasil geçtim?
Kirk derece atesli hastanin rüyalari anlatilabilir mi? Kendimi kâh bir yük
vagonunun bir kapisindan aglaya aglaya girip öteki kapisindan dayak yiyerek
atiliyor görüyorum; kâh ayaklarimdaki çizmeleri çalmak için beni falakaya yikar
vaziyette yere yatirmis Arapça âyetler, hadislerle yalvariyor görüyorum; kâh
kendim gibi birkaç serseri ile beraber dilendigimi, samanliklarda yattigimi,
geceyansi çigliklarla uyanarak kimden, niçin oldugunu bilmeden, bir koyun
sürü-sündeki koyun gibi, yalmarak kaçtigimi görüyorum. İnsanin en miskini
sikiyi görünce düldül oluyor Yarabbi!
Bilmiyorum kaç hafta, yahut
kaç ay sonra dalga, beni büyük bir sehre atti. Sordum: Konya dediler.
Suriye'deki bozgun, içerdeki mütareke bozgunuyle karisiyor, memleketi
barinilmaz bir hale getiriyordu. Bu sefer Türkçe yalvararak, Türkçe dilenerek
ve dayak yiyerek yeni bir yolculuk, kâh hastalanip günlerce kendimi kaybederek,
kâh eceli gelmiyen için en iyi ilâç olan büyük sefaletle iyileserek bir zaman
daha sürünüs... Nihayet, yukarida söyledigim büyük mucize bir bun bana kendimi
İzmir'de bir hastahanede bulduruyor.
IX '
Evvelâ tütün tabakama, kayis
kemerime varincaya kadar nem varsa yollarda sattigim, sonra da boynumdaki
muskaya kadar soyuldugum için pek fena bir vaziyette idim. Öyle Jd hastahane
müdürü beni taburcu edebilmek için bana yanimdaki yatakta ölmüs kimsesiz bir
ihtiyarin eskilerini vermege mecbur olmustu: bir don gömlek,
F. 4
50
lâstikleri gevsemis bir çift.
eski lâpçin, kiraz kokan bir kalin baston, hazin bir tesadüf olarak da
eskilikten çayir gibi yeserip parlamis bir redingot takimi!
Yunanlilar tarafindan yeni
isgal edilen izmir, kargasalik içnideydi. Bununla beraber ben halde olanlari
büsbütün sokakta birakmiyor, Kâtipoglu taraflarinda bir eski tütün deposuna
misafir ediyorlardi: Adam basina bir ot minder ve günde bir ögün çorba. Ne
yapalim, buna da Allah bereket versin.
Diyebilirim ki hastahaneden
çiktigim gün eski «ben» den yalniz erimis vücudumun üzerinde eskisinden daha
heybetli bir hal alan basim kaliyordu.
Doktor, bol günes, bol
istirahat, bol gida tavsiye etmisti. Reçetenin ilk iki maddesinde düsünülecek
bir taraf yoktu. Yaz geldigi için günes, doktorun tavsiye ettiginden daha da
boldu. Etrafimdaki kerevetlerde birçok aglayip inleyenler, kavga edenler, hatta
vakitli, vakitsiz ölmege kalkanlar bulunmakla beraber istirahat de
(kimildanmadan yatmak mânasina) asagi yukari öyle idi. Fakat bol gida!
ilk zamanlarda bütün günümü
deponun arkasindaki bir eski Yahudi masatliginda yatmakla geçiriyordum. Bu
masatligin ince bir yosun tabakasiyle örtülü mermerleri günesle kiziyor, tatli
bir göbektasi sicakligi aliyordu. Diyebilirim ki benim yeniden dirilisim ikinci
defa olarak hayata dogusum bu masatlikta olmustur, ilk zamanlarda tasa yapismis
bir kertenkele ölüsü gibiydim. Vücudum, o kadar incelmisti ki arasindan geçen
günes isigi mermerin üstüne kemiklerimin resmini çikariyordu desem yalan
sayilmamalidir, iste bu günestir ki, köpegin encigini yalamasi gibi, yumusak,
sicak diliyle yalaya yalaya beni canlandirmistir. Bu yeniden hayata dönüs
devresinde kafam da vücudum kadar cansizdi. Kapali gözlerimin içinde
kivilcimlar uçusuyor, bunlar arasinda
MISKlNLER TEKKESİ 51
durgun bir bataktan kalkan su
sinekleri gibi küçük, renksiz fikirler canlanip oynamaya basliyordu. Büyük
sairlerden biri —her halde FuzulI olacak— ne güzel söylemistir: «His var mi bu
âlemde nekahat gibi tatli!» Vücudum, ne kadar zehiri, pisligi varsa disari
atmis gibiydi. Âdeta iyilik ve sevinçle dolu bir sübyan yüregi.
Biraz ayaklaninca etrafta ufak
tefek gezintiler yapmaya baslamistim. Bunlar, yeni yürüyen bir çocugun
emekleyisleri gibiydi. Bes on adimda bir dizlerim kesilince oldugum yere
çönieliyor, bastonumu altima koyarak dakikalarca dinleniyordum.
*
**
Meslege ilk baslayisim
bugünlerde olmustur. Kizil-çullu yolu üstündeki Esrefpasa camii önünden geçisim
nedense çok kere ikindi vaktine tesadüf ediyordu. Kapinin karsisindaki bir agaca
yaslanarak ahalinin namazdan çikisini seyreder ve dinlenirdim. Bunlarin
arasinda bir ihtiyar hanim vardi, ördek gibi yürürken hafifçe iki tarafa
sallanan kisa vücudu, çenesinin altindan igneli siyah gron çarsafi, yaz kis
omuzlarindan eksik etmedigi kahverengi atkisiyle uzaktan uzaga zavalli
büyükanneme benzettigim bu kadina uzun uzun bakardim.
Bu bakislarimi farkettiginden
mi, yoksa o da beni bir baskasina benzettigi için mi, birkaç gün içinde onun da
bana dikkat etmeye basladigini gördüm. Hattâ üç bes adim yürüdükten sonra
dönüyor, dinleniyor gibi yaparak tekrar bana bakiyor, sonra âdeta tereddütle,
zorla yoluna devam ediyordu. Nihayet bir gün caminin kapisiyla benim aramda
uzunca bir lâmelif çizdikten sonra o salintili yürüyüsüyle yanima yaklasti,
çantasini açarak, yüzüme bakmadan, bana iki çil kurus verdi.
Ben dilenmis miydim?
Zannetmem. Fakat öyleyse neden avucumu bu kadar çabuk bulmustu? Çocukken gerçi
ben, onun oyununu oynardim. Fakat ne de olsa bu,
52
MISKINLER TEKKESİ
bir oyundu. Ya Nur-i Irfan
kâtipliginde yaptiklarim? iyi amma o, baskalari hesabina idi? Asker dönüsündeki
yiyecek dilenciliklerine gelince, onu bir alay aç hep bir arada yapmistik;
firsatini bulaydik hiç süphesiz eskiyalik da edecektik. Ancak, ne olursa olsun
bunlar, benim için bir takim talimlerdi; yaradilisim ve bütün hayatim durmadan
beni bu akibete sürüklemisti. Fakat ilk resmI sadaka, ilk resmI müsterimin
elinden o gün ilk defa avu-cuma düsüyordu. O, vermekten; ben, almaktan
utaniyor, bir ayip yapar gibi o anda birbirimize bakmaktan çekmiyorduk. Dedigim
gibi, benim ilk resmI müsterim bu kadindir, tik sadakasi alinan kadin da ilk
koynuna girilen kadin gibi unutulmuyor.
Bu vakadan sonra ikimiz de
kendi yollarimiza yürümüstük. Fakat avucum kapanmiyor, ortasindaki iki gümüs
kurusluk açik duruyordu. O gün ortalik kararmca-ya kadar da öyle durdu. Bunlari
bana oynasin diye vermisler gibi geceye kadar oynadim. Ertesi sabah, bu para
ile aldigim peynir ve kuru üzümü depodaki arkadaslarla bölüsüyor, böylece
kendimi bir acayip sikintidan kurtariyordum.
Her meslegin baslangicinda
zorluklar, mazur görülmesi lâzim sinir hareketleri, hayvani mukavemetler
vardir. Sonradan her sey öyle bir yoluna giriyor ki!
Esnaf, sabahleyin yaptiklari
ilk alisverise ehemmiyet verirler. Onun gibi bu asIl kadincagizin elinden
yaptigim siftah da bana ugurlu gelmistir.
O günden sonraki gezintilerde
yolumu degistirdim. Artik iki tarafinda tarlalar ve basibos keçilerden baska
bir sey görünmeyen Kizilçullu'ya dogru gitmiyor, aksi istikameti tutarak Tatar
mahallesinden tkiçesmelik'e, aksam üstleri büyük insan kalabaliklarinin
kaynastigi caddelere yöneliyordum.
MİSKİNLER TEKKESI 53
Çulu düzelttikten sonra sehrin
sapa bir kösesinde kendime bir oda aramayi düsündüm.
Gündelik kazancim tas tasiyan,
odun yaran herhangi bir isçinin gündeligini geçmeye, arasira depoyu teftise
gelen kravatli, bastonlu doktorlar ve büyük belediye memurlarinin kazancina
yaklasmaya baslamisti. Demek ki artik devlete yük olmakta mâna kalmiyordu.
Kâtipoglu'nda geçirdigim
yazdan sonra gücüm, kuvvetim de iyice yerine gelmisti. Sirtimda redingotum,
elimde kalin bastonumla kâh oturup, kâh yürüyerek ve bu arada ticaretimi de
ihmal etmeyerek uzun uzun dolastim. Sonunda Kadifekale eteklerinde tamasalik
denen bir mahallede gönlümce bir yer buldum.
Simdi bilmem ne haldedir?
Fakat o tarihte bu Tamasalik, dagin dibinde deve sirti gibi biçmisiz yokuslar
ve inislerden meydana gelmis bir oyuktu. Tufandan evvel yasamis ve Nuh
Peûygamber'in gemisine sigacak halde olmadiklari için nesilleri kurumus fil-i
Mamudiler malûm! Dagdan baktigimiz zaman sanirdiniz ki her biri bes alti fil
cesametinde olan bu hayvanlardan bir sürü, günün birinde bu çukurda dolasarak
oraya, buraya terslemis ve bu Tamasalik mahallesi onlari öbek öbek kuruyup
katilasmasindan hâsil olmustur. Fakat içine indiginiz vakit manzara baskadir.
Çogu en âdi bir hendeseden mahrum köstebek kümbetleri arasinda tastan,
tenekeden, hattâ tahtadan yapilmis kulübeler de vardir.
Dagdan inen seller topragi
yalayarak yer yer yollar açmis ve bunlardan bazilari âdeta merdiven haline
gelmistir.
Tamasalik'in ahalisi Afrika
zencileridir. Konaklardan çirak çikarilmis, yahut kaçmis, sürü sürü Gülfidan
bacilar ve onlarin erkekleri... Bunlarin güçlü, kuvvetlileri gündüzün sehirde
incire, palamuta, yahut dilencilige
54
giderler; ihtiyar ve sakatlar
kulübelerinin önünde, kizgin günesin altinda iri kertenkeleler gibi yari çiplak
yatarlardi. Tamasalik'ta geceler de gündüzleri aratmayacak kadar sicaktir.
Gündüzün tepedeki dagin, hamam taslari gibi kizan kayaliklari, günes batinca bu
sicagi agir agir asagiya vermeye baslarlar ve mahallede Arapçiklar için âdeta
Sudan geceleri hüküm sürer ki biçareleri buraya toplayan da belki budur.
Sagin, solun rüzgârlari bu
izbeye yol bulamadiklari için Tamasalik'in kisi da oldukça yumusaktir. Yalniz,
arasira büyük yagmurlarda dagdan sel inerek bazi kulübelerin esyalarini, hattâ
kendilerini götürüp, bacilar sabaha kadar acayip kuslari andiran sesleriyle
haykmsir-lar; fakat ertesi gün kirik dökükler elbirligi ile tamir edilerek her
sey tekrar yoluna girer.
Sehrin her kösesinde birçok
arastirmalardan sonra kendime seçtigim yer, bu Tamasalik'in en hallice
evlerinden birinin sokak yüzünde bir odasi idi. Evin bundan baska, bir yarim
odasi, ufak bir tasligi ve bu tasligin dibinde mutfak vazifesi gören bir
ocakligi vardi. Ev sahibi Nur-i Nigâh kalfa adinda bir hastabakici idi.
Doktorlarin fil hastaligi dedikleri bilmem o mudur? Kadinin bacaklari korkunç
bir sekilde sismisti. Yanimdaki yarim odada tahta kerevetin üstündeki yataginda
kimildanmadan ve hattâ beni rahatsiz edecek bir fazla ses bile çikarmadan
yatiyordu.
Ben gelmeden evvel bilmem ne
yeyip içerdi. Her halde komsu bacilar kendi yediklerinden ona da bir parça bir
sey getiriyor olmaliydilar. Fakat benden sonra kira parasiyle, tasliktaki
ocakta bazen bir parça süt, bazen bir pirinç çorbasi kaynamaya basladi.
Tamasalik'in ha'ini anlamali ki bacilardan bazilarinin: «Allah versin. Ona gün
dogdu. Evinin iradini yiyor» diye bu Nur-i Nigâh kalfayi âdeta kiskandiklarim
isitiyordum. Fakat biçare-
MISKINLER TEKKESt 55
nin saadeti uzun sürmedi.
Tamasahk'a tasinmamdan bir, bir buçuk ay sonra bir aksam, sokaktan döndügüm
zaman bacinin odasini kapali ve kapisini kirmizi mumla mühürlü buldum. Kapi
esiginde ufak bir idare lâmbasi yaniyordu. Biraz sonra benim lâmbam da yaninca
komsular pencereye gelerek haber verdiler. Nur-i Nigâh kalfa sabahleyin, ben
çiktiktan biraz sonra merhum olmus ve ikindi namazinda cenazesi kaldirilmis.
Odasinin mühürlenmesine ve kandilinin yakilmasina kadar her seyin bu kadar
çabuk olup bitmesine o gece hayret etmistim. Fakat sonradan gördüm ki
Tamasalik'ta ölüm kadar sade bir dâva yoktur. Evimin etrafindaki tepe ve
çukurlarda, kulübelerin önündeki meydanciklarda bacilarin, çöplüge inmis
kargalar gibi, yediser, sekizer kisilik halkalar halinde çömelip oturduklari
her zaman görülen manzaralardandir. Bazen bunlarin durup dururken korkunç
haykinsmalarla yerlerinden firladiklarim ve ortada bir hasir üzerine yatmis
birinin etrafinda kendilerini yerden yere çarptiklarini görürdüm. Etraftan daha
baskalari yetiserek bu çirpinanlari kollarindan yakalarlar ve çarçabuk
yatistinrlardi. Derken aradan yarim saat geçmeden birkaç erkek Arap, üstü açik
bir tabutu sirtlayarak yokusu inerler ve ölen her kim ise böyle iki saat içinde
kidemde Nuh Peygamber'e müsavi olurdu.
Nur-i Nigâh kalfanin kimsesi
olmadigi için evi ve esyasi mahlûle kaliyordu. Bir iki pili-pirti ile üç bes
kap kaçaktan ibaret olan bu esyayi mezattan satin almam, bu defa evin tamamini
kiralamam, beni birdenbire mahallenin en büyüklerinden biri mertebesine
çikardi. Komsu bacilar artik evimi silip süpürüyorlar, çamasirimi yikiyorlar,
yemegimi pisiriyorlardi. Aralarindan vak-tivle pasa ve belki de vezir
konaklarinda kalfalik, dadilik edenler buulndugu düsünülürse bunu. Kocabaslarin
56
MISKINLER TEKKESİ
son torununa talihin garip bir
ikrami saymak lâzim gelirdi.
Bacilarin bütün bu
hizmetlerinin karsiligi çamasirimdan artan bir sabun parçasi, benim için
doldurduklari dolmanin bir iki tanesi, kuru ekmek kirintilari ve arada bir
ellerine sikistirdigim birkaç para idi.
Cemiyet halinde fukaraligin bu
derecesini, ben diyebilirim ki baska hiç bir yerde görmedim. Kedi mancasi satan
Arnavut, mahalleye ugradigi zaman bacilar, etrafina üsüsürler, singin ucunda
sallanan akcigerlerden bir parça kestirirler ve bunu kuru ekmek unundan bir
hamura bulayarak, kapilarin önünde yaptiklari çerçöp atesinde tava ederlerdi.
Hali anlamali ki buna da imrenen-leri, tavadan kalkan yagli dumani kedi gibi
karsidan koklayarak ve kirmizi dilleriyle yalayarak: «Güle güle ye komsu...
Afiyet seker olsun!» diye dua edenleri görürdüm.
Arada bir mahalleye bol
miktarda deve eti gelirdi. Bunlar, her halde sehir disinda kesilen hurda
hayvanlar olacakti. Hattâ bazilarinin öldükten sonra kesilmis olmamalari için
de sebep yoktu. Komsularim deve etinin biraz eksi olmakla beraber sigir eti
kadar lezzetli oldugunu söylerler ve kizarttiklari köftelerden bana da
tattirmaga ugrasirlardi. Bu kadar sefaletin, zenginligi dillere destan, Frenk
mahallesinin bu kadar yakininda nasil barindigi, Tann'nin anlasilmaz bir
hikmetiydi. Fakat bundan daha fazla sasilacak sey, çok kere dâvâli bir sabun \
^ya odun parçasi etrafinda saç saça bas basa kavgalar, hattâ bazen erkekler de
karisarak sopali ve kanli gazveler oldugu halde mahallede hiç hirsizlik vakasi isitil-memisti.
Kavgalar sadece paylasilamayan haklar içindi.
Tamasalik mahallesinde epeyce
çocuk da vardi ve bunlarin pek ufaklari asagi yukari Afrika'daki zenci
köylerinde gibi, yani çirilçiplak gezerlerdi. Ancak günün
57
birinde de bu çocuklardan bir
veya birkaçinin fistolu ipek entariler; boncuklu pelerinler; kivircik baslannda
kordelâlar, hattâ renkli Japon semsiyeleriyle ortaya çiktiklarini, oyuncak
bebekler gibi ellerinden tutularak gezdirildiklerini görürdünüz. O vakit, hemen
anlamaliydi ki o günlerde kibar mahallelerden birinde bir ufacik kiz çocugu
ölmüstür.
Bununla beraber mahallede ölü
elbisesiyle birdenbire siklasan yalniz çocuklar degildi. Bir gün evvel sokakta
dolasirken salvarinin deliklerinden parça parça etleri görünen bir ihtiyar
Arap, ertesi gün bacaginda çizgili pantolon, sirtinda kadife yakali kaputla
dolasir; entarisinin etegi dizkapaklanna çikmis baci, arkasinda hisir hisir
gron çarsafla tavus gibi kabararak sokaklarda sallanirdi. Hattâ bu yüzden bir
ramazan gecesi Tilkilik çarsisini heyecana düsüren bir vaka da olmustu. O
zamanlar İzmir'in meshur bir damaci Hacisi vardi. Uzun boylu, köse
sakalli, kuru yüzlü bir ihtiyar Yemenli... Yaz kis lâstik potin, zümrüt yesili
bir cübbe giyer; pelerin gibi omuzlarina attigi bir kirmizi sali boynunda
siktiktan sonra iki ucunu gögsüne sarkitirdi.
Semtin büyükleri yaz geceleri
Tilkilik'in meshur meydan kahvesinde Haci'ya dama oynatirlar, arasira dalina
basip kötü kötü küfür ettirerek eglenirlerdi.
Bir ramazan gecesi sahura
dogru Haci'ya birdenbire Allah emri erdi ve ertesi gün degme bir büyük adama
nasip olmayan bir cenaze alayi yapildi. O aksam, teravihten sonra meydan gene
hincahinç doluydu. Kadir gecesi oldugu için gramofon çalinmiyor ve oyun
oynanmiyor, hazin hazin damaci Haci lâkirdisi ediliyordu.
Iste bu siralarda karsi
sokagin karanligi içinden yavas yavas Haci'nin belirdigi; ince burma sangi,
zümrüt yesili cübbesi, boynundan gögsüne sarkan kirmizi sali ile cadde
fenerinin aydinligina dogru ilerledigi gö-
58
rülmesin mi? Evvelâ biri
bagirdi; sonra bütün cemaat hurya ayaga kalkti. Saçlari dimdik olarak
bagiranlar; avaz avaz salât ü selâm okuyanlar; birbirini ezerek, sandalye ve
masalari devirerek kaçisanlar!.. Gündüzün ilâhiler, dualarla gömülmüs bir
ölünün gece mezarlik yolundan agir agir indigini görmek gerçekten korkunçtur.
Fakat halkin gördügü damaci Haci'nm kendisi degil, onun elbiseleriyle giyinip
kusanan ve o keyifle teravihten sonra meydan kahvesine bir çay içmege inen bir
Arap komsu idi.
XI
Tamasalik'ta itibarim artiyor,
kendimi gitgide çölde bir kabile reisi gibi görmege basliyordum. Gerçekten
burasi çöle ne kadar benziyordu. Bacilarin dillerini ancak yanimda konustuklari
zaman anlamak kabildi. Uzaktan birbirlerine seslendikleri, kulübelerden birinin
önünde toplanarak gülüstükleri, yahut kavga ettikleri zaman kendinizi bir
Afrika köyünde sanirdiniz.
Mesule kalfayi iste bu
Tamasalik'ta tanidim. O vakitler bir deri, bir kemik denecek kadar zayifti ve
boyunun uzunlugu bu zayifligi bir kat daha meydana çikarirdi. Ayaklarinda
yandan dügmeli erkek potinleri vardi ve kalem gibi ince ayak bileklerinden bu
potinlerin üzerine kisa konçlu erkek çoraplari düserdi. Yeldirmesi çok kisalmis
oldugu için bacaklarinin, dizkapaklariyle bu düsük çoraplar arasindaki kismi,
yaz kis açik dururdu.
Kiyafetinin bu gülünç
hirpaniligine ragmen halinde anlatilmasi güç bir baskalik, âdeta bir kibar
konak kizi nazliligi vardi. Sabahlan Kadifekale etegindeki dik sel çukurlarinin
birinden, elindeki ufak, bos torbayi bir çevre gibi sallayarak iner, evimizin
biraz asagisindaki meydanda etrafini alan bacilarla bir parça konusup
sakalas-tiktan sonra yoluna devam eder, aksamlan ayni yoldan, bu defa dolu
torbasiyle, gene daga çikardi. Komsulari-
59
min bu Mesule baciya çok
ehemmiyet verdiklerine dikkat etmistim. Bir zaman sonra kendim de konusunca
onlara hak verdim. Dili, ötekilerden daha az çetrefil olmamakla beraber,
dudaklarinda nazli kivnmlara, inanilmayacak kadar ince kelimeler söylüyor,
adamakilli muamele ve tesrifat biliyor, gözleri ve bembeyaz dislerinden sirin
bir gülümseme hiç eksik olmuyordu. Lâkirdi arasinda bir gün Bogazda bir SürurI
Pasa yalisindan bahsedince ayaklarim suya erdi.
Daha sonra, ögrendim ki bu
Mesule kalfanin bir sevgili guçubeyi (küçükbey) vardir; Topalti'ndaki bir odada
otururlar ve hasta olan bu guçubeye kendisi bakar.
Evvelâ yirmi, yirmi bes
yaslarinda bir çocuk sandigim bu küçük beyi sonradan kendim de gördüm.
Altmislik bir insan viranesiydi. Yahut belki de kirk, ne bileyim? Yasini belli
etmek için insanda az çok surat ve vücut kalmis olmak lâzim gelir.
Bu guçubeyin pasa babadan
kalma konaklan, han-lan yemis bir mirasyedi oldugu anlasiliyordu. Hem kendini
bu hale sokabilmek için nasil bir yiyis! Ona, ecza-hane camekânlarinda kavanoz
içinde teshir edilen ceninlerin bir büyügü ve canlisi denebilirdi. Fazla olarak
da kafasi bir madenI çemberle, gözlerini disari ugratacak derecede,
sikilmistir.
Fakat Mesule kalfa kim bilir
nasil bir büyü ile onu eski guçubey görüyordu.
Guçubeyle Mesule dadisini
Bogaz'da Süruri Pasa yalisindan buraya hangi rüzgâr atmisti. Bunu sorup
anlamayi merak etmedim. Bildigim sade su idi ki baba malinin nasil da
satilamamis bir parçacigi olan bu zavalli Mesule baci, gündüzleri onu komsulara
emanet ederek sehirde gündelige gidiyor, aksamlari dolu torbasiyle dönüyor ve
onu yasatmaga devam ediyordu.
Eski konaklarin Arapçiklanm
benim gibi yakindan
60
tanimamis olanlari sasirtacak
bir acayip vefa ile muhabbet! Fakat bu biçareye, bu kadar düskünlük içinde, bu
bir eski saray kizi nazlilik ve kivrakligini veren de belki gene bu vefa ve
muhabbetti.
*
Bir gün Pestemalcilarbasi
taraflannda bir ara sokaktan geçiyordum. Burada belediyenin yiktirmaga
basladigi bir ada ile set üzerinde eski bir mahalle mezarligi vardi. Bu
mezarliktan kulagima birtakim çocuk yaygaralari arasinda tanir gibi oldugum bir
ses geldi: «Alla askina, Peygamber askina, Padisah basi için yapmayin ayo!»
diye yalvanyordu. Sonra, bu ses birdenbire: «Müslüman yok mu? Can kurtaran yok
mu?» diye çigliklara basladi. Mezarlik duvannin yikik bir yerinden basimi
uzatinca bir dayak manzarasiyle karsilastim. Bizim meslektaslardan bir Seyh
Abdu tanirim. Heykel yapili, tunç renkli, uzun sakalli, beyaz bornozlu bir âmâ
arap. Bu Seyh Abdu'nun asagi caddede dörtyol agzinda bir yeri vardi. Eski bir
binek, yahut musalla tasi olmasi mümkün bir tasin yaninda yaz, kis kimildamadan
ayakta dururdu. Bir eski Arap halifesinin heykeli yapilmak istense sanirim ki
bu Seyh Abdu'dan daha ihtisamli bir örnek bulunamazdi. O da benim gibi sükûnun
büyük kudretini anlamis olanlardandi ve bu sükûn, onun iri vücuduna uzun beyaz
bir sakalla çevrilmis tunç çehresindeki bos gözlerine benden çok ziyade
yarasirdi. Evet, ne bir ses, ne bir dua ve hareket... Basi dargin bir vakarla
gökyüzüne kalkmis durur ve bembeyaz bornozun hakettigi paralar durmadan
yagardi. Daha garibi Müslümanlar gibi Ermeniler, Rumlar, hattâ Yahudiler de
onun müsterileriydi.
Seyh Abdu'yu o gün ilk defa
hareket halinde görüyordum. Bununla beraber ne vücudunda, ne yüzünde hiç bir
çizgi oynamiyor, gözler gene her zamanki gibi bos.
MlSKINLER TEKKESI 61
Heykel, bir eliyle zayif bir
Arap kadini yakalamis, öbür elindeki asa kaside okur gibi agir bir ahenkle inip
kalkiyor ve her defasinda kipirdadigi görülmeyen dudaklarindan tek kelime
çikiyor: Mal'une, mal'ûne, mal'ûne.
Dayagi yiyen bizim zavalli
Mesule kalfa idi. Imdat aramak için etrafima baktim; kalfa, sopayi yiyip
bagirdikça, çiplak ayaklarini yere vurup çekirge gibi birbirlerinin omuzuna
ziplayan ve keyiflerinden birbirlerinin fesini kapip atan bir sürü çocuktan
baska kimse görünmüyor. Gerçi Arap, bir kaza çikarip basini belâya sokmamak
için gayet hesapli hareket ediyor, sürüden koyun satin alir gibi Mesule bacinin
sirtini ve butlarini iyice yoklamadan vurmuyor. Fakat biçare Arap, o kadarina
da takati olmayan bir kadit. Komsuma yardim vacip olmustu. Ancak, seyhe
yaklasmak tehlikeliydi. Sokaklarda birkaç kere kör dilenci kavgasina rastlamis
ve dehsete düsmüstüm. Gözleri görmedigi için bunlar bir tecavüzden
kuskulandiklari zaman birdenbire sopalarini kaldirarak olduklari yerde topaç
gibi dönmege baslarlar ve sopanin çevirdigi çarkin içine düsenlerin kafasindan,
gözünden hayir kalmazdi. Sonra, enkaza bir de seyhin Mesule Kalfayi tutan
mengenesine düsmek vardi ki dönen bir makine kayisina kendini kaptirmak gibi
bir seydi.
Kalfa, çagirdigi
Müslümanlardan simdilik bir ümit olmadigini görünce nagmeyi degistirdi, gene
yalvarmaga basladi: «Ya seyh... Alla, Peygamber, Padisa basi için... Bir daha
gelirsem ayaklarim kinisin!» Fakat seyh, aldirmiyor ve hain bir sogukkanlilikla
vurmakta devam ediyor: «Mal'ûne, mal'ûne, mal'ûne...»
Artik dayanamayarak ben de
bagirdim: «Bu, ne re-za'et sey!... Hadi bakalim karakola», Hareketim hesapsiz
degildi. Seyh, karakol sözünü isitince derhal durdu. Cadde agzindaki makamim
ancak polisle hos geçinmek
62
MlSKINLER TEKKESİ
sayesinde muhafaza
edebilecegini biliyordu. Sesimi iyi idare ettigim için beni polis sandigina
süphe yoktu. Fakat ne olur, ne olmaz Mesule baciyi da birakmaga razi olmayarak:
«Mâni-i rizk mel'ûne» dedi ve bir heybetli arapça bedduaya basladi.
Sahici polis bu beddua
karsisinda belki de sasiracakti. Fakat ben, çocuklarin beni ele vermesinden
korkarak, can havliyle bir kere daha haykirdim:
— Birak diyoruz Seyh... Kanun
namina emrediyoruz... Biz onun terbiyesini veririz.
Mengene gevser gevsemez Mesule
kalfa, öyle bir firladi ki Seyh Abdu, onu artik mahserde bile yakalayamazdi.
Zavalli kadin, evvelâ ince ve uzun bacaklariyle süpürge önünden kaçan örümcek
gibi kosuyor, yeldirmesinin zaten kisa etekleri havalanarak ötesini berisini
mev-dana çikariyordu. Fakat tehlikenin uzaklastigini görünce tekrar döndü,
yanima geldi ve aglayarak itiraf etti. Meger benim gibi onun da sehirdeki isi
gizli dilencilikmis.
Seyh Abdu'nun bu senitte bir
nevi derebeylik idaresi kurdugunu o gün ögrendim. Âdil adam oldugu için baskalarinin
topragina geçmez, fakat kendi sinirlarina girenleri de affetmez ve onlara karsi
bir nevi kan dâvasi güdermis.
tkbal mevkii kolay muhafaza
edilir mi? Hacinin mahalle çocuklanndan bir nevi gizli polis teskilâti varmis.
Arasira bu civarda dilenmeve cesaret edenleri bu çocuklardan ögrenir ve derhal
tedbir alirmis. Mesule bacinin bir zamandan beri buralara dadandigim ögrenince
topragina göz dikilmis bir hükümdar gibi gazaplanims ve birkaç para mukabilinde
kadincagizi çocuklara yakalatarak cezasini vermis.
Bir iki hafta sonra Mesule
bacinin bir kere daha
MISKINLER TEKKESİ 63
haykirdigini ve vücudunun sopa
ile öldürülen bir yilan gibi yerlerde kivrandigini gördüm. Fakat bu sefer dayak
yemiyordu. Guçubeyi ölmüstü. Biraksalar gece mezarlikta çömelip kesik kesik
uluyacakti. Fakat birakmadilar; o gece ve daha ertesi gece zorla Tamasalik'ta
alikoydular.
Öyle görünüyordu ki zavalli
baci, guçubeyi degil, hayattaki istinat noktasini, küfreden külhanbeylerin
dedigi gibi savulunu kaybetmisti.
Bogaz'daki yalidan
Topalti'ndaki kulübeye dönmek bir sey ifade etmezdi. Yali da, her sey de küçük
beydi. O gidince ayaginin altindan toprak kayiyor; yuvasi süpürülmüs bir
örümcek gibi boslukta, görünmez bir ince telin ucunda sallaniyordu.
Biraz kendini topladiktan
sonra baci, bende bir konak kokusu sezdi ve islerimi görmek bahanesiyle etrafimda
dolasmaga basladi.
Arasira benden edali bir
istanbul sesiyle: «Dadi kal-facigim» gibi kelimeler isittikçe oksanmis bir kedi
gibi hiriltilarla sirtini kabartiyor, gelip gelip dizlerime sür-tünmek için
kendini zor tutuyordu.
Bir gece, Topalti'nin bir
kismini silip sünüren bir siddetli su baskini Mesule bacinin barakasivle
beraber kendini de bizim Tamasalik'a indirdi ve artik büsbütün sokakta kalan
baci, benim eve, rahmetli Nur-i Nigâh kalfadan kalan küçük odava verlesti.
Talihin bir garip cilvesiyle
benim bu yastan sonra gene bir dadim oluyordu. Sancilandigim zaman avakla-nmi
hardalli suya sokacak, minimini kushanelerde pisirdigi lezzetil yemekleri
neredeyse kasikla agzima sokacak yeni bir Gülfidan dadi. Fakat o, kendisinin
aradigi küçük beyi bende degil, o vihn ilkbaharinda bi/imle beraber yasamaya
gelen bir ufak erkek çocukta bulmustur. Bunu da anlatmaliyim.
64
XII
Tamasalik'in her yil meshur
Dana bayrami vardi ki, her halde Afrika'dan getirilmis bir putperest âyini
olacakti. Sehirde ve hattâ civar kasaba ve köylerde £«, kadar Arap varsa
Tamasalik'a akin eder, bunlara hemen bir o kadar da beyaz seyirci katilirdi.
Acemlerin Seyyid Ahmet deresi tekkesindcki eski «On Muharrem âyinleri» ne
benzer bir alay...
Bayramin hazirligi aylarca
evvelden baslar, Tama-salik'm inisli, yokuslu sirtlarina seyirciler için,
seyyar kahveler kurulurdu. Tamasalik'ta debdebe ve dârati o gün görmeliydi.
Sehrin kibar ölülerinden kalma ne kadar süs esyasi varsa meydana çikar;
kadinlar; Rama kumasindan kabuk gibi çarsaflar, Haci Efendiler İngiliz
sayagindan elbiseler, Ankara sofundan latalarla ortada salinirlar; bir gün
evvel salya, sümük içinde yan çiplak dolasan kiz çocuklar satentilyon
entariler, erkek çocuklar kisa kadife pantalonlar giyerlerdi. Bayramin asil
agirlik merkezi olan mukaddes danaya gelince; onun bayrami çok evvelden
baslamis bulunurdu. Bir kalabalik, boynunda ve boynuzlarinda kirmizi gaz
bombeleriy-le danayi haftalarca sokak sokak dolastirirlar; zilsiz tefler
çalarak, oyunlar oynayarak evlerden kendileri için para; yorgunluk ve açliktan
kaburgalari çikmis hayvan için zerzevat kabugu toplarlardi. Fakat oyunlarin
asil büyügü o gün Tamasalik'in orta meydaninda dananin etrafinda oynananlardi.
Havadaki toz toprak
bulutlarini bir kat daha agirlastiran sicak günlük dumanlan arasinda zilsiz
tefler dogulur, hep bir agizdan simdiki dans havalanna benzeyen birtakim
sarkilar okunur; dananin etrafinda iç içe birkaç daire teskil eden erkek
Araplar, olduklari yerde
65
maymunlar gibi ziplayip
dönerek ve ellerindeki sopalari birbirlerine vurarak acayip bir horon
oynarlardi. Sonra gene bu sesler arasinda dana kesilir, akla sigmayacak bir
süratle yüzülüp parçalanir, kenardaki çali çirpi atesinde pisirilerek yenirdi.
Mahallenin bü}oik günü
serefine ilk -"il ben de çalismayi tatil ederek evimde kalmis, Mesule
bacinin pencereme dizdigi feslegen saksilari arasindan bayrami seyretmistim.
Komsu bacilardan bazilari yeni
çarsaflarini göstermek için mahsus penceremin önüne geliyorlar, benimle birkaç
lâkirdi konusuyorlardi. Bazan da sakat ve meczup dilenciler, kol kola âmâlar
geçiyorlar; bir sey istemedikleri halde ben kendiligimden onlari durdurup birer
onluk atryordum. Derken karsiki tümseklerden birinde birdenbire bir gürültü ve
kargasalik oldu ve etraftan insanlar kosmaga basladi. Böyle fevkalâde günlerde
bazan ihtiyar Araplardan birinin babasi tutar, agzinda köpüklerle haykira
haykira yerde debelenmege baslar; yardimdan ziyade bu merakli manzarayi
seyretmek için etraftan birçok kimseler, hattâ sik hanimlar zabitler kosusur.
Evvelâ gene öyle bir sev sanarak pek aldiris etmemistim. Fakat biraz sonra -bir
polisin, kucaginda bir çocukla, kalabaligi yararak bizim tarafa dogru geldigini
görünce ben de evden çiktim.
Polis: «Su var mi? Çabuk
kahvelerden biraz sn bulup getirin!» diye baginvordu. Kahvelerden gelen suyu
benim Mesule baci yetistirdi. Çocugu kapimin önündeki hasira uzattik. Burun
deliklerinden siddetle bosanan kan, yüzünü âdeta görünmez hale getirmisti.
Bunlar bir parça yikandiktan sonra su ve çamurdan birbirine yapismis kivircik
saçlan, kenarlari kemik gibi sertlesmis ince kulaklari, sivri burnu ve
çenesiyle keçi oglaklarina
F. 5
66
benziyen sipsirin bir yüz
meydana çikiyordu. Sonradan gözleri açilinca da —biraz evvelki kandan siçramis
gibi kirmizi kirmizi zerrelerle benekli— yesile çalar renkte bir acayip gözler
göründü.
Bizim tarafta artik merak
edilecek bir manzara kalmayinca kalabalik, tekrar sopali rakislari seyre
dönüyordu. Mesule baci, polis ve ben çocugun basinda yalniz kaldik.
Bu, bir âdi düsme vakasiydi.
Belki baska çocuklar itmislerdi; yahut da kalabaligin arasinda bir yerden bir
yere kosarken kendi düsmüstü. Yüz ve bacaklanndaki siyriklar ehemmiyetsiz
görünüyordu, ilkönce bizi telâslandirmis olan burun kani da dinince, yere
çömelmis olan polis ayaga kalkti:
— Varayim anasi orospuyu
arayayim sunun... Çikarirlar, çikarirlar ortaya atarlar böyle, diye söve saya
yanimizdan uzaklasti.
Biraz sonra ben Mesule baci
ile beraber çocuga sütlâç yedirirken karsidan aglaya bagira yeldirmeli bir kiz
sökün ediyordu. Onun agladigini görünce çocuk da sütlâci birakarak tekrar
feryada basladi. Bu kiza analigi yakistiramayarak:
— Sen ablasi misin bunun? diye
sordum. Salya, sümük birbirine karismis, çocugun burnunu bir kere daha
kanayacak sekilde sarsip öperek:
— Anasiyim, dedi.
Hayret! Ön dislerinden birkaçim
düsürmüs olmasina göre çocuk en az yedi yasinda olmak lâzimdi. Halbuki ana,
yirmisinde bile görünmüyordu.
Fakir insanlar birbirleriyle
çabuk ahbap olurlar. Kizdan meseleyi ögrendik. Pek oralarin yabancisi degilmis.
Kendi yasinda iki arkadasiyle, Topalti'nda tuttuklari bir odada oturuyor,
sonbaharda incire, sonra ne is bulursa, tütüne, palamuda gidiyormus.
MISKINLER TEKKESI 67
— Kocan yok mu? dedim.
Sadece basini arkaya atarak
«Aah» diye cevap vermesine göre fazlasini sormak dogru olmazdi. Gündüzleri
çocugu, kirk paraya Havra sokaginda bir Yahudi karisina birakiyormus. Kirk para
bir sey degil gibi görünür amma Yahudi karisinin tasligin daki çocuklarin
gününe göre kirki, elliyi buldugu düsünülürse...
Yav.as yavas çocuga isinmaya
baslayan Mesule baci:
— Ayo kizim... Yahudi karisi
döver bu guzal oglani, dedi.
Derin derin içini çekerek kiz
sikâyet etti:
— Aah... Dayak bir sey degil
amma öteki çocuklar kandirip yiyecegini aliyorlarmis elinden... Zaten aptaldir
bu...
Fakir insanlar arasinda sade
ahbaplik degil, alisveris de çabuk olur. Kizla orada çabucak bir pazarlik
yaptik. Sabahlan ise giderken Ikiçesmelik'ten inecegi yere Tamasalik'tan inecek
ve çocugu Mesule baciya birakacakti. Bunun için Yahudi karisi gibi para
istemiyorduk. Yiyeceginin elinden alinmasi korkusu da yoktu. Çünkü çocuk, Allah
ne verdiyse bizimle beraber yiyecekti. Kus kadar çocugun bogazindan ne olacak?
Mesule baci, dolma suyuna bir dilim ekmek basarak papara yapsa onun canini
alirdi.
Kibar bir mahallede bulunsak
böyle garazsiz, ivazsiz bir teklif türlü vesveselere yol açardi. Çocugu yiyecek
miyiz? Cambazlara, yahut Yahudilere mi satacagiz? Yahut benim anada gözüm mü
var? diye. Fakat böyle bir sey kizm aklina ugramadi ve çocuk, hemen o günden
yan yanya bizim çocugumuz oldu.
*
**
Kiz, sonradan bize hayatini da
parça parça anlatti: Zileli imis. Memlekette bakacak kimsesi olmadigi için onu
küçük yasinda bir Defterdara evlâtlik vermisler...
68
MlSKINLER TEKKESİ
Efendileriyle beraber
Anadolu'da gezmedik yer birakmamis... Çocukken döverlermis. Biraz gelisip
güzelle-since dayaklar kapi aralarinda öpüp oksamalara çevrilmis, nihayet, evin
mektepli küçük beyi «seni alacagim» diye kandirarak bu yumurcagi çikarmis.
Defterdar, çok namuslu bir adam oldugu için bu isi namusuna yedire-miyerek
evlâtligim çocuguyla beraber sokaga atmis! Yedi senedir incirde, palamutta
çalisarak kendini de, oglunu da geçindirmeye ugrasiyormus.
Bu kiz yahut kadin, saati
saatine uymiyan delismen bir çocuktu. Sefaletinin asla farkinda görünmezdi.
Simdi aglarken biraz sonra çalistigi handaki müdürün galiba kendini alacagini
söyleyerek kahkahalarla güler, sevinirdi.
Çocuguna düskün müydü? Bazi
hallerine göre pek çok. Mahallede her çocuk öldükçe: «Ya benimki de ölürse»
diye yere kapanarak katila katila aglardi. Çocuga oyuncak almak için kendi
iskarpinlerini satarak günlerce sipitik terlikle isine gidip geldigi olurdu.
Bazi ögle paydoslarinda tâ Pasaparot veya Punta'daki hanindan kosa kosa, kan
ter içinde Tamasahk'a gelir, «sana dayanamadim» diye aglaya aglaya oglunu
öptükten sonra 1ek-rar geri dönerdi. Fakat aklina estigi zaman da meselâ
çocuguna kuvvet surubu için ayirdigi para ile bir çift kalay küpe alarak
kulaklarina takar; haber vermeden üstüste bir, iki gece ortadan kaybolurdu.
Pudralar alliklar ve
düzgünlüklerle sikliginin gitgide arttigini, Karantina'da oturdugunu söyledigi
bir arkadasinin evinde geçirdigi gecelerin siklastigini gördükçe ben
pireleniyor:
— Bak kizim. Gündüz gibi gece de
çocuk basimizla beraber, diyordum; fakat sakin «alacagiz malacagiz» diye bir
kere daha basini belâya sokmasinlar senin... Aman çocugum, ite köpege karsi
ayagim denk al...
69
Fakat kiz, bir tarafini
sikmisim gibi, çingir çingir haykiriyor:
— Beni istiyenler etrafimda
kum gibi kayniyor amma dönüp bakmiyorum bile. Çocugumun üstüne ben deli miyim?
Vallahi, billahi bir sey yapmiyorum, diye yeminler ediyordu.
Gece misafirlikleri zamanla
haftada birden ikiye, ikiden üçe bindi. Artik ise de gitmedigini anliyorum. Gün
ortasina dogru gözleri ,içine çökmüs, dudaklarinda iyi yikanmamis boyalarla
yorgun argin kendini minderin üstüne attigini gördükçe anliyordum ki verilen
nasihatler bostur ve kiz yolu tutmustur. Fakat gene de bana düseni söylemekten
geri durmuyordum...
Nihayet, bu habersiz
kayboluslarin birinden kiz hiç geri dönmedi. Bir hafta bekledikten sonra polise
haber vermeyi düsündük. Fakat kendi rizasiyle gidene polis ne yapacak? Üstelik
çocugu bizden almalari tehlikesi de vardi. Halbuki Mesule bacinin sokaktan
bulup getirdigi bir san kedi ile beraber bu yumurcak, evimizin senligiydi.
Baciya, degil polise haber vermek, hattâ komsularin yaninda bile bu isin üstüne
pek düsmemesini siki siki tembih ettim.
Anasi gelmedigi geceler çocuk,
Mesule bacinin koynunda yativordu. Büsbütün bizim olunca benim daha büyük ve
sicak olan odama bir yer yatagi yapmavi düsündüm. Fakat bacinin gösterdigi
telâs ve hüzün karsisinda anladim ki ates, bacayi sarmis, rahmetli gucube-yin
pabuçlari bir daha dönmemek üzere dama atilmistir.
XIII
Bacilari memleketin dört bir
tarafindan Tamasalik'a sürüp getiren sebep malûm. Fakat ben, burada ne ara-
70
maya gelmistim? Hele
kazancimin bir memur kazancini geçmege basladigi bir zamanda!
Yukarda meslege ilk adimimi
atarken bir parça ir-kildigimi söylemistim. Fakat dogrusu aranirsa bu irkilis,
pek de dedigim kadar bir parça olmamistir. Türlü satafatli unvanlar ve vezir
tuglan altinda dilenciligin türlü seklini yapmis muhterem ve mübarek atalarim
arasinda her halde bazi soyu bozuklar da olacak ve bunlardan bana sizinti
halinde bir gurur akip gelmis bulunacaktir. İnsana secde etmemek için
Tanriya bas kaldirmis seytanin melun gururundan bir ufak r-izinti! iste bu
duygu, meslegimin baslangicinda beni epeyce rahatsiz etmistir. Sonra, zamanla
kayboldu; valnir hiçbir z?man t?mamivle ivi olmayan ?itma gibi ar?da bir beni
yokla-yarak dislerimi birbirine çarptirdi. Cüzzarna tutuldugunu ögrenenler gibi
kendimde kendi vücuduma, kendi etime karsi bir tiksinti vardi ve ne vapsam bunu
gidere-miyordum. tnsan vücudunda kafa gibi, kalb gibi bir sürü nafile âza
sallanip gezerken katir, sap elimi kirmisti. Ise yaramasi mümkün tek âzam. Bu
içeri dogru kivrilir) büzülmüs kuru parmaklar benim vatligimdan baska ne
Yapabilirlerdi? Fakat gel gör ki kendi kendimle açik bir hesaplasmaya bir türlü
cesaretim yoktu. Bütün ömürlerini ötekini berikini vurmakla geçiren, fakpt bir
qün bunlari ödemek hayalinde olduklari için bir türlü dolan-dirinh&T
ü/erlerine konduramavan kimseler gibi be1» de resmI sifatimi kabullenmivor,
bozgunda vaptigim dilencilik gibi bunun da geçici bir hal oldugunda inadedi-yordum.
Kâtipoglu'nd? bir kuyu vardi.
Aksam karanli^mc'"» depova dönerken birçok defalar bu kuvunun h^s-md^
durdugum olmustur, teine iri tas yuvarlar, çikan sesi dehsetle dinleverek:
«Nasil cesaretin var mi? Ya bu, va o'.... öyleyse kir boynunu» diye söylenir ve
avucumda
MISKINLER TEKKESİ
71
sadakalarimla tiris tiris
deponun yolunu tutardim. Bu Sitmanin sonradan bana daha baska delilikler de
yaptirdigini ilerde anlatacagim.
Dilencilerin asilzade kismi
(yani cetbecet dilenci olanlar) için mesele yoktur. Onlarin dilenmesi çiftçi
çocugunun babadan kalma sabanla topragi sürmesi kadar tabiIdir. Fakat ötekiler,
yani benim gibi sonradan meslege girenler için is degisiyor.
Deniz kiyilarinda birtakim
süprüntülere rastlanir. Ot mudur, yosun mudur, yani karaya mi aittir, yoksa
denize mi, kestirilemez. Dalga, onlan alir, sonra tekrar disan atar; gene alir,
geri getirir; fakat en sonunda getirmez, insanlarin da böyle köklerinden kopmus
bir Süprüntü kismi vardir ki, iki âlem arasinda uzun müddet bocalar:
Muvazenesizler, ayyaslar, serseriler, yahut sadece talihsizler; benim gibi,
Tamasalik'taki bacilar ve daha birçoklari gibi... Beni Tamasahk'a atan;
bacilarla aramdaki bu benzerlik duygusu olmaliydi. Kus bütün gün uçtuktan sonra
geceyle beraber nasil basini bir duvar kovuguna sokarsa ben de öyle, aksamlan
mahalleme döndügüm zaman, insan ile kus arasinda bir garip mahlûk olan bu
biçare Araplann sesleri arasinda kovuguma sokuluvor ve burada duvdugum rahatlik
ve em-niveti baska hiçbir yerde asla bulamiyacagimi saniyordum.
**
Tamasalik'ta erkenden sokaga
çikip gece ile beraber evime döndügümü görenler ne yaptigimi bilmezlerdi. Soran
olursa bir is aradigimi söylüyordum ki gerçekten de öyleydi. Fakat ne isi?
Izmir isgalinin ilk
yilindayiz... Yer demir, gök bakir... Fakir halk incir ve palamut hanlan önünde
can cana, bas basa. Sokaklar daha geceden doluyor; kaldi-
72
rimlar üzerinde çocuklu
kadinlar yatiyor... Kapilar açilinca baslayan hücumu nasil anlatmali? Ayak
altinda ezilen çocuklar hay kirisiyor, pehlivan gibi erkekler kadinlari
kollarindan yakalayip savurarak yerlerini aliyorlar.
Kaç sabah daha tamamiyle iyi
olmamis kolum ve bacagim gecenin kiragilarindan sizliyarak ben de bu kalabalik
arasina karistim.
Baladurlar «tamam, tamam» diye
kapilan kapadiklari zaman sokakta kalanlar arasinda bagirip aglasanlar oluyor;
ben yorgunluk ve ümitsizlikten daha ziyade çarpilmis, bastigim yeri görmeden
bastonuma dayana dayana yürüyorum.
Ne garip ki is istemek için
yalvardigini zaman al-dirmiyanlar, hattâ tersliyenler sükût içinde kendi
düsüncelerime dalarak yürümege basladigim vakit bana dikkat ediyorlar; ne kadar
ugrassam sakliyamadigim çarpik avucuma onluklar, kuruslar düsüyor.
Nihayet, bir gün bir Giritli
baladur nasilsa bem de içeri aldi. Bu günün hayatimda tarihI bir ehemmiyeti
vardir. Çünkü ömrümde bir tek defa baskalari ribi çalisarak ekmegimi kazandigim
üç günden birincisidir.
Burasi sivli tepe camlarindan
isik alan genis ve uzun bir taslikti. Tavani tutan demir putreller arasinda
sira sira masalar uzaniyor, bunlarin iki yrnmdaki tahta siralara oturmus
insanlar önlerindeki kutulara incir basiyorlardi. Bu, göründügü kadar kolay bir
is degildi. Her iste oldugu gibi kutularin alt kisnvmi cemiler dolduruyor, iki
üç misli pür>delik alan ustalar bv'plann İ'T/P-rine cami çinileri gibi süslü
nakis1 ar islivorlardi. T^-o-M-nin parmaklan yapisik tatlidan yara, bere
imindeydi. Devam edemiyecek hale geldikleri zaman fincan fincan sade kahve
getirtiyorlar, üstünden acele birkaç yudum
73
içtikten sonra parmaklarini
fincana sokarak yaralarini dagliyorlardi.
Acemilikten baska parmaklarim
da sakat oldugu için bana bir ayak isi vermislerdi. Dolmus kutulan bir masadan
baska bir masaya götürüp istif ediyor, yerlerine boslanni getiriyordum.
Ayak islerini görenler hemen
tamamiyle çocuklardi. Aralarinda ayan âzasi gibi sakalli ve redingotlu bir
adamin gelip gitmesi gerçekten garip oluyordu. Bu acayip is kiyafetine bir de
bastonumu ilâve edersem büsbütün göze batacagimi düsünerek onu masalardan
birinin altina yerlestirdim.
Sabahtan aksama kadar ayakta
durmak ve iki elimde iki kutu ile, saat rakkasi gibi, bir masadan öbür masaya
gidip gelmek! Fakat fevkalâde zamanlarda insan aci ve agri gibi yorgunlugu da
duymaz bir hale geliyor. Yaptigim umulmaz fedakârliktan âdeta vecd içindeydim.
Ancak geceleri Tamasalik'taki evime döndügüm zaman is degisiyordu. Masalar
arasinda bir günde durmadan gidip geldigim yollan ucuca eklersek benim baska
vakit iki ayda yürüdügüm yolu belki de geçerdi. Sonra da bir lâhza oturup
dinlenmeder...
Vaktiyle bir külhanbeyinin
sokakta birine «hay senin savuluna» diye küfür etigini isitmis ve bundan bir
mâna çikaramamistim. Bir insanin savulunun bozulmasi ne demek oldugunu ben
ayakta geçirdigim o üç günün aksamlarinda anladim. Âdeta kemiklerim birbirine
geçmis, kaburgalarim içinde ne kadar âlet varsa karnima, karnimdakiler
kasiklanma inmis, bacak damarlarim boydan boya kurumustu. Yatagimda her zamanki
fibi uzunlamasina vatamiyor, anr^k kerevetimin vanin-daki silteye cömelip
tortop olarak karnimi kalkik diz kapaklanm üstünden geçirdigim, kollarimla ivice
sikistirdigim zaman azalaninin yerlerine geldigini hissediyor
74
ve biraz kendimden geçiyordum.
Sonra, sabaha karsi alacakaranlikta tekrar sokaga çikmak, tekrar ise gitmek ve
üstelik de öteki isin getirdigi paranin dörtte birini bile alamamak! Nedir bunun
mânasi? Nafile gurur; bazilarinda kabre kadar devam eden, ya bir kuru hasir
üstünde, yahut da bir daragacinda gözlerini yummadan biçarenin yakasini
birakmayan hastalik. Bereket ki bu, bende, dedigim gibi, arasira derimi
yoklayip geçen zararsiz nöbetlerden ibaret kalmistir.
İkinci gün tasligin
genzimi yakan ve Tamasalik'ta-ki Araplarin kokusuna rahmet okutan kokusu,
birbirine kansan sarki ve kavga sesleri arasinda rakkas hemen hemen ayni
intizamla isliyordu. Böyle oldugu halde ikide birde: «Baba, uyuma!» diye
bagiranlar vardi. Uyuyan kim? Fakat ne kadar kossam, etrafimda seytan gibi
oyulgalanan yumurcaklar arasinda göze görünmeme imkân var mi?
Evet, rakkas agirlasmiyor;
fakat onu da saklamayim ki eski aliskanliga kapilarak arasira daliyorum;
masalar arasinda yanlis istikametlere gidip gelmeye basliyorum.
Hele putreller ve tavanin açik
kirisleri arasinda sallanan sigara dumanlanna aksam gölgeleri karismaya
baslayinca bu dalginlik, daha da artiyor. Bu saatler öteki meslekte piyasanin
kizistigi saatlerdir. Garip, çok garip sey! Burada çalisirken biraz
agirlassanv- «Baba, uyuma!» diye bagiriyorlar. Halbuki ötede agirlik, hizla
gelip geçenler arasinda daima geriye kalarak yürümek bir fazilet oluyor. Agir
hareket ettigim ve bir sey yapmadigim için verilen ücret kendimi harabedercesine
acele ederek yaptigim isin ücretini kat kat gecivordu.
Üçüncü gün rakkas daha
agirlasti ve aksama do£ru büsbütün durma alâmetleri gösterdi. O zaman,
haketti-gim gündelige ehemmiyet vermeden, masanin altindan
75
usulca bastonumu aldim ve
parmaklarini kaynar kahve ile daglayan ve ayni zamanda da sarki söyleyen isçi
siralan arkasindan agir agir geçtim. Çikis o çikis!
Fikara aile kizlari vardir.
Günün birinde bir kazaya ugrarlar; tekerlenirler. Kapatma, yahut sermaye olarak
yasadiklari hayat pek de sikâyet edilecek gibi degildir. Yemediklerini
yiyorlar, giymediklerini giyiyorlar; arabaya biniyorlar. Fakat bu müddet
esnasinda durmadan sizildanirlar; eski yoksul hayatin hasretini çekerler; hamal
çamal takimindan biri kendilerini nikâhla almak istese aglayarak kabul
edeceklerini ve gösterecegi tek odanin; sogan, ekmek ve minderlerini burada
alistigi güzel seylere seve seve degistireceklerini söylerler ve bu sözler dua
kadar samimIdir de. Namus kadar köklü anane var midir dünyada?
Derken günün birinde Tanri,
dualara aldanir; onlara razi olduklari hamal Cemal'dan hattâ bir parça daha
iyisini, elinde bir yüzük ve bir çiçek demetiyle gönderir. Bu hayat, soganli ve
ot minderli hayat müsveddesinden elbette daha parlaktir. Fakat tulumba bu defa
tersine islemeye, kadincagizin hamle hamle yüregine doldurdugu fazileti
bosaltarak yerine ikinci hayatin susunu, busunu sokmaya baslamistir: Manto,
ipek çorap, çalgi, araba, kibar kiyafetli erkeklerin nezaketi v.s. v.s... Çünkü
nihayet bu da, yeniligine ve kisaligina ragmen, ötekinden daha az kuvvetli
olmayan bir baska anane haline gelmistir. Derken kadincagiz, günün birinde bir
agiz dalasindan sonra, hattâ bazan o da olmadan bohçasini alir ve benim aksam
üstü Incir haninda yaptigimi yapar. Bu sefer artik kat'I kabuldür; gönül nzasiyledir
ve dönüs yollan kesilmistir.
Evet: «Tann, kör kurdundan
bile geçmez!» derler. Burasi dogru. Fakat dâvanin ruhu kör kurttan biraz da-
76
ha baska türlü yasamaya gayret noktasinda toplanmiyor mu?
Mazaretim ne olursa olsun
İncir hanindan kendi ayagimla çiktiktan sonra artik kemküm etmemek,
dilenciligi meslek olarak kabul etmek lâzimdir. «Ne yapalim, bizim alin yazimiz
da buymus!» dedikten sonra hal-ledilmiyecek mesele yoktur. Hem aslini ararsan
insan, yaptigi isten utanmamahdir. Asil gururu buradadir. Hem yap; hem utan;
yani lâyik olmadigin bir serefe hak iddia et! Hem yiyeceksin; hem peygamber
olacaksin! Nerede bu bolluk? Asil ayip olan bu!
XIV
Sadakanin defteri yoktur.
Fakat sunu da bilmeli ki bir büyük sehirde bir yilda fukaraya verilen paranin
yekûnu, devlet demiyecegim, fakat belediye vergisi yekûnunu mutlaka asar.
Sehirde, yazili vergisi
olanlar kaçta kaçtir? Buna mukabil sadaka vermiyen yoktur, diyebiliriz. Kanunla
kesilmis vergi borçlarindan kaçanlar; bunu vermemek için her türlü ayibi, haciz
ve hapsi göze alanlarin (bazan uzak ve müphem vadeli, fakat buna mukabil büyük
faizli bir borç verdigine inanarak, bazan hattâ bunu da düsünmeden) dilenciye
hiç sasmadan borç verdiklerini görürsünüz. Hattâ dilencilerin kendilerinin bile
daha düskün meslektaslara para verdikleri muhakkaktir; vani Beyazit ta dilenip
Sultanahmet'te sadaka vermek sözü bir mecazdan ibaret degildir.
Su halde o hangi kuvvettir ki
bn hirs ve menfaat dünyasinda mutlak âciz demek olan dilenciyi kanun ve polis
kuvvetine dayanan vergi tahsil darindan daha kuvvetli bir insan vapar?
insanligin serefine olarak basta ilâhI merhameti söylemek lâzim. Vazifenin veri
kafa, merhametin yeri hesap ve kitabi olmayan ve bir çocuk
MİSKİNLER TEKKESt 77
gibi kolay kanan kalptir.
Dilencinin asil kuvveti, bu kalbe hitabetmesindedir. Ondan sonra da daha
baskalari gelir.
Dilenci, vergisini pek küçük
küçük taksitlere baglar ve onu size farkina varmadan ödetir. Önünden geçerken
her gün kirk para vermeyi âdet ettiginiz fakiriniz, sizden bir seneligi bir
arada, yani üç yüz bilmem kaç kurusu birden istese kim bilir ne dersiniz?
Belediyecilerin insani
gülümsetecek kadar çocukça bir düsünceleri vardir: «Hayir sahipleri sokak
dilencilerine verdikleri parayi toptan bir tahsildara versin. Bu para ile
onlari biz idare edelim.» derler. Yani evimizde hasta oldugunuz, çoluk
çocugunuzla kavga ettiginiz, yahut bakkal kasap borcunuzun eksigini nasil
tamamlayacaginizi koyu koyu düsündügünüz bir zamanda kapiya çantali, kravatli
bir efendi gelecek; siz, ona toptan sadaka vereceksiniz!
Dedigim gibi, dilencilikte
merhamet basta geliyor. Sanatin bütün inceligi o daman yakaIavip derin derin
sizlatmakladir. Tipki büyük sairler vesairede oldugu gibi. Fakat büyük sair
olmak gibi büyük dilenci olmak da bir yaradilis davasidir.
Hemen hiçbir esasli ders ve
tecrübe görmeden meslegin en yüksek mertebelerinden birine varmis olmama göre
benim alninda vildiziyle dogmus bir sanatkâr oldugumu kabul etmek lâzimdir.
ManevI ata miraslarimdan yukarida biraz bahsetmistim. Her halde aile terbiyemin
görgümün ve az buçuk mürekkep yalamis olmamin da bu Tann vergisini beslemekte
tesiri olacaktir. Pevgamberin buyurdugu gibi: «Hiç bilenle bilmeyen müsavi olur
mu? Edeasizin, hirsizin âliminin cahilinden az muvaffak oldugu nerede
görülmüstür?
Bununla beraber kendimde bu yildizi kesfedisim
78
izmir'deki Incir hanindan
çiktigim o meshur gecede olmustur. Bunu anlatayim:
Vücudum bir büyük meydan
dayagindan çikmis kadar harapti. Bir büyük caddenin yeni yanmis puslu fenerleri
altinda, iki yanimdan çantali, zembilli, mendilli bir insan kalabaligi hizla
akip gidiyordu. Bu sefer artik resmen kabul ettigim meslegime baslamakta acelem
vardi. Dilenmek için agizla yalvarmayi henüz sart zannettigimden yanimdan
geçenlerden birine:
— Beyefendi, diye seslendim.
Sesimi birdenbire ayar
edemedigim için galiba hizlica çikmisti. Adam, hisimla döndü:
— Ne oluyor?
Uzun boylu, keskin yüzlü
atmaca gibi bir adamdi o. Bu dönüs ve bu sesteki sertlikten anladim ki ya bir
seye kizgindir, içinden birisiyle kavga etmektedir; yahut da kendisini bir
düsünceden uyandirmisimdir. Birdenbire beni terslemesinden, aci bir sey
söylemesinden korkarak:
— Affedersiniz, rahatsiz
ettim, diye kekeledim.
Adam, ayni sinirli tavirla
hizli hizli yoluna devam etti. Fakat nedense adimlan gitgide agirlasiyordu.
Basini cevirmemekle beraber beni bekledigini hissettim. Yakin geçmekten
çekiniyor gibi bir ufak çark çevirerek ve âdeta duvara sürünerek yoluma devam
ettim. Bu hareketim, onu d?ha zivade tahrik etmisti. Bir hizaya geldigimiz
zaman bana döndü ve hâlâ sert sesiyle:
— Biraz buraya bakin, dedi.
Bak degil de bakin. Hayret'.
— Emredin efendim!
— Siz bana bir sey
söyliyecektiniz galiba? Hafifçe titriyen kollarimi kaldirarak:
— Hayir, hayir, dedim, bir
yanlislik oldu. Affediniz beni.
79
Gene bir duraklama ve yoluna
gidecek gibi bir hareket. Sonra:
— Sizin bir ihtiyaciniz var
galiba?
Bu defa sesi yumusamisti;
biraz evvel simsek gibi parlamis gözlerin bakisi da öyle bambaska. Redingotuma,
bastonuma, sakat elime bakiyor, bir türlü ayrilmaya karar veremiyordu.
Bütün bu ümit verici
alâmetlere ragmen, altindan ne çikacagini bilemeyerek, bir daha kekeldeim:
— Hayir, hayir... Hiçbir
sey...
Kendisine karanlikta uzun bir
dert anlatmisim da ona cevap veriyormus gibi derin derin basini sallayarak:
— Olabilir, dedi, insanliktir
bu... yardim etmek isterdim size. Fakat...
Bana bir mecidiye çeyregi
uzatti. Evet, bir mecidiye çeyregi. Reddetmemden korkuyor gibi: •
— Alin, dedi, alin., ziyam
yok.
Sesi gene sertti. Fakat
tavnnda, bana ilk sadakami veren ihtiyar kadininki gibi âdeta masum bir utanma
vardi. Sonra, yüzüme bakmaktan çekinerek hizli hizli uzaklasti.
Meslegin kutsI sirrina erdigim
an iste bu an olmustur. Bana evvelâ ummadigim dakikada bu ummayacagim kadar büyük
sabakayi getiren, beni bir düskün eski memura benzeten redingotum ve o gecenin
iliklerime islemis anlatilmaz ye'si idi. O dakikada gerçekten de o halsizlik,
hâsili sefaletin her nev'i âdeta yagmur gibi bu redingotun eteklerinden
akiyordu.
O gün için gerçek olan bu hali
ben, sonradan yavas yavas bir sanat, ince bir oyun sekline getirdim. Arkamda
daima yorgun bir redingot (hazindir ki baska yerlerde oldugu gibi dilencilikte
de itibar kürkedir), ayaklarimda lâstikleri gevsemis; temiz, fakat boyasiz
galos
80
MİSKİNLER TEKKESI
potinler; elimde yer yer
kabuklan dökülmüs kalin kiraz bastonum; basimda evvelâ bir eski aziziye fes,
sonradan bir kasket; yaz, kis koynumu ve gögsümü kapayan bir atki; ihtiyacim
olmadigi halde kulaktan atma tel sapli bir cam gözlük; hafif bir sakal; Kocabas
ogullarinin çok vakitsiz bir kösesinden ayirarak çehrelerine yumusaklikla
kansik bir vakar veren ve onlari genç yaslarinda büyük mevkilere götürmüs olan
meshur köse sakallan. Sonra kink sag kolum ve daima saklanacak bir yer arar
gibi agir agir duvar diplerinden yürürken hafifçe sürümege alistigim sag
ayagim; nihayet bunlarin hepsinin üstünde, hiç bir seyle açilmayacak mahzun ve
muammali sükûtum!
Meslegin acemileri ve
kabiliyetsizleri dilenciligi yalvarip yakarmaktan ibaret sanirlar. Benimki gibi
bir sükûtun tesirini yalniz benim meslektaslar arasinda degil, cemiyetin daha
yukan tabakalanndaki dilenciler arasinda da anlayan o kadar az, o kadar azdir
ki...
Hakikat su ki insanlar bir
hayatin âlemini kesfetmekten zevk duyarlar. Saklamak istediginiz bir elem veya
aybi kendi incelikleriyle bulduklarim zannedecekler. Bütün mesele bu.
Sokakta kaçmak ve utanmak
suretiyle erkegi peslerine takan kizlar gibi ben de âdeta bu cekinsen sükûtumla
müsterilerimi pesime takiyordum. Ask gibi dilencilikte de kaçani kovaliyorlar.
Büsbütün gece degil,' fakat
insanlan anlasilmaz bir mahzunlugun kavradigi, birçoklarinin yorgun arsin
evlerine gittikleri, gene birçoklarinin nereve gideceklerini bilemevecek
hüzünle adimlarini agirlastirdiklari o los ve bulanik aksam saatleri benim en
iyi zamanlanmdi. Devamli müsterilerim arasinda bana, gazetecisine alisir gibi
alisanlar, duvar kenarlannda gölgemi görmedi &i ?a-man rahatsizlik duyanlar
oluyordu. Aksamlan Tilkilik
MISKINLER TEKKESİ g l
istasyonundan galiba
Bornova'daki evine giden orta yasli bir adamin bir gece bana kirk parami vermek
için son treni kaçirdigini hatirlarim.
*
**
Bizim eskilerin fukara-yi
sabirin dedikleri bir dilenci nev'i vardi, Isim bile ne kadar sofu ve
kalenderdir. Fukara-yi sabirIn!
Eskimis bir cübbe ve sankla
dolasan, büyük yoksullugunu saklamaya ugrasiyor gibi görünen ve hiç bir zaman
agizlarindan bir sikâyet ve rica sözü çikmayan bu insanlari babalarimiz çok
severlerdi; aramizda dolasan bir nevi yarim evliyalar gibi görünürlerdi. En
çenesi kuvvetli cerrar dilencilerin en belâli sirnasiklarin, dökülmüs etleri
arasindan vücudunun kemikleri görünen cüzzamlilarin yapamadiklarim bu fukara-yi
sabirIn geçinenler sükûtlariyle yaparlardi.
Bazi memleketlerde dilencilerin
krallari olduguna dair hikâyeler vardir. Ben, kendi hesabima bunlara pek
inanmamisimdir! Kralin dilencisi, evet. Fakat dilencinin krali!
Bununla beraber bizim eski
dilencilerin de bir krali olmak lâzim gelsevdi. onu mutlaka bu fukara-yi sabirIn
arasindan seçerlerdi. Çünkü halk arasinda o kadar itibari vardir. Gelelim
simdiye; hele sarik ve cübbe yasak olduktan sonra aramizdan elini, etegini
büsbütün çeken fukara-yi sabirInin bos kalan tahtira simdi veni bir namzet
vardir: Ymrak eski elbiseli, agarmis pabuçlu, vorgun kasketli eski memur. Yeni
dilenci için en bü-vük tilsim kilik kivafetiyle; sükûtu, çekingenligi ve dalgin
hüznü ile kendini o zannettirmektir.
XV
izmir, gerçekten ticaret
sehridir. Birkaç yil evimi pek güzel geçindirmis, epeyce de para yapmistim.
Biraz
F. 6
82
MİSKİNLER TEKKESI
daha zenginlestikten sonra
Degirmendagi taraflarinda bir ufak ev alarak büsbütün yerlesmeyi düsünüyordum.
Fakat birtakim sebepler, beni istemeye istemeye, gene istanbul'a dogru
sürükledi. Anlatayim:
izmir kurtulmustu. Fakat
korkunç bir geçim sikintisi geçiriyordu. Bizim piyasada rakiplerin sayisi
günden güne çogalmaktaydi. Kelli felli efendiden adamlarin, hattâ sarikli
ulemanin günden güne hirpanilesen kiliklarla, elleri boyunlarinda, kaldirimlari
arsinladiklarini görüyordum. Lokanta camekânlan, kebapçi dükkânlari önünde
durarak dalgin dalgin düsünüyorlar, yürürken kendi kendileriyle konusuyorlardi.
Gururlan simdilik ayaktaydi. Biri, bir yardim teklifinde bulunsa mut-Ir-ka
terlerler, belki hattâ dövüsmeye kadar da giderlerdi. Fakat eller, eski
elbiselerin terden saranp akmis koltuk altlarinda, kravat bogazda ip haline
gelerek çarpilmis, yüz tiraslanmis ve uzamis; bu kendi kendine sövlenMerin. bu
agir ve nereve gittigini bilmeyen pençesi kalkmis kunduralarla yürüyüslerin bu
biçareleri er-geç nereye götüreceginden süphe etmemek lâzimdir. Onlar, çekingen
ve utangaç tavirlariyle bizden daha bakir idiler. Bu korkunun merhametleri bir
sehvet gibi azgin-lastiracagi, yeni kaldirima çikmis körpe kizlar gibi
peslerine taburla müsteri takilacagi muhakkakti. Hele sokakta sarikla gezmek
tehlikeli olmaya baslayinca meslegin ilerisi bana büsbütün karanlik göründü.
Beni yer degistirmeye zorlayan
bir ikinci sebep de Tamasalik'in zengini sifatiyle etrafimda birtakim süpheli
insanlarin dolasmaya baslamasiydi. Dilenciler bankalara kolay girip
çikamadiklari için paralarini öteye, beriye gömerler. Bazi serserilerin
ustalikla Mesule bacinin, hattâ ismail'in agzini aradiklarini ögrenivordum.
Hele son zamanlarda evimin etrafinda bazi yerlerin kazilmasi büsbütün nevrimi
döndürüyordu.
MISKlNLER TEKKESI
83
Fakat dogrusu aranirsa asil
sebep gene de bunlar degildir. Mesule baci, saka filân derken basima sahici bir
küçük bey çikarmisti, ismail'in üç kat elbisesi, burnu demirli potinleri vardi.
Daha baska seyleri de öyle. Yani asagi yukari çöplükte bir konak çiçegi. Baci
alisverislerden arttirdigi birkaç para ile, onun için, hirdavatçilardan bir
kink ütü bile satin almisti. Hattâ, gelecek bayrama bir pasa elbisesi de
düsünüyordu amma, bunu tabiI siddetle menettim. Kendisi de bir yeni yeldirme
yapmisti. Sabahlari çocugu elinden tutarak çantasi ve sefertasiyle Namazgah
mektebine götürüyor ve kendisine dadi dedirtiyordu. Oglan, ates gibi çikmisti.
Bacagindan umulmayacak kadar çalisiyordu, öyle ki iki yil içinde iki sinif
atlayarak dördüncüye geçmisti. Yani neredeyse Idadi diye basima eksiyecek.
Her sey yolunda gidip dururken
bir de bir aksam geldim ki ev âdeta cenaze çikmis gibi bir halde. Mesule baci,
basina çatki çatarak somurtmus. Oglanin yüzü aglamaktan an sokmus gibi...
Mesele anlasildi. Arap,
kendine dadi adini taktigi gibi oglani da bana, benim için «bey baba, bey baba»
demeve alistirmis. Zaten hocalara ve bellibasli ailelere gösteris olsun diye
sefertasina doldurdugu dolmalar, tatlilar milleti için için kizdinyor... Bunun
üzerine bir de «bey baba» lâkirdisi çikinca çocuklar, gayet hakli olarak
«dilenci beybabanin keyfi iyi mi?» diye sormaya balsamislar. Derken baci,
hocaya çatarak kim bilir neler söylemis, o da fellâhi kolundan tuttugu gibi
sokaga atmis.
Allah bilir ki, ben bir gün
bile yolumun üzerinde oldugu halde, bu Namazgah semtinden geçmemistim. Fakat
mektep çocuklanna dersten baska ne malûm degildir ki? Evvelâ ben de baciyi
hasladim. Sonra: «Ben artik mektebe gitmem!» diye aglayan oglana siddetle çiki-
84
MISKINLER TEKKESİ
sarak sümügünü çeke çeke
yatmaga gönderdim ve arkasindan: «Bak maskaraya!... Yumurta kabugundan çikmis,
kabugunu begenmemis!» diye bagirdim. Bagirdim amma beni de bir düsüncedir aldi.
Her çocuk gibi ismail de sik sik aglar. Fakat bu seferkini begenmemistim.
Aglarken bana bakmiyor, çok uzaklarda bir seyler görür gibi dolup dolup
tasiyordu. Saklamaya ne hacet! Mesule bacinin kötü terbiyesi, yumurcaga izzet-i
nefis denen hastaligin tohumunu atmisti. Bu gördügüm, onun filizleriydi. Hay,
Allah belâsini versin!
İnhanin terbiye ile
degisecegini zannetseydim bunu kökünden kazimak için elden geleni yapardim.
Fakat biliyordum ki böyle tohumlarla ugrasmak nefile bir yorgunluktur. Önce
kayboluyor gibi görünecek, fakat bir zaman sonra hiç beklemedigim bir taraftan
tekrar burnunu gösterecektir. Hele karin doydukça ve okuyup yazma arttikça!.
O gece, gözlerimi uyku tutmadi
ve yatagin içinde bir yandan bir yana döndüm. Oglan, hakikati yeni mi
ögreniyordu? imkânsiz görünmekle beraber bu, pek de akla gelmeyecek bir sey
degildi. Çünkü ahalisinin yansi dilencilikte geçinen Tamasalik'a herkes
birbirinin ne yaptigini bilir, fakat kimse kimsenin üstüne varmazdi. Arada siki
siki tutulan bir gizli mukavele var gibiydi. Fitre, zekât, iskat gibi kelimeler
sik sik geçer, fakat asla sadaka lâkirdisi olmazdi. Onun için Tamasalik'ta
kimsenin ismail'e bizim nasil geçindigimizi anlatmis olmasina imkân yoktu.
Yahut da biliyordu. Fakat baskalari tarafindan yüzüne çarpilmayinca pek iyi
anlayamamisti.
Bir üçüncü ihtimal olarak da
yasinin büyümesi ve bilgisinin artmasi akla gelebilirdi. Biraz oslani önüme
oturtarak her seyi acik acik anlatmavi kurdum. Okudugu kitaplardan misal
getirerek. Yakup ogullarinin vaktiyle kuyuya attiklari kardesleri Yusuf'tan
ekmek âir-
MİSKİNLER TEKKESI 85
lenmeye gittiklerini, bri
zaman peygamberlerin en zengini olan Eyüp Peygamberin bir sikinti zamaninda
yabanciya el açtigini anlatacaktim. Fakat kendini bir kere efendilik sevdasina
kaptirmis insana bunlar ne yapar?
Vücudum yatakta bir yandan bir
yana dönmekten agrimaya baslayip kafam karisinca bu defa bir vehim bastirdi.
Birkaç gün evvel kizini kaybeden Gani Dede'yi ayan beyan görmege, o cenaze
dönüsünde oldugu gibi aglayisini isitmeye basladim.
Bu Gani Dede gayet güzel
konusan ehl-i dil, arif bir adamdi. O kadar ki dilenci ile ahbaplik etmek
nedense âdet olmadigi halde belli basli adamlar onu evlerine davet ederler;
İkiçesmelik kiraathanelerinde karsilarina alip tatli tatli söyletirlerdi.
Sonra da ayrilirken avucuna birkaç kurus sikistirirlardi. Hâsili, efendiden
adamdi; büvük adamlann nedimlerinden farki yoktu. Uzunyol'da tertemiz bir evde
otururdu; hattâ galiba bir evlâtligi bile vardi. Böyle oldugu halde bu adamin
Zehra adindaki kizi veremden ölmüstü. Bütün o taraflar halki Gani Dede gibi
Zehra'yi paylasamazlardi. Onun ölümü âdeta bir mesele oldu. Cenazesi bir kibar
cenazesinden farksizdi. Eski belediye reislerinden bir pasa ile büyük üzüm
tüccarlarindan biri ve pos biyikli bir melâmI miralay, tabutun arkasinda sira
ile Dede'nin koluna giriyorlardi.
Bu zavalli adam, kendine ve
kizina seref veren büyük insanlara karsi o gününde bile zarif ve mümkün oldugu
kadar güleryüzlüydü. Fakat aksam kararirken tenha bir sokakta benimle yalniz
kalinca hiçkira hiçkira ag-lamava basladi:
«Yavrucugum içli bir çocuktu;
zorla kendini sevdirdigi için kimre ona hürmet ve muhabette kusur etmezdi.
Bununla beraber nasil Teçindigimizi, adimizin ne oldugunu biliyordu. Bir türlü
hazmedemedi yavrucagim» diye kahroluyordu.
86
Evet, yumurcagi karsima alip
konusurken mutlaka bana inanacakti. Inanmayip ne halt edecekti? Meseleyi
hallolundu sanacaktim. Fakat günün birinde de Gani De-de'nin kizi gibi
geberecekti.
Nasil bir serserinin piçi
oldugunu biliyor muydum? Nereden bu derdi basima satin almistim, yarabbi!
Ertesi sabah oglan, süklüm
püklüm yanima girdi. Dün aksam benden yedigi zilgittan adamakilli afallamis görünüyordu.
Gece unuttugu bir seyi arar gibi odada bir iki dolasti; benden yüz bulamayinca
disan çikti. Sonra tekrar geldi; elimi öptü. Fakat gene gözlerini benden
ka-çinyordu. Biraz sonra arabin, hiçbir sey olmamis gibi, elinde sefer tasi ile
onu mektebe götürmekte oldugunu görünce beni bir hirs basti; pencereyi açarak
arkalarindan bagirdim:
— Nereye?
O?1aru elinden tutarak bir
tümsekten indiren baci sasaladi:
— Narava olaca... Mattaba.
Sert bir emir verdim:
— Dönün bakalim geriye...
ismail bugün mektebe gitmevecek.
Bugün diyordum amma ismail
artik hiçbir gün mektebe gitmeyecekti.
İKİNCİ KISIM
istanbul'un hali baskadir.
Orada kimse kimsenin farkinda degildir. Ayaklara dolasmamak sartiyle bir duvar
kenarina upuzun yatarak ölmeye kalksan kimse «ne yapiyorsunuz?» diye sormaz.
Izmir de gerçi büyük sehir;
fakat ona benzer mi? In-san, bir zaman onun sokaklannda dolastiktan sonra
sehrin taninmis çehreleri arasina karisip gider. Söhretin iyi taraflari gibi
fena ve yipratici taraflari da bulundugunu unutmamali. Su veya bu marifetimiz
için arandigimiz müddetçe mesele yoktur. Ancak halk, maymun istahlidir; sair ve
hanendesi gibi fikarasini da sik sik eskitmek mey-lindedir. Her gün yeni bir
çehre ile meydana çikan yeni rakiplerle bas kosmak kolay olmaz. Nitekim
izmir'deki bazi temelli müsterilerim üzerindeki tesirimin gitgide
zayifladigini, onlarin beni alttan alta, bazi yeni çehrelerle aldatmava
basladiklarini dehsetle soruyordum. Halbuki istanbul'un nihayetsiz köse
bucaklari vardi. Bir semtte müsterilerinize usanç vermeye basladiginizi görünce
izinizi kaybetmek ve bir zaman sonra, bir eski hâtira tatliligi ile geri
dönerek, muhabbeti bir müddet daha devam ettirmek pek mümkündür.
Söhretin bir ikinci tehlikesi
de meslektaslar arasinda uyandirici kiskançliktir ve bu, politikada oldugu
gibi; insani ölüme kadar götürebilir. Dilencilerin böyleleri-ne karsi korkunç
ittifaklar yaptiklari ve akla gelmez ifti-
88
MISKINLER TEKKESİ
ralarla kuyularim kazdiklari
çok görülür. Nitekim, ben de izmir'de bunun acikli bir misalini gözümle
görmüsüm-dür. Sokaklarda Mevlâna diye meczup bir dervis gezerdi. Belinden iple
çiplak vücuduna baglanmis yirtik san abali, seyrek sakalli, halim mavi gözlü
bir Giritli idi. Geceleri sokak fenerlerinin altinda durarak Mesneviden uzun
parçalar okur ve Mevlâna ile konusurdu.
Her meczubun bir
münasebetsizligi vardir. Bu bica-reninki de sokakta mahallebicileri çevirmek ve
yediser, sekizer vasrn^laki fakir çocuklari etrafina toplayarak onlara
mahallebi yedirmekti. Mevlâna'nin büyüklerce çok sevilip tutulmasini çekemiyen
meslektaslari onun için korkunç bir hikâye uydurdular. Güya sokakta rrahallebi
yedirdigi küçük kizlarin bazilarim, ortalik karardiktan sonra, mezarliga
götürür; agizlarim baglavarak satastiktan sonra, vahsice öldürür ve taze
mezarlara gömermis. Kaybolan çocuklar kimlerin nesidir? Niçin simdiye kadar
bunlari bir arayan çikmamistir? Mevlâna, taze mezarlari hangi âletlerle açip
kapiyor? Bu cihetleri soran yoktu. Fakat sirtina giyecek gömlegi olmayan ve
tavuk gibi sokakta buldugu ekmek kinntilariyle çöplenen bir fukaranin önüne
gelen çocuga mahallebi yedirmesini nasil izah etmeli?
Hâsili, masal, halk arasinda
eitside yayihvordu. Nihayet, günün birinde dokuz yasinda bir kiz çocugu
gerçekten kaybolunca süpheler büsbütün kuvvetlendi. Daha acisi polis de buna
inanarak bir gece Mevlâna'vi, —fener elpvlanna ben/eyen— bir alav ortasinda ite
k?ka Namazgah karakoluna götürdüler ve kalabaligi damitip kapil a-n kapadiktan
sonra orada bir hayli hirpaladilar.
Birkaç gün sonra kaybolan
çocugun kendi büvük annesi tarafindan çalinarak Tire've kacinldiSi
anlasilmisti. Fakat Mevlâna, bir türlü süpheden kurtul amiyordii. Gariptir ki
ona en çok musallat olanlar çocuklardi. Sokak-
MISKINLER TEKKESİ 39
ta sürülerle pesine takilarak
biçareye küfrederler, tas atarlardi. Nihayet, bir gece, bir çocuk, belki de
mahallebi yedirdigi çocuklardan biri Mevlâna'yi tasla basindan yaraladi. Fakat
o, böyle küçük seylere aldiracak adam degildi. Sari sakali sakagindan sizan
kanla agir agir islanirken gene fenerlerin altinda duruyor, isiga elini
uzatarak Mevlâna ile konusmalarina devam ediyordu. Birkaç gün elnirdr kirli bir
corsi ile sokaklarda dolasti. Gitgide yüzü sisiyor, gözleri küçülüyordu.
Nihayet, memleket has-tahanesine kaldirdilar ve birkaç gün sonra öldügünü
isittik.
Günün birinde benim de basima
böyle bir sey gelmesi mümkündü. Nitekim bir ezan vakti yanima temiz kiyafetli
bir genç adam vaklasti. Para verecegini zannederek basimi önüme indirdim. Fakat
o, çekingen bir sesle kulagim? mini miril bir sevler söylüyordu. Anlayamadigimi
görünce tekrar etti. Meger benden kaçak esrar istiyormus; kaç kurus istersem
verecekmis! Esren kimlerin sattigini bilmem. Acaba kilik kiyafetimde beni
onlara benzeten bir sey mi var? Fakat bana övle geldi ki bu, bizim
meslektaslardan birinin marifetidir ve doimisu adamakilli korktum. Beni esrar
kaçakçisi diye belleyerek ikide birde karakollara sürüklemeye ve haraca
baglamaya kalkarlarsa ne yapardim?
Evet. crifcret âfettir.
Tamasahk'ta adim zengine çikmisti. Belli basli adamlardan benden faizle para
istemeye gelenler oluyordu. Nihayet, geceleri birtakim süpheli gölgelerin
dolasmaya baslamasi ve evimin etrafindaki topraklann yer yer kazilarak sakli
para arandigim gösteren bazi alâmetler büsbütün içimi çürüttü. Hâsili,
Ta-masahk'ta bannmak artik tehlikeli olmustu. Fakat istanbul! Orada fikaranin
istikbâli için Darülâceze'den baska korkulacak ne vardir?
*
**
90
MISKINLER TEKKESİ
Niçin buradan göçmek vacip
oldugunu anlatmak için bir araba lâkirdi söyledim. Fakat dogrusu aranirsa asil
sebep gene de bunlar degildir, ismail'i basimdan atmak istiyordum. Bu yilan
gözlü oglan beni, adamakilli rahatsiz etmege baslamisti. Onu parali, parasiz
bir yatili mektebine kapayacak ve bir daha adini anmayacaktim. Hattâ Mesule
baci yapismaga kalkarsa onu da defetmeyi göze almistim. Benim gibi zayif
insanlar için aile baglarinin ve muhabbetin her sekli azaptir. Kimsenin beni
tanimayacagi ve hor görmek için sebep aramayacagi bir yerde izimi kaybetmek ve
yapayalniz büyük göçe hazirlanmak! Dünyada gerçek saadet budur. Birçok kimseler
büyük göç gününde yalniz kalmaktan dehset duyarlar, ölürken etraflarinda,
yüzlerini muslukta yikayip yikayip odaya giren, kizarik gözler ve sis
burunlarla gülümsemeye ugrasan candan insanlar bulmak hayali onlari bütün
ömürlerince nelere katlandirmaz. Halbuki büyük göçte insanin hiçbir seye, ne
muhabbete, ne hattâ meshur son yudum suya ihtiyaci olmadigini ben bozgunda ve
Izmir hastahanele-rinde birkaç kereler yaptigim hazirlik tecrübeleriyle
bilirim. Ates, kim bilir kaça çikmis, hava uçurumlari üstünde, sefil bedenin
bütün agri acisiyle iliskilerinizi kesmis bir mücerret ruh gibi uçup gidiyorsunuz.
Ben, birkaç defa tekrar ettigim bu seferlerin birinden pekâlâ geri
dön-mevebilirdim de... Demek istiyorum ki o büyük göç pek öyle zihinde
büyütülecek kadar korkunç bir sey degildir.
Evet, bu yilan gözlü oglan,
rahatimi kaçirmisti. Artik Darüssafaka filân gibi bir parasiz yatili mektebi mi
olur. Olmazsa sirtimdaki gömlegimi de vermeye raziyim... Tek bu muhabbet, yahut
nefretten yakami siyiravim...
Hayatimda birinci defa olarak
bir karar vermistim ve gene birinci defa olarak bu kararda siki duruvordum. ismail,
mektebe gitmeyecek, âlâ, fakat Tamasalik'ta nasil
MISKINLER TEKKESİ 91
barindirirsin? Yumurcagi
kökönden koparmamis olsaydik mesele yoktu. Mahalledeki yari çiplak Arap
çocukla-riyle hasir nesir olur giderdi. Fakat bu kadarcik bir mektep tahsili
onu bastan çikarmaya kâfi gelmisti. Evvelce mektep dönüslerinde irili ufakli
mahalle arkadaslarini pesine takarak alabildigine eglenir; kulübenin damlarina
çikarak hirsiz — polis oynar, tas muharebeleri yapardi. Fakat mektebe
gitmeyince bunlari büsbütün kesti. Âdeta yasli bir adamcik olu. Çocuklari
yanina sokmuyor; yere oturarak tastan evcikler yapiyor; tahta parçalariyle
topragin üstüne bir seyler çiziyor. Sonra uzun zaman ugrastigi için
tatsizligini ve boslugunu gören insan gibi onlan âdeta düsmanca hareketlerle
bozarak evimizin etrafinda agir agir dolasiyor... Amma kaç defa, kaç yüz
defa... Topragin altinda gerçekten hiçbir sey yokmus gibi acayip bir kof ses
çikaran bu ufak ayaklar diyebilirim ki benim yüregime vuruyordu. Bir çare
olarak bir keçi satin aldim ve İsmail'i Mesule baci ile beraber
Kadifekale-sinde onu otlatmaga göndermeye basladim. Bazan dagin arka
yamacindaki Sinekli köyüne kadar indiklerini söylüyorlardi. Ne yaparlardi,
bilmiyorum. Fakat hiç olmazsa gözüm görmüyordu. İsmail, bana dargin miydi?
Ona ne süphe... Fakat söylemeliyim ki bu darginlik da açik, namuslu bir
darginlik degildi. Bana bir parça kafa tutsa yahut her hangi bir sokak çocugu
terbiyesizligi yapsa bayagi ferahlayacagim. Fakat her sabah, her aksam,
efendisinin elini yalayan bir keçi yavrusu gibi ilik ve islak dudaklariyle
sessiz sedasiz elimi öpüyor, geceleri yanima gelerek lâmbanin yanindaki
pöstekiye yüzükoyun uzaniyor, eline geçirdigi her hangi bir gazete, yahut kitap
vap-ragini, yahut bugün bile içeri odada bir Kur'an mahfazasi gibi hâlâ asili
duran çantasindan aldigi eski ders kitaplarindan birini okuyor, okuyor.Sükûtlar
uzun sürdügü zaman bana söylemek için zoraki bir seyler aradigini his-
92
sediyorum. Keske onu da
yapmasa. Çünkü kaf alarmin ardinda iskili bir sey olmayan insanlar
birbirlerinin gözünün içine bakarak konusurlar, ismail'le ben iste bunu
yapamiyoruz. Onun gözleri benimkilerin içinden ziyade etraflarinda, kanatli bir
gece böcegi gibi kirpiklerimde, kaslanmda, sakalimda dolasiyorlar; karsilikli
bakistigimiz halde birbirimizi görmüyoruz, ismail'in beni hor gördügüne süphe
var mi?
iki serserinin melezi olan bu
anlasilmaz yumurcakta her halde için için bir seyler kayniyor. Bu sikiya
dayanamayarak günün birinde kaçmasi da mümkündü ve bu bana kanatlan büyümüs
kusun kaçmasi kadar çaresiz görünüyordu. Aksam üstleri sokakta her gecikisinde:
«Oldu. Anasi gibi o da bir daha gelmeyecek.» diye âdeta aci bir sevinç
duyuyordum. Fakat kapinin çekildigini ve onun ufak tasliktan geçtigini isitince
de hiçkirarak aglayacak gibi oluyordum. Bir gece sokakta yedigim bir siki
yagmurdan sonra birdenbire ateslenerek yatmistim. Yan uyaniktim; daha dogrusu
uyanik mi, uykuda mi oldugumu bilmiyordum. Onun agir çocuk uykusunda olmasi
lâzim gelen saatlerde birkaç defa, terlikleri elinde, odaya girdigini ve
yavasça yanima yaklasarak uzun uzun bana baktigini hissettim. Sevgiden olmasina
imkân veremiyor-dum. Fakat aciyordu bana her halde. Demek ki beni birakip
gitmeyecekti. Ancak, onun bana yapamadigini ben, ona yapmava mecburdum. Piliyi
pirtiyi toplayip bir ayak evvel istanbul yolunu tutmaliydim.
II
Böyle olmakla beraber
istanbul'da yerlesmege gene de yü/devüz karar vermis degildim. Hangi tüccar,
piyasa ahvalini bir kere yoklamadan ticarethanesini bir yerden bir vere
kaldinr? Dedigim gibi asil derdim yumurcagi basimdan defetmek. Ondan sonrasi
kolay. Bakalim artik
93
vukuat ne gösterir? Farzet ki
birkaç ay silaya gidiyorum. Benden besbeter birçok memur ailelerinin ikide
birde borç ederek, daha olmazsa tencerelerini, yataklanni satarak istanbul'a
yazliga gittikleri görülmüyor mu? Evet ortaligi söyle bir kolaçan ederim.
Hesabima uygun gelirse ne âlâ... Olmazsa izmir yirmi dört saatlik yer... Mesule
baciyi aldigim gibi dogru Tamasalik...
Tamasalik'tan ayrilis hazin
olmustu. Konu komsu bir büyük memur ugurlar gibi nalinlari ve yirtik
terlikleriy-le yollara dökülmüslerdi. Bu acayip Arap kalabaligindan kuskulanan
polis, onlan Tilkilik caddesinden geri çevirmemis olsaydi vapura kadar pesimizi
birakmayacaklardi. Bu ayriligin, her iki taraf için de bir teselli noktasi,
zayif da olsa, bu dönüs ümidiydi. Nasil ki bir sabah vakti istanbul'un sislere
batmis kubbelerine bakarken, sonra otomobil gürültüleri arasinda caddelerden
geçerken duydugum korkuyu da gene bu ümit az çok gidermisti. Korku ve bir de
darginliga, kine benzer bir acayip sogukluk, Vaktiyle bizim konaktan kovulmus,
sekiz on yaslarinda bir evlâtlik vardi. Etyemez taraflarinda bir küçük esnaf
ailesine kapilanmisti. Dehsetli küskündü bize. Fakat arsiz gönlüne de bir türlü
söz geçiremezdi, ikide birde yeni evinden kaçip gelerek konagin etrafinda
dolasirdi. Fener direklerinin arkasina saklanarak pençeleri seyrederdi. Fakat
çagirildigi zaman da fena halde öfkelenerek kaçardi. Ben simdilik istanbul'a
karsi böyle bir vaziyetteyim: Darginlik, öfke, utanma, korku ve daha ne bileyim
neler— Salkimsögüt'teki ucuz otelimizde Mesule baciva bir ava kalmadan gene
Tamasalik'a dönecegimizi durmadan tekrar ediyordum, istanbul'u baci da
yadirgamisti. Zaten onun burada taniyabildigi Galata Köprüsü'yle yangin
kulesinden ibaret gibiydi.. Tek arzusu Bogaz'daki yaliyi bir kere görmekti,
izmir'e dönmeden evvel ona bu yaliyi uzaktan olsun göstermek için basimin etini
yiyordu. Bere-
94
MISKINLER TEKKESİ
ket, Mesule bacida zaman gibi
semt fikri de bulunmadigindan istedigini yapmak güç olmadi. Büyük anamin
mezarini aramak için Üsküdara geçtigimiz bir gün ona, vapurdan Semsipasa
kiyilarinda rastgele bir beyaz yali göstererek: «iste aradigin» dedim. Zavalli
kadin, bahçenin agaçlarindan pasanin, küçük beyin pencerelerine kadar her seyi
gülüp aglayarak tanidi ve bu fasli da böylece kapamis olduk.
*
**
İlk tasavvurum hayatimiz
için verilecek büyük karan sonraya birakarak bir eyyam, Amerikali seyyahlar
gibi, istanbul'u dolasmak ve para yemekti. Kesenin agzini açmistim. Tramvay ve
vapur masraflarindan kaçmiyordum. Sabahlan sokaga çikiyor, otura kalka dünyayi
dolasiyorduk: Gülhane Parki, Eyüpsultan, Kapahcarsi ve daha nereleri... Dedigim
gibi simdilik gönül eglendirmekten baska maksat yoktu. Fakat yabanci bir
lokantada karnini doyurmaya giden lokantaci nasil o dükkânin ve semtin is
kabiliyeti üzerine düsünmekten kendini alamazsa ben "de dolastigimiz
yerlerde, esnaf göziyle, bazi tahminlerde bulunuyordum ve bu gezintiler, ayni
zamanda bizim piyasa bakimindan, ufak tefek tetkik seyahatleri oluyordu.
Aklimda yanlis kalmadiysa
istanbul'a gelisimizin besinci günüydü, ismail önde, Mesule baci ile ben arkada
agir agir Sultanahmet yokusunu çiktik Ayasofya'yi, Sultanahmet camiini
gördükten sonra Divanvolu'na dogrulacak ve Fatih'e, Topkapi'ya dogru
gidebildigimiz kadar gidecektik. Bu semtte baci ile ismail'in en hoslarina
giden sey meycVmin alt basindaki kiyafet müzesi oldu. Hele baci, kazan tasiyan
kavuklu, kaftanli yeniçeriler karsisinda o kadar heyecana geldi ki ismail için
elinde tasi-
MISKINLER TEKKESİ 95
digi ufak bir su sisesini
düsürüp kirdi: O: «Aman ayo. Bi canlan eksik bunlarin... Tulanm upardi» diye
bagirirken ismail gülmekten katiliyordu.
Ben, yeniçeriler vesaire
hakkinda biraz bir seyler söylemek istedim; fakat oglanin bunlari benden daha
iyi bildigini görerek kisa kesmeye mecbur oldum. Yumurca* gin hiçbir zaman bana
bugünkü kadar batmadigini hissediyordum. Arkasinda bal rengi bir süre gömlek,
belinde bir kayis, kemer, ellerini büyük adam gibi kirmizi benekli, kisa paçali
kadife pantolonunun ceplerine sokmus, bagcikli parlak potinleriyle önümüzde bir
yürüyüsü, iki de bir durarak kubbelere, kemerlere hiç küçülmeden bir bakisi
vardi ki, bir padisah çocugudur da babasinin hayratlarini seyrediyor
sanirdiniz. Al keratayi ayaklarinin altina, hani o kanatlanni tuttugun zaman
parmaklarda kirli bir tozdan baska bir sey birakmayan kelebekler gibi ez. Hem
sade onu degil, dilenci artigiyle büyümüs bir veletten basima bir sehzade
çikaran beyinsiz Arabi da. Baciyi mezarlikta Seyh Abdu'nun elinden kurtardigim
günü o saatte âdeta hasretle hatirliyordum.
Bir aralik samdan kadar
boyuna, potinlerinin demirli burnu üzerine yükselerek bir yazi levhasini
okumaya ugrasan yumurcaga: «Hey buraya bak beberuhi!.. Gidiyoruz» diye
seslendim. Ben, kimseye agir söz kullandigimi bilmem.
Bu «beberuhi» kelimesi bence
pek büyük bir hakaretti; içimde hamur gibi kabaran büyük hincin ifadesiydi.
Bana gerçek bir sehzade gibi görünen oglanin karsilik verecegini, yahut sadece
kubbelere, kemerlere bakmak için yaptigi gibi boynunu biraz yana çevirerek
azemetle bana bakacagim umuyordum, Iste o zaman kizilca kiyamet kopacak ve bu
güzel günün bütün senligine su iktiza edecekti. Fakat o, duvardaki levhanin
arkasinda merakli bir âlem seyrediyor gibi dalgin ve heyecanli, beni
MISKINLER TEKKESİ
hattâ isitmedi; elimden tutup
çekerek: «Bak baba, ne güzel! Ah, bana hepsini anlatabilsen!» dedi. Meshur:
«Dil bedest âver ki hacc-i ekberest»
kitasini hemen hemen dogru
okuyor, mânasini bir parça sezinliyebildigini gördükçe âdeta seviniyordu. O yasta
bir çocuk için kendisine alman bir hediye, yahut oyuncaga sevinmeyi anlarim.
Fakat bir siiri anlar gibi olduguna sevinmek! Ülen bacaksiz, benim senden
çekecegim var. Fakat bereket ki bir mektep bulup, canimi da vermek lâzim gelse
vererek, seni basimdan defedecegim gün artik çok yaklasti ve dünyada hiçbir sey
bana bu kararimi degistirmeyecek.
Divanyolu'nu kim bilir ne
kadar zamanda agir agir yürüyerek, ögle ezani okunurken Beyazit meydanina
variyorduk. Orada da çinarlarin altinda, uzunca bir mola verdik. Paytak paytak
etrafimizda dolasan güvercinlere yem serptik; meshur tablali kuskusçunun
pilâviyle ve soguk serbetlerle kendimize bir güzel ziyafet çektik. Sonra, gene
oglan, ellerini ceplerinden çikarmadigi kadife pantolonu, havava kalkmis küçük
burnu ile önde; ben, redingotum ve kiraz bastonumla, ortada, baci, smk, gibi
boyu, parlak zeytuni çarsafiyle, en arkada; Direklerarasi-na dogru tekrar yola
koyuluyorduk.
tsmail, bir aralik geri
dönerek bana Zeynep Hanim konagini soruyor. «Darülfünun; bizim en büyük mektebimiz»
diye cevap veriyorum; kollarinda çantalar ve kitaplarla kapisindan girip çikan
kocaman adamlarin, zannettigi gibi hoca olmayip talebe olduklarini anlatiyorum.
Koca koca kubbeleri, minareleri hiç hayret etmeden seyreden yumurcak, bu defa
bir islik çaliyor; gözbebekleri korkudan büyümüs gibi «kim bilir ne çok sevler
ögreniyorlar baba» diyor. Hâtiralarin rikkatine kapilarak bir zamanlar benim de
onlarin arasinda bulundugumu söyli-yecek gibi oluyor, fakat hemen kendimi
toparliyorum.
MISKlNLER TEKKESİ 97
Bunu söylemek «ögrenirler,
ögrenirler amma bu, onlardan bazilarinin sonradan benim gibi olmalarina mâni
olmaz» demek gibi bir sey olacaktir. Mesule bacinin istanbul'da Galata Köprüsü
ve yangin kulesinden sonra tanimasi mümkün olan tek yer Direklerarasi'dir. Bazi
ramazan akasamlan yalinin hanimlariyle beraber, kapali kupa arabalari, içinde
buradan geçtigini galiba bana söylemisti. Fakat, ne yazik ki onun direklerini
yikilmis buluyor ve Vezneciler'den Süleymaniye taraflarina sapiyoruz.
Caddeden çiktiktan az sonra
sokaklar daralip fikara-lasiyor; surada, burada diken ve taslik dolu yangin
yerleri; taslari arasinda yosunlar bitmis yikik medrese ve çesme duvarlari;
birbirine yaslanmis çarpik tahta evler. Bir uçsuz, bucaksiz sarayin
dehlizlerinden çikmis gibi, Mesule baci ile rahat bir nefes aliyoruz. Öyle
geliyor ki bir parça daha gidersek Tamasalik'in seslerini isitmeye
baslayacagiz.
Mesule baciya mezattan
aldigimiz yabanlik esya arasinda bir çift de topuklu iskarpin vardi. Fakat bu
topuklar onun terlige alismis uzun ceylân bacaklarini ikide bir burkuyor ve
biçareyi ince ince haykirtiyordu. Nihayet dayanamadi; çarsafinin eteklerini
kivirarak bir çesme yalaginin kenanna ilisti. Çesme, çoktan kurumustu. Fakat
yaninda yetismis bir asma, hâlâ yemyesil yasamakta devam ediyor; iki küflü
telden ibaret çardagi üzerinde sokagi geçtikten sonra karsi evin üst
pencerelerine tirmaniyordu. Ben de bastonuma dayanarak ve sirtimi duvara
yaslayarak bacinin yaninda dinlenmeye baslamistim. Omuzunda sopaya takilmis iki
gaz tenekesi su ile yanimizdan geçen iri boylu bir bekçi:
— Siz, galiba ev ariyorsunuz,
dedi, karsi evin asagi katinda iki oda var. Kalabaliginiz yoksa rahat
edersiniz. Taslik, mutfak, bahçe, kuyu, hepsi tamam...
F: 7
98
Mesule baci ile birbirimize
baktik. Ben tereddütle:
— Eh, görelim bir kere, dedim
ve münasebetsiz bir sey yumurtlamasindan korktugum baciya kaslarimi kaldirdim.
Ev diyorum; fakat bekçinin
gösterdigi ev, dökülmüs kirmizi boyalan, yayvan sahnisiyle bir viran konak
yavrusu idi. Böyle bir yer bulup yerlesmeyi o dakikaya kadar aklimdan geçirmis
degilim. Nihayet, kapidan girerken de böyle bir fikrim yoktu. Maksadim sadece
bizim eski konagi hatirlatan bir yeri dünya göziyle bir kere daha görmekti ve
bu arzu, yüregimi çarptiriyordu.
Ev sahibi elli yaslannda gün
görmüs bir dul kadindi. Hemen hemen bir eski hanimefendi, istanbul'da haftada
iki defa hizmetini görmeye gelen bir azatli kalfadan baska kimsesi yoktu.
Selâmlik adini verdigi asagi kati, aza çoga bakmayarak, kendine canyoldaslik
edecek iyi bir insanlara kiralamaya karar vermisti. Benim rdeingo-tumla sakalli
ve gözlüklü eski istanbul efendisi çehrem; Mesule bacinin zeytun' atlas çarsafi
ve karsisinda adamakilli bir insan gördügü zaman — pislikte açan çiçek gibi —
beyaz dislerinde bütün inceligiyle canlanan sarayli nezaketi; hele düzmece
sehzadenin kadife pantoloniyle sivri güzel çehresi derhal kadinin kalbini
kazandi.
Bekçiye bize aklinin yattigini
anlatan isaretler yapiyor; temiz basma entarisi, beyaz basörtüsü ile önümüze
düserek tasligi, kileri, ortaklasa kullanacagimiz mutfagi gösterivor; hattâ
istersek küçük için yukari katta bir oda açabilecegini söylüyordu.
ismail'in, ögretilmis gibi
«Ben dadimla yatarim efendim» demesi kadinin büsbütün gözlerini açti. Biz, bu
saf kadincagiza karsi düpedüz bir sahtekârlik oyunu oynuyorduk. Sokak yüzündeki
odayi, tasligi, mutfagi gezerken gerçekten de üç bes dakikayi geçmivecek
zararsiz bir oyun. Fakat biraz karanlik olan arka odanin sikismis ki-
MISKINLER TEKKESİ 99
nk pancurlan bekçinin sert bir
yumrugiyle açilinca oyun birdenbire rengini degistirdi. Ufak bir bahçenin
üstünden Haliç'e ve Okmeydani'na dogru karsi sirtlara inanilmaz bir bakis...
Uslu uslu konustugu bir kadina birdenbire âsik oldugunu hisseden bir adam gibi,
bütün hesaplarimi altüst eden bir yürek çarpintisiyle derhal kararimi
veriyordum. Niçin bu evde bir iki ay oturmamali? Ömürde bir defa olacak
saltanat... Bizi disaridan gelmis tekaüt memur gibi bir sey saniyor bu
kadincagiz... Daha fazlasini ne kendisi merak edecek, ne kimse ona
söyleyecek... Han odalarindan daha ucuz bir ev. Halbuki ben, çok daha fazlasini
verecek bir adam degil miyim? Bekçinin bir aralik yanima yaklasarak bana
gizlice: «Belki birkaç kurus daha indirtiriz» demesine kulak. asmiyor, kadinin
ilk istedigi parayi bir tahtada sayiyorum. Hem hepsi ba kudar da degil. Mademki
bize ufak tefek esya da veriyorlar. Niçin bu geceyi burada geçirmemeli? Bekçiye
bir araba buldurup getirtiyorum. Ben, Mesule baci ve Ismail bir körüklü payton
içinde otele iniyor ve dönüyoruz... Dedim ya ben, bugün çilgin bir
mirasyediyim... Ömrümde bir defa bu... Arabada mutlaka karsiniza oturmak için
inat eden Mesule bacinin otuz iki disi bir senlik gecesi gibi pml piril
yaniyor... Ben, tatli bir basdönmesi içindeyim. Aramizdan yalniz düzmece
sehzade, simdiye kadar arabalarin arka dingilinden baska yerini bilmedigi halde
yanimda bir sahici sehzade gibi kuruluyor; kaldirimlardan yürüyenlere bütün
ömrünce arabadan bakmis gibi rahat ve hayretsiz bir bakisla etrafi seyrediyor.
III
Mademki ayrilik vacip olmustu,
ismail'le son günlerimizden bu evde bir hos sada kalmaliydi. Küçük misafirimden
artik hiçbir ikram esirgemiyordum. Evvelden hazirladigim bir tertibe göre ona
sur dislarina kadar bu-
100
MtSKINLER TEKKESİ
tün istanbul'u agir agir
gezdirdim. En hoslandigi yerin camiler oldugunu hayretle görüyordum. Sokaklarin
günesinden sonra; ellerimizde kunduralarimizla siyah kapi perdelerini
aralayarak bu los ve serin sükûnet âlemlerine girdigimiz zaman çocuk, âdeta
kendinden geçiyordu. Ben, çok kere, rahlesinin önünde alçak sesle hatim süren
bir hafizi dinleyerek otururken o, sessiz, sedasiz, dolasiyor; hiçbir büyüklük
karsisinda ürküp eziliyor görünmeyen minimini boyuyle kubbeleri, kemerleri,
avizeleri, seyrediyor, mahfillere girip çikiyordu. Camilerle beraber de mahalle
içlerindeki mezarliklar. Yanimda uslu uslu yürürken iki sokak asin yoldan servi
kokularini aliyor, tavsan gibi burun kanadlanni oynatarak:
— Mezarlik var surada baba;
gidelim mi?., diyordu.
Büyük, küçük her mezarlikta
mutlaka durmamiz ve taslarin kitabelerini birbirimize yardim ederek okumamiz
lâzimdi. Bunlar arasinda begendikleri olursa, kalemiyle dilini ve dudaklanni
boyayarak, daima cebinde tasidigi bir küçük deftere özene bezene yaziyordu,
ismail'in bir meraki da yaymacilardan ucuz kitap satin almakti. Son zamanlarda verdigim
ufak tefek harçliklarin hemen ta-mamiyle bu kitaplara gittigini görüyordum.
Evimizde ben, Haliç'e bakan o arka odayi almistim. Geceleri denizi ve karsi
kiyilan karanlikta seyretmek daha hosuma gittigi halde, onun hatiri için
lâmbaya izin verivordum. Ben, minderimde kâh geceyi seyreder, kâh uyuklarken
ismail, tipki Tamasahk'taki gibi, yere uzanmis, arasira eliyle yüzündeki
pervaneleri kovarak bunlari okuyor, okuyordu. Fakat ne de olsa çocuktu; bir
zaman bu vaziyette kitabini okuduktan sonra basi ellerinin üstüne düsüyor ve
oldugu yerde uyuyup kaliyordu.
Bu ufak çocuga bu merak
nereden gelmisti? Birkaç sene gidip geldigi Namazgah mektebinden mi? Olamaz. Bu
muammanin anahtanm babasinda aramak lâzim. Her
101
halde Defterdarin oglu
rastgele bir serseri degildi. Çocuktaki bu yüz, bu burun, bu ceylân gibi gözler
de onu göstermiyor mu?
Mesule baci, ismail'i almaga
gelinceye kadar üzerine bir örtü atiyor ve uyuyan yüzünü çekinmeden
seyrediyorum. Aramiz açiktir; bu muhakkak! Ikmizin de birbirimizi affetmemize
imkân yoktur. Bir dolandirici, memleket satan rütbeli adamlardan biri olsam
İsmail beni affedecektir. Fakat ben olarak asla!..
ismail'le geçirdigim son
geceler beni alisik olmadigim gamli düsüncelere sürüklüyor, âdeta mizacini
degistiriyordu. Nihayet, eylül sonlanna dogru bir gece sakat avucumu yavasça
onun kitabina kapayarak zihnimde hazirladigim masali okumaya basladim:
— ismail, sen artik büyüdün!
Her seyi anlayacak yasa geldin. Söyleyeceklerimi iyi dinle... Sen, bana baba
maba dersin amma bilirsin ki ben senin ne babanim, ne hiçbir seyinim... Senin
baban belli basli bir adamdi. Biçare vakitsiz ölmüstür... Kim oldugunu sana
söyleyemem... Fakat ileride belki bir gün her seyi çok iyi anlayacak yasa
geldigin zaman... Peki, sen neci oluyorsun diyeceksin! Ben, iste öylesine bir
adamcagiz... Ben, su olmusum, bu olmusum bundan sana ne bir seref gelir; ne bir
leke... Sen, bana babanin ve ananin bir emanetisin anladin mi? Hem seninle
beraber bana büyücek bir para da emanet ettiler. Bugüne kadar onu yedin, yani demek
istiyorum ki senin kursagina benim bir lokma ekmegim gitmemistir... Giydigin
elbiseler, okudugun kitaplar hep onundur. Daha da epeyce kaliyor bu paradan
elimde... Tahsilinin sonuna kadar da idare edecegine süphe yok... Birkaç güne
kadar seni bir yatili mektebe vazdinyo-rum. Biz, buradan gidecegiz... Yani
demek istiyorum ki bizi pek bütün degilse de uzun zaman göremeyeceksin. Umarim
ki çalisir, adam olursun... iste böyle ismail...
102
MISKINLER TEKKESt
Çocuk, masalimi oldugu gibi
kabul etti mi? Belki evet, belki hayir... Fakat muhakkak olan su ki bu masal,
ikimizi de bir agir sikintidan kurtarmistir. Onun artik benden utanmasina sebep
kalmiyor. Bana gelince, ben gerçekten nesiyim bu yumurcagin? Hareketlerimin
hesabim kime borçluyum? Durup dururken bir fuzulI babalik çikararak kendimi
sikintiya sokmak niçin?
Ne is gördügümü ögrenerek
agladigi ve utandigi geceden beri, diyebilirin ki, ilk defa çekinmeden göz göze
geliyoruz. Birbirimizi görmiyeliberi ismail, ne kadar degismis... Alin daha
genis; yüzünün derisi daha gergin ve parlak; burun, agiz, yanak ve çene
kemikleri daha seçkin... Gözler hâlâ o kan serpintisi gibi ince kirmizi
beneklerle âdeta bir genç adam gözleri... ismail, vücudunda bir ayip hastalik
süphesinden kurtulmus gibi sevinçlidir. Fakat ayni zamanda bizden ayrilacagina
da a&li-yor. Eh, bu kadari olacak tabiI. Bu kadar yilin aliskanliklari var;
kucagimda kendini bilmeden yattigi ve her gözünü açtikça benim çehremi gördügü
hastalik geceleri var.
Onu yatmaga gönderdikten sonra
lâmbayi söndürüyorum; artik sevilmedigi yüzüne söylenen bir ihtiyar âsik gibi
kirilmis ve unutmaya karar vermis, gözyaslarini geri çevirmeye ugrasiyorum.
Fakat Mesule baci benim gibi
yapamadi. O, gönülsüz ve kibirsiz sade bir mahlûktu, ismail'in bizden
ayrilacagini haber alinca vahsi çigliklarla saçini, basini, yoldu:
«Ban da gidarim... Ban da
gidanm; onu mattabinda bulasi yakarim... Bana da bir sokum ekma varila...» diye
kendini yerlere çarpti.
Bacinin ciddI tehditlerine
kulak asmayarak bir rezalet çikarmasi ihtimaline karsi ismail'le agiz birligi
ederek mektebin yerini sakladik. Dogrusu arasira orada beni de görecek
degillerdi. Son haftalarda bir tesadüf bu isi hayli kolaylastirmisti. Efendiden
bir arkadasim, ismail'i elin-
MISKlNLER TEKKESİ 103
den tutarak mektebe götürecek,
disanlikli bir kimsesiz çocuk olarak bekâr yatili yazdiracakti. Bu arkadas ayda
bir mektebe ugrayarak onu yokliyacagmi va'dediyordu.,
Bana gelince, dedigim gibi,
ben kendimi bir yerlerde kaybedecektim. Fakat kendim nerede bulunursam
bulunayim üç aylik taksitler, gün asmadan, mektebe gidecekti.
IV
Efendiden bir arkadas, dedim.
Benim için efendiden arkadas sakalli Talât'tan baska kim olabilir? Simdi yeni
devirde yalniz sakalli degil, biyiklan da defetmis olan zavalli sakalli
Talât... Onu istanbul'da aramayi aklimdan geçirmis degildim. Fakat bir tesadüf,
hiç aklima gelmeyecek bir yerde bizi birdenbire birbirimizin kucagina atti. Bir
gün bir dairenin sofasinda dolasirken., fakat hikâyeyi biraz yukaridan almak daha
dogru olacak.
Evvelce de anlattigim gibi
ben, istanbul'a öyle ne yapacagimi pek bilerek gelmemistim, ismail'i basimdan
atacaktim. Simdilik muhakkak olan bu. Sonra birkaç ay gezecektim; para
yiyecektim. Senelerce Anadolu'da çalismis ve bir parça para yapmis izinli bir
memur gibi... Öte tarafi sonradan düsünülecek seydi. Elimde epeyce bir para
vardi. Fakat bu, Mesule baci ile beni sittin sene yasa-tamazdi. Hele, ismail'in
tahsil masrafi da omuzuma bindikten sonra...
Demek ki bir zaman sonra
tekrar çalismaya baslamak lâzim gelecekti. Fakaaaat... istanbul havasi bana
umdugum kadar yaramamisti. Sokaklarda gezerken, Sü-leymaniye'deki evimin
pancurlu penceresinden Haliç'i ve Okmeydani'ni seyrederken kanimdaki eski
mikrobun yeniden üremege basladigini, sebebi birdenbire görünmeyen
104
hüzünler ve korkularla karisik
bir titremenin agir agir vüdumu sardigim duyuyordum.
istanbul sokaklari benim gibi
gerçekten birinci sinif bir meslek adamina ilhamlar verecek kadar zengindi.
Fakat bunlar, simdilik bence birer kuru düsünceden ibaret kaliyor ve tekrar ise
baslamak fikrine karsi vücudumda derin bir tiksinti uyaniyordu. Hâsili, günden
güne artan bir hastaligin tehdidi altinda idim. Ne demis de Tamasa-lik'taki
odumu, ocagimi dagitmistim; beni ancak orasi paklardi.
Bir battal yelken gemisi gibi
daima çikacak rü?™ân bekliyen zayif irademle ne yapacagimi, kendimi buradan
nasil kurtaracagimi kestiremedigim günlerden birinde bu nüksün bana bir kere
daha bir delilik yaptirdigini saklamayacagim. Tipki tzmri'deki tncir haninda
oldugu gibi.
istanbul'daki sefahatlerimden
biri de arasira çarsi hamamlarina gitmekti. Buralarda insan, renkli
pestema-liyle bir nevi Arafat hacisi gibidir; elbiseleriyle beraber hüviyetini
de vücudundan atar. Denilebilir ki tam müsavat ancak hamamdir.
Bir gün bu hamamlardan birinde
yikandigim sirada göbek tasinda yatan bir adamcagiza hafif bir b^vnnhk geldi.
Yüzüne tasla soguk su serperek, ötesini, berisini ugusturarak bir parça
yardimda bulundum, insanlar arasira yokluk âlemine kayar gibi olduktan sonra
kendilerini tekrar dünyada bi^lunca karsilarinda gördükleri ilk çehreye acayip
bir yakinlik duvarlar. Onda da övle oldu. Elimde su tasimla ve kendisininkine
benziven pestema-hmla gülümsedigimi görünce beni kendi cinsinden bir adam
sanarak tatli tatli konustu. Onun benimkinden dn-ha fikara görünen ciliz,
çinlak vücudu da ban:? cesaret vermisti. Hâsili, çabucak ahbab olduk.
Ismarladigim gazozu yudum yudum içtikten sonra Galata'da bir handa avukatlik
ettigini söyledi, buna karsilik benim kim oldu-
MISKINLER TEKKESİ 105
mu sordu. Ben mi? Bir parça
askerlik, bir parça memurluk yapmis iste öyle bir adam! Gerçi bes on param
var... Söyle böyle geçinip gidiyorum. Halime göre söyle hafif bir is bulsam
elbette daha iyi olacak ya... Fakat bu sakat parmaklarla ne yapabilirin? Benim
bir parça soguk su ile yaptigim yardima o da öyle birkaç serinletici lâkirdi
ile mukabele etti. Dünyada çaresiz dert yoktu. Halime göre bir memuriyet veya
is tedariki için su veya bu yoldan gidilebilirdi. Her halde bir gün Galata'daki
yazihanede bir kahvesini içmeye gitmeliydim. Teserrüf ederdi. Basbasa vererek
bir sey düsünürdük. Baska bir zamanda bu çesit bir lâkirdiya kulak asmayacagim
muhakkakti. Fakat zihnimin o altüst zamaninda bu davet, bana denize bir olta
atmak gibi göründü. Kim bilir kismet bu.
Fakat Galata'daki yazihanede,
sokak kiyafetimizle, karsilastigimiz zaman ahbapligimizin sekli birdenbire
degisiyordu. O, artik karasi kaybolmus gözler, keçi kuyrugu gibi sivri bir
islak sakalli, göbek tasinda çene atan çip-lam adam degildi. Buna ragmen beni
büsbütün de bos döndürmek istemedi. Bir iskemleye oturtarak hamamdaki gazozuma
karsilik bir çay ismarladi. Hamam disindaki kiligima göre numarami daha iyi
takdir ettiginden artik gereken tavsiyeyi yapti. En dogrusu, harp malûlü
olarak, münasip bir yerde bir ufak tütüncü dükkâni açmaga çalismaliydim. Bunun
için bana yol gösterdi; bir istida müsveddesi ile iki tanidigina iki tavsiye
karti karaladi ve böylece ahbapligimiz sona ermis oldu.
Bir kösebasinda bir tütüncü
dükkâni! Bir gün haber alirsa ismail'in pek utanmayacagi bir ticaret, Iste bu
sevda ile daireyi dolasmaya ve isimi takip etmeye basladim. Fakat ilkönce bana
gayet kolay göründügü halde muamele uzuyor, gittikçe dal budak salarak bir
devlet isi gibi bir sey oluyor. Beni saatlerce kapi diplerinde bekletiyorlar,
daireden daireye, kalemden kaleme gönderiyor-
106
MISKINLER TEKKESİ
lar. Kendileri kâgidini
kaybetmek veya yanlis yazmak gibi kusurlar yaptikça beni azarliyorlar. Günlerce
pencere içlerinde, merdiven basamaklarinda, üstü tahta ile kapali yangin
kovalari üzerinde oturuyorum. Fakat sikilmiyorum, hattâ eglendigimi
hissediyorum. Ümidimi çoktan kestigim halde, belki de bunun için muamelemin
takibine devam ediyorum. Zaten sikilmaya ne sebep var? tsini bitirdigi zaman
nereye gidecegini bilmeyen adam, bitip tükenmez bekleyisler içinde zaman denen
seyin hesabini, kitabim çoktan unutmus adam!
Bu dairelerde beni çeken daha
baska bir sey de seziyordum.
Bütün isi olanlar, ortaya
dökülmüs dertlerimiz ve sefaletimizle, hamam gibi orada da hepimiz çiplak,
hepimiz müsaviyiz. Yalvaranlar var; odalardan bagirarak, yahut aglayarak
çikanlar var; aldigi bir vaitten baslarini havaya kaldirip çikanlar var.
Talât'i iste bu daierlerden
birinde buldum. Yaslanmis, daha ziyade kurumus, hafifçe kamburu çikmis ve uzun
tirasi ak pak. Fakat vücut gene eskisi gibi çevik, aceleci. Arasira kolunda bir
yigin evrak ile bir kapidan çikiyor, kosar gibi adimlarla bir baska kapiya
giriyor. Kiyafet eskisinden de berbat. Kunduralarinin topuklan dönmüs; siyah
ceketinin dirsekleri isik vurmus gibi paril paril... Fakat ahali, arasira
sofadan geçen kelle, kulakli müdür beylerin pek farkinda görünmedigi halde ona
kosarak saldiranlar, elleri ve kollariyle yalvaranlar, önünde iki büklüm
olanlar var... Anlasiliyor ki dairelerde birçoklari için büyük müdür ha var ha
yok oldugu halde Talât gibi bir küçük memur her seydir; keyfine göre insani
kurtarmaya, yahut yakmaya muktedirdir.
Talât'in basinda artik fes
yok. Fakat bu karsisina çikanlardan kendini kurtarip yeni bir kapiya girecegi
zaman eliyle hâlâ onu basinda anyor; bulamayinca seyrel-
MISKINLER TEKKESİ 107
mis kansik saçlarini
düzeltiyor. Taninmayacagima yüzde yüz emin olarak durdugum yerden eski
arkadasimin bu telâsli giris çikislarim seyrediyor ve muhabbetle
gülüm-süyordum.
Fakat bir defasinda gene böyle
gülümsiyerek kendisine baktigim bir sirada birdenbire durdu, gözlerini bana
dikti. Yaninda dert anlatmaya çalisan birine elinin tersiyle «git, git»
isaretleri yapiyordu. Ben, agir agir basimi yukari kaldirarak tavanlan
seyretmege basladim. Fakat yutmadi, ayni aceleci adimlarla yanima gelip
dikkatle yüzüme bakti:
— Yahu, ben sizi taniyacagim
galiba, dedi.
Gözler, birbiriyle
karsilastiktan sonra, inkâr kabil mi? Birbirimize sarilarak öpüstük ve onun
heyecandan yere dökülmüs evrakini toplayarak odasina girdik.
Burada birçok masalar ve
masalarin basinda dimdik oturan genç çocuklar vardi. Talâtin basefendi masasi
en basta ve camin önündeydi. Ellerimi oksayarak beni yanma oturttu ve bir nane
sekeri verdi. Kiyafetlerimiz asagi yukari bir oldugu için en ziyade kink elim
ve sakalimla mesgul oluyordu.
Birbirimizi kaybettigimiz
yillarin tarihini, hastaha-neden çiktigim güne kadar kisaca anlattim ve öte
tarafi için kolumla müphem bir isaret yaptim. Bereket ki onun da daha ince
elemeye vakti yoktu. Gerçek bir teessürle gözleri sulanmaya baslarken bir is
sahibi, yahut kâtip, elinde kâgitlarla yanina geliyordu. Talât, yüzüne musallat
olmus bir sinegi kovar gibi elleriyle hareketler yapiyor, fakat öteki, sik
davranarak yakasini birakmiyordu. öyle ki kavga, yahut muameleyi bitirdigi
zaman heyecani geçmis ve soracagini unutmus bulunuyordu.
Talât'in çocuklari büyümüstü.
Büyük kizi bir mahkeme kâtibivle evli, ortanca kizi bir ilkmektep hocasina
nisanli idi. Büyük oglu Gümrükte memurdu; henüz yirmi
108
MISKINLER TEKKESİ
yasma gelmeden bir dul kadinla
evlenmisti, ötekiler, daha mektebe gidiyorlardi.
— Neyse agirligin büyük bir
kismim üstünden atmissin, dedim. Aci aci güldü:
— Nesini attik, dedi, büyügün
kocasini isinden kovdular. Alti aydan beri kan koca basimdalar. Oglan da asagi
yukari öyle. Ayliklarim ayin on besine kadar yerler; bohçalarini ve iki
çocuklanni alarak benim basima ek-sirler... Kovacagim, fakat çocuklara
dayanamiyorum. Ah, bilsen torun ne tatli sey... Vallahi insan, kendi
evlâtlarindan fazla seviyor onlan... Ortanca kiz evlenmek için benden para
bekliyor. Ötekilerin bogazlari, üst baslan vesa-ir masraflan... Kadin uzun
zamandan beri hasta, yani daha dogrusu kötürüm gibi bir sey... Çaresiz, ev
islerinden tekaüt ettik. Fakat buna ragmen iki çocuk daha çikardi... Anliyorsun
ya hali!
Iki Darülfünundan mezun memur,
yirmi küsur yillik hizmetine karsi aldigi parayi söyledigi zaman içime derin
bir hüzün çöktü. Fakat: «Senin anlayacagin dilenciden «mek» parmak farkli bir
«aylik» diye ilâve edince de gülmemek için kendimi zor tuttum. Zavalli adam,
benim siniftan bir dilencinin ne kazandigini bilmiyordu.
Tatil zili çalmisti. Daire
bosaliyor, fakat onun isi bir türlü bitmiyordu. Hâlâ elinde tomar tomar evrak
ile disari gidip geliyor, her çikista:
— Allah askina otur, diye
yalvanyordu.
Bu çikislarin uzunca süren bir
tanesinden istifade ederek odaciya acele isim oldugunu, yakinda tekrar
gelecegimi söyledim ve kaçtim.
Tekrar gelecegim yalandi.
Talât, hayatta tek arkadasimdi; fakat benim gibi bir adamla devlet memuru
arasinda arkadaslik tasavvur edilebilir miydi? ikinci bir
MISKlNLER TEKKESI
109
karsilasmada sirrimi söylemege
mecbur olacaktim. Su halde simdiden
izimi kaybetmek daha dogru olurdu.
Fakat aksi bir tesadüf sekiz
on gün sonra beni gene yakalatti, bu defa sokaktaydik. O, yanimda yürüyor,
tekrar kaçmamdan korkar gibi simsiki koluma yapisiyordu. Bir tramvay duraginda,
gene yalanci bir vaitle, kaçmak istedigim zaman razi olmadi, beni hemen hemen
zorla Sultanahmet Parki'nm agaçlan altina sürükledi. Aksam karanliginda yan
yana bir kanapeye oturduk. Yirtik çantasini ve aksam pazarindan aldigi ucuz
zerzevatlari önüne koyarak:
— Benim de hakkim yok mu?
Felekten bir yarim sa-atçik çalmaya benim de hakkim vok mu? dedi.
Derin bir sükûn ihtiyaciyle
gözlerini kapayarak basini arkaya birakiyor, elinin eristigi yerlerdeki otlari
kopararak kokluyordu. Kendi yorgunlugu ve istiraplariyle o kadar dolu ki bana
hiç bir sey sormayacagini hissediyor ve ferahliyordum. Biraz sonra âdeta kendi
kendine konusmaya basladi:
— Tekkelerin aptali vardir
ya... Iste ben de dairelerin aptaliyim. Vur abaliya... Zaten bütün dairelerde
böyledir. Bütün daire uyur; ayakta ise yarar bir tek adam vardir; belki de
yaradilisi icabi nasilsa islemeye baslamis bir zavalli adam... Bütün isi ona
yüklerler. Geçen pün gördün halimi... Yil on iki ay böyledir. Hep bana, hep
bana.
— Sen üstelik Darülfünun
mezunusun, dedim, daha iyi bir is bulabilirdin.
— Bulabilirdim. Fakat eseklik
ettim. Daha dogrusu vaktiyle ettigim esekligin devami... ilerlemek için
istanbul'dan çikmak lâzimdi. Fakat etrafimda, pasa döküntüsü gibi, bir alay
çocukla nasil yerinden kimildarsin?
— Sen ki o kadar becerikli bir
insansin ve dedigim gibi elinde iki tane kapi kadar Darülfünun sehadetname-
110
si var... Daha iyi bir is için
hiçbir yere basvurmadin mi? Gene aci aci gülmeye basladi:
— Yahu, su kilik kiyafetime
bir baksana... Bir gün-su kabuktan siynlabildim mi? is verecek adamlarda
hüsnüniyet tümen tümendir. Adama bir kere bakarlar ve kilik kiyafetine göre
paha biçerler: «Neyle geçinebilir bu adam!... Elli, yahut yüz elli, yahut iki
yüz elli..» Bana gelince, sen üniformayi yalniz asker mi giyer sanirsin? Yirmi
küsur yildan beri mümeyyiz elbisesi sirtima yapismis, âdeta derim olmustur...
ts verecek adamlar halime bakarlar; «mümeyyiz» derler... Eh gittigim yerde de
mümeyyiz olarak çalisacak olduktan sonra kendi yerimin suyu mu çikti?
— Peki senin nasil canla basla
çalistigini gören âmirlerin ayligini artirmayi düsünmüyorlar mi?
— Ne sebep var? Onlar pek iyi
bilirler ki gidecek yerim yoktur, on bes gün açikta kalip kafa tutmaya kudretim
yoktur. O halde neye para versinler, yahut va'det-sinler? Ben halde bir adami,
daha siki çalistirmak için kovmakla tehdit kâfi degil mi? Daha sikiya
gelirlerse dediklerini yaparlar da... Âmir, tüccar degildir ki çaliskan bir
adami kovmakla ne kaybedecegini düsünsün!.. Yapar mi yapar?
— Peki, seni sevmeleri lâzim
degil mi? Talât, gene güldü:
— Onu inkâr edersem nankörlük
olur. Severler; tipki sütlü inegi, yumurtali tavugu sevdikleri gibi.. Hepsinden
vazgeçtim; hiç olmazsa insanin izzet-i nefsine hürmet etseler... Muhakkak
farkinda olmussundur... Geçen gün senin yaninda yerin dibine geçtim.
— Farketmedim.
— Yok canim.
— Vallahi...
Talât, bir tereddüt geçirdi.
Mademki farketmemis-
tim. Sakliyabilirdi. Fakat bu
kadar açildiktan sonra bunu lâzumsuz gördü ve devam etti:
— Geçenlerde bir gün daireye
geldigim zaman masami bir tarafa çektiklerini, bir isçinin yanimdaki duvara bir
seyler çakmakla mesgul oldugunu gördüm. «Bu ne — » dedim. «Zil» dedi. «Zilin ne
isi var?» dedim. «Bilmem vallahi; müdür bey de öyle emretti» dedi. Bunu
isitince fitili aldim; dogru müdürün yanma: «Talât Efendi, dedi, seni her defa
odaci ile çagrilmak güç oluyor. Bir zil taktirdim, Iki defa çalindi mi anlarsin
ki sana ihtiyacim var. Gelirsin... Güzel fikir degil mi?» Müdür, marifetinden
memnun oluyor, ellerini ugusturuyordu. Teres, bunca yillik müdürdür; en basit
muameleye akli ermez; ikide-bir odaci ile çagirtarak akil sorar. Üstelik
gelenin gidenin yaninda da haslar... Hepsini sineye çekeriz... Odacidan bir
farkim onun zille benim odaci ile çaginlmamdan ibarettir. Onun da kalktigini
görünce tepem atti: «Aman beyefendi! istirham ederim. Demek bir zil çalarsa
odaci, iki çalarsa bendeniz.. Artik odaci menzilesine mi düstük?» diye
bagirdim. Keske yapmamaliymisim. Asagidan alarak yalvarsavdim bekli acirdi.
Fakat isyanim onu kizdirdi: «Benim böyle bir fikrim olamaz, hâsâ... Fakat
emirlerime de itiraz edilmemeli... isinize gelirse... dedi ve yazi yazmaya
basladi.
Bir sey söylemeden duruyordum.
Zille çaginlmak elbette isime gelmezdi, gelmezdi amma ne diyeceksin? Bir müddet
bekledikten sonra içimden: «Allah belâni versin deyyus» diye söylenerek disari
çiktim. Görüyorsun ya sokak dilencisinden farkim kalmadi.
Sesi degismisti. Agliyordu.
Karanlikta beni bunaltici bir
gamdir basti. Bu saçli, sakalli adami aglatan sey benim çöplükten çikmis parmak
kadar piçi aglatan seyin ayni... Beni artik aglatmiyorsa kaniksadigimdandir;
böyle maskara mizmizliklari
112
artik nefsime yediremedigim
içindir. Gene de zaman zaman tahta esyayi yiyen kurt gibi bir seyin derinden
derine bir yerlerimi kemirdigini duyarim. Yarabbi, hikmetine nasil akil
erdirmeli senin? Yaratir, yaratir saliverirsin. Anladik; fakat bu kurdu neye
içimize koyarsin?
Talât'tan sakladigim sirri
söylemek artik birçok cihetlerden vacip oluyordu. Agir agir:
— Gam yeme, dedim. Daha agin
var onun. Ben dilendim biliyor musun?
«Dileniyorum demege dilim
varmamisti. O, birdenbire sesini kesti. Kelimemde bir mürur-u zaman mazereti
anyarak: «Ne zaman? Süphesiz bozgun esnasinda» dedi. Kurumamis gözleri bana
simdi bambaska bakiyordu. Basimi egmeye, yüzümü saklamaya tenezzül etmeyerek
ben de ona baktim. Anladi:
— Vah kardesim, dedi.
Fakat, artik ellerini üstüme
sürmüyor; kucaklamaga hazirlandigi adamin tehlikeli bir hasahgi oldugunu
anlamis biri gibi dehsetler içinde kaliyordu.
— Arkadaslik artik bitmistir,
dedim, görüyorsun ya ben cüzzamliyim.
O, dalgin dalgin, saskin:
— Ne münasebet! Ne münasebet!
diye kekeliyordu. Yerimizden kalkarak kapiya dogru yürüdük. Benim halim ona
ilâç gibi tesir etmisti. Zilin sesi simdi ona bir musiki gibi geliyor
olmaliydi. Karanlikta ayrilacagimiz zaman ellerindeki kalabaligi bahane ederek
elimi sikmadi. Niyetindeki kötülügü sesindeki atesle saklamaya çalisarak:
— Muhakkak görüselim, dedi.
— Olur, haydi ugurlar olsun,
diye cevap verdim.
Evet, bu dakikada Talât'in
niyeti kötü idi. Fakat bilmem neden sinif gayretinin bizi pek uzun zaman
ayira-miyacagini hissediyordum. Nitekim de öyle oldu. Bir za-
MISKINLER TEKKESİ 113
man sonra gene birbirimizi aramaga
basladik. Yalniz, bir arada görülmeyi pek istemiyen âsiklar gibi tenha yerler
ariyorduk. Ben, ismail'in mektebe yazdirilmasinda oldugu gibi az çok yaldiza
muhtaç islerde onun devlet memuru nüfuzundan istifa ediyordum. O da evinde
yedigi suyuna tirit aksam yemeklerinin eksigini bazan bizde Mesule kalfanin
lezzetli dolmalariyle tamamliyor, pek sikistigi zamanlar utana sikila bizden
borç para bile aliyordu.
*
**
istanbul'da geçirdigimi
söyledigim ikinci buhran o aksam Sultanahmet Parki'nda sona ermisti. Vaktiyle
İncir haninda nafile bir ümitten canimi kurtardigim gece kendimi nasil
hafif buldum, sokagin açik havasini nasil kokladimsa bu gece de öyle
yapiyordum. Dilenirken hiç olmazsa beni zille çagirarak hakaret eden yoktu.
Bütün cesaretimi bulmustum. Isiklarin
yeni yanmaya basladigi, yorgun insanlann somun gibi sisen yüreklerle suraya,
buraya dagildigi bulanik saatlerde sokaklar bana uçsuz bucaksiz malikânelerim
gibi görünüyordu. Di-vanyolu'nu çikarken adimlarimi agirlastiriyor, halkin
niçin kendini tuttugunu bilen bir tivatro oyuncusu gibi çekilip kaçinmaktan
baska bir inceligi olmayan, eski tecrübe edilmis oyunuma yeniden basliyordum.
istanbul'da çalismaya karar
verisim iste böyle oldu.
O sene kis erken baslamisti.
Durmadan, rüzgâr esiyor, sokaklari barinilmaz hale getiren yagmurlar yagiyordu.
Arkasindan büyük karlar akin etti.
Böyle havalarda ben halde
fikaralar için en emin yer dairelerdir. Bunlarin kaloriferle isinanlari vardir;
F: 8
114
MİSKİNLER TEKKESt
kömür sobasi, yahut sadece
insan nefesiyle isinanlari vardir. Fakat kunduralari islanmamis olan için hepsi
ayni derece iyidir.
Buralarda kimse insana ne
aradigini sormaz. Herkes, kendi derdine düsmüstür. İs kovaliyanlardan ve
hattâ dairenin küçük memurlarindan çogu asagi yukari ben kiyafette olduklari
için dikkati çekmek tehlikesi yoktur. Ellerinde puldan, mühürden yüzleri
görünmez hale gelmis kâgitlarla kalem odalarina dalip çikanlar, kapilarda
beklesenler, kendi kendilerine konusarak dolasanlar, duvar diplerine, merdiven
basamaklarina çömelip birbirleriyle derilesenler...
Bunlar arasinda fazla sirnasip
beteldigi için kovulanlar olur. Aylarca bekledikten sonra, birdenbire
bagir-mava baslayanlar, bayilanlar olur. Fakat en ziyade yalvaranlar... Hem de
benim meslektaslardan hiçbirinin bulamayacagi kelimelerle, göz yaslariyle... Ve
galiba da en çabuk bunlarin isi çikar...
Yagisli, soguk kis günlerini
bu dairelerde geçirmek pek zevkime gidiyor ve yillardan beri insanlarla
kaybettigim yakinligi bana yeniden kazandiriyordu. Soba baslarinda islak
kundura ve pantolonlarini kurutan, soguk ve nezleden sismis yüzlerini atese
uzatarak dertlesen takir halli insanlarin halkasina ben de giriyorum. Tut ki
ben de burada takibedilecek bir muamelesi olanlardan biriyim. Yeri geldikçe ben
de konusuyorum. Bir çoklarina akil veya hiç degilse teselli verdigim oluyor.
Dikkat ve hürmetle dinlediklerini görmek yüregime tatli bir sicaklik veriyor.
Dedigim gibi buralarda herkes,
kendi derdinde oldugu için karsisindakinin de bir seyi olabilecegini çokluk
merak etmezler. Fakat soran olursa dalgin veyahut esrarli bir gülümseme ile
anlayamayacagi bir seyler mirildaniyorum. Bir hastam var da ilâcini mi
alamiyordum; yoksa
MISKINLER TEKKESI 115
ilâçtan daha mi zarurI bir
ihtiyaç? Karsimdaki, bunlari bilmiyor; fakat benden agir bir bedbahtlik sezerek
hayalinin zenginlik derecesine göre bundan bir masal çikararak bana yardim
ihtiyaciyle yaniyor. Bu çekingen bakislar, bu gögse gitmeye hazirlanan
tereddütlü el hareketleri de benim çok iyi tanidigim alâmetlerdir. Ona yardim
etmek için basimi çeviriyorum; sokakta aldiklarimla kiyas edilemeyecek kadar
büyük bir para avucuma sikisiyor. Onun zengin veya fakir olmasinin ehemmiyeti
yoktur. Hattâ ne kadar fakir olursa vergisi o kadar çok olacaktir. Bu onun o
dakikadaki kendi bedbahtliginin derecesine bagli bir meseledir; bir de benim o
dakikayi avlamakta gösterecegim incelige... Görülüyor ki ben, daireleri
fisebilillâh dolasiyor degilim ve kazancim bazen sokaktakinden de daha
büyüktür. Yalniz, buradaki çalisma tarzim bana sokaktakinden daha ahlâksiz görünüyor.
Sokaklardan daima gölge gibi sessiz dolastim. Burada konusmak mecburiyeti var.
Söyledigim kelimelerden açik bir mâna da çikmasa onlarla birtakim insanlari
aldatiyorum. Kendimi meselâ ilâcini alamayan bir hasta gibi göstermek —yalan
ufak ve zararsiz da olsa— bir nevi dolandiricilik degil midir?
Fakat, bunun üzerinde pek
fazla durmayarak kendimi teselli ediyorum:
— Evet, bunun bir ahlâksiz
oldugu muhakkak-•• Fakat madem ki bir dairedeyiz; o halde pek fazla ince eleme.
Bak etrafina... Merdivenleri kosa kosa çikan su geç kalmis memur da biraz sonra
efendisine vapuru kaçirdigini, yahut hastasina ilâç almaya gittigini
söylemeyecek mi? istanbul'da is isteyen bir memura tanidigi bir hekimin,
bulundugu yerin havasinin kendisine yaramadigina dair bir rapor va'dettigini
biraz evvel kulagimla isitmedim mi? Evet, pek ince elemeyecegiz. Sonra Allah
esirgesin, her sey zink diye durur.
116
Yolu biraz çaprasik olmakla
beraber bu dairenin en sevdiklerimden biri Ayasofya'daki Adliye binasiydi. Bir
zaman oraya memurlarinin bazilarindan daha intizam ile devam ettigimi
hatirlarim. O tarihte bina henüz yanmamisti. Fakat sofa ve odalardaki
sobalardan birer parmak genisligindeki tahta araliklarindan siçrayan ateslerle
son hazirliklarini yapiyordu.
Bu Adliye binasinda âdeta bir
küçük memleket içinde kaybolmus gibiyim. Yiprak pantolon paçalarindan sizan
çamurla, sokak haline gelen kalabalik koridorlarda dolasiyorum. Mahkeme
kapilarinin önünde avaz avaz isimler çagiriliyor. Kalabalik, yer yer
dalgalaniyor; sikisiyor. Kara cübbeleriyle bir acayip kus gibi aramizdan
süzülüp geçen avukatlara birtakim kimseler saldiriyorlar..
Direklerarasi'nda ramazan
gecesi piyasasina çikmis gibi her kapinin önünde ayri ayn duruyorum; dâvanin en
meraklisi ve en heyecanlisi nerede ise tahkik ederek oraya giriyor ve
dinleyiciler sirasinda kendi halinde birkaç kisinin arasina oturuyorum.
Türlü türlü alacak verecek
dâvalari; hirsizlik, dolandiricilik, bosanma dâvalari; her biri bir ayn hikâye
olan cinayet dâvalari... Kirli çamasirlar ortaya serilivor, birçok insanlar
bütün sakatlan, kusurlan ve sef aletleriyle önümüzde çmlçiplak soyunuyorlar...
Evet, her biri bir ayn hikâye olan dâvalann hemen hepsinin altinda para... Onu
hep baskasinin kesesinden, girtlagindan sökmek için sonu gelmez bir bogusma...
Bu muhakemelerin merakli
oldugu kadar da düsündürücü taraflari var. Birçoklarini dinlerken bizimkilerin
sokakta avuç açislarini ne kadar temi/, asI' ve namuslu buluyorum.
Bir gün, oldukça tuhaf bir
vaka oldu. Sofadaki büyük sobanin basinda birkaç fakir adamla beraberdim
MISKINLER TEKKESİ H7
Deminden beri merdiven basinda
bir avukat, kibar kiyafetli bir iri adam ve kürk mantolu bir ihtiyar kadinla
konusuyordu. Bir aralik, bunlarin hep bir arada döndüklerini ve bana
baktiklarini farkettim. Niçin «bize» degil de «bana?» Biz soba basinda dört,
belki de hattâ bes kisiyiz. Buna ragmen bakilanin ben oldugumu ve simdi
yüzlerini tekrar öte tarafa çevirdikleri halde benden bahsettiklerini, garip
bir sezinti ile, hissediyordum. Biraz sonra kibar kiyafetli dedigim erkegin
onlardan aynlarak bize dogru geldigini görünce bu korkum daha kuvvetlendi.
Kendine rasgele dolasan bir adam hali vermek için ellerini cebine sokuyor,
zaman zaman kuvvetle topuklarina basarak durakliyor, etrafimizda bir nevi çark
çevirerek agir agir yanimiza yaklasiyordu. Yüzünü simdi daha ivi görüyordum.
Kalpak gibi kivircik saçlari çil mi, çiçekbozugu mu oldugu anlasilamayan kirli
beneklerle dolu bir kirmizi yüzü, birbirine yakin iki yuvarlak gözün altinda
ördek gagasi biçiminde biraz çarpik bir burnu vardi. Cebinden çikardigi bir
sigarayi yakmak için sobaya egildi; ötekilere bakarak «Amma da soguk bugün»
dedi. Sonra maksat «ben» olusuma ?öre, esasen lüzumsuz olan bu ihtiyatlari
birdenbire birakarak: «Dâvaniz mi var sizin de?» diye sordu ve benden biraz
kendisiyle beraber gelmemi rica etti. Avukatla sisman adamin bizim agir agir
merdiven basina dogru yürüyüsümüzü seyrettiklerini görüyordum.
Neyse, biraz sonra maksat
anlasildi: Allah cümleyi kötü serrinden saklasinmis; kendisinin durup dururken
böyle biriyle basi belâya girmismis; dayakla kansik bir alisveris dâvasi...
Sayet bir âdi sahit, hakikati mahkeme huzurunda söylerse hak yerini bulacakmis.
Hâsili kibar adam, bana yalanci sahitlik teklifinde bulunuyor, bir hakikatin
tezahürüne hizmet serefiyle beraber bir miktar da para teklif ediyordu. Buna
benzer ufak tefek sahte-
118
MİSKİNLER TEKKESI
karliklari hiç yapmamis
degilim. Hele «Nur-i Irfan» mektebi kâtipligi devam edeydi bu iste az çok bir
ihtisas bile edinecektim. Fakat bugün, hiç bir mecburiyet yokken bu sekilde bir
adalet vazifesi yapmak bana agir geldi. Üstelik yalanci sahitligin türlü
tehlikeleri oldugunu da biliyordum. Neme lâzim, tatli asima aci karistirayim.
Ayip bir sey yapiyormus gibi sikilarak serefli hizmeti reddettim. Adam bende
ekmek olmadigini görünce zoraki nezaketini bir yüzük gibi, zetan yarasmayan,
çehresinden birdenbire atti; gözleri daha vahsi burnu daha çarpik «Hadi öyleyse
yoluna» dedi ve arkadaslarina dogru yürüdü. Beni bir kere de izmir'deki bir
gencin afyon kaçakçisina benzeterek benden afyon istedigini hatirliyorum.
Demek, halimde yalniz kaçakçiya degil yalanci sahide de benzer bir sey vardi ve
bu, herhalde çehremi sik sik mahkemede gören avukatin marifeti olacakti.
Dogrusu o günden sonra pek sevdigim Adliyeden bana bir ürküntü geldi ve
ziyaretlerimi seyreklestirerek baska daireleri dolasmaga basladim.
**
Subat .geldigi halde kis devam
ediyor, hattâ daha da siddetini artiriyor. Ben, artik sokak adami olmaktan
çikarak bir nevi sandalyesiz kalem efendisi oldum. Dairelerin birinden çikip
ötekine girerek hem isiniyor, hem sanatimi yapiyordum. Kazancim da oldukça
yolunda. Bu daire dilenciliginin benim için yeni bir ihtisas subesi açtigini
hissediyorum. Muvaffak olduguma, hattâ bu nevi isler için çorak gibi görünen
bir sahada kimsenin dikkatini çekmeden muvaffak olduguma <Iöre ustaligimi
kabul etmek lâzim. Ne yapiyorum? Bu, benim sirnmdir: daha dogrusu benim
kendimin de bilmedigim bir sirdir. Eserini nasil yaptigim hangi büyük sanatkâr
bize söyleyebilir? Sair dedeme sorulsaydi her gün hepimizin kul-
119
landigimiz bir sürü tatsiz
tuzsuz kelimelerden o ramazan mahyalarina benzeyen nur parlakliginda misralari
nasil çikardigini izah edebilir miydi? Tanrinin her büyük vergisi bir sirdir.
Bununla beraber dairelerde
benden çok usta sanatkârlara rastlamak her zaman mümkündür, Iste bir misali:
Bir gün, dairenin üst
kalindaydim. Üzerine oturdugum bir kalorifer borusunun tatli sicakligiyle
hafifçe kendimden geçmistim ki birdenbire bir acayip sarsinti ile yerimden
firladim. Ortalik allak bullakti. Bütün oda kapilan açilmis, merdivene dogru
itise kakisa bir kosusma oluyordu. Evvelâ, zelzele zannettim. Fakat degil.
Çünkü saçini ve kravatini düzelterek, gögsünü ilikleyerek zelzeleden kaçmak
âdet olmamistir. Nihayet, mesele anlasildi. Ankara'dan gelen vekil, daireye
ugramisti.
Onu sokaktan, hattâ belki de
otomobille daha uzaklardan kovalayanlarla yüzünü görmek için kalem odalarindan
firlayanlar, yukari kattan inenler asagi sofadaki toplanti salonu önünde
kucaklasiyorlar, bedevi topu denen vaziyette birbirlerine kenetleniyorlardi.
Öyle ki iki iri odaci, dirseklerini birbirine geçirerek, canlan pahasina karsi
koymasalar bu kalabalik, kapi kanatlan üzerinde bir dalga gibi çatlayacak ve
vekili görmek isteyenler alt alta, üstüste salonun ortasina firlayacaklar.
Vekil, dairedeki sube
müdürlerinden biriyle yalniz görüsmek istemis ve içeriye kimse sokulmamasmi
emretmisti. Bu müdürü tanirdim. Tanirdim dersem uzaktan tabiI. Uzun ve dimdik
vücudu, genis alni üstünde ortasi hafifçe açilmis kir saçlan, sakin ve agir
hareketleriyle kibar bir adama benzerdi. Arasira odasindan çikarak arkasinda
havlu ve sabun kutusu tasiyan bir odaci ile, ayakyoluna giderken ehemmiyetli
bir memleket isi
l
120
görmeye gidiyor gibi görünür
ve taniyan, tanimayan gay-riihtiyarI yana çekilerek kendisine yol açarlardi.
On dakika, yahut daha fazla
bir bekleyisten sonra toplanti salonunun kapisi açildi. Kalabalik, Vekil
çikiyor sanarak yeniden heyecanlandi. Fakat hayir! Los sofa üzerine birdenbire
açilan kapinin aydinlik çerçevesinde evvelâ davul gibi bir arka göründü. Bu
bahsettigim müdürdü; daha dogrusu müdürün bize dogru çevrilmis arkasi.
Anlasildigina göre Vekil, bir iltifat eseri olarak, onu kapiya kadar
getirmisti. O da tesekkür etmek için birdirbir oynamaga hazirlanir gibi bir
vaziyette öne egilmis, basini, kollarini öne sarkitmis, durmadan egilip
kalkiyordu. Geri geri yürürken ayagi kapi esigine takilarak sendeledi; bereket
versin odacilar, kalçalarina yapisarak düsmesine mâni oldular. Ben, bu
manzarayi bir merdiven basamagi üzerinde seyretmekteydim. Adamcagizin kendisine
bakan kalabaligi görünce fena halde bozulacagim samyordum. Fakat korktugum
olmadi. Çünkü bunun için kalabaligi görmek lâzimdi. Halbuki o, Sina daginda
Tanri ile konusmus Musa gibi nurlar içinde yürüyordu. Kendisine bakanlari
görmedi. Gözler kamasmis, agiz -ve burun delikleri bir ibadet istigraki ile
genislemis, hâlâ isitmekte devam ettigi güzel sözlere gülümseyerek agir agir
aramizdan geçti; kundurasinin burnunu bu sefer de kendi kapi esigine takarak
heykel vücuduyle, bir kere daha zipladiktan sonra odasina girdi.
Kendi kendime «hay Allah,
dedim, meger bizim tekkemiz de, pirimiz de burada imis.»
Çok kere böyle kelleli
kulakli, yüksek zatlarin sokakta yüksek sesle bizimkilere çikistiklarini
duyarim: «Utanmiyor musun dilenmeye be adam?»
O zaman istemeden dudaklarima
bir neseli gülümseme gelir ve yalmz kendimin isitebilecegim bir sesle sorarim:
121
«Efendim o mertebeye ermek
için acaba ne yapti?»
VI
Meslekteki tecrübelerimi
böylece tamamladiktan sonra bahara dogru tekrar sokaga çikmak beni âdeta bir bunaltidan
kurtariyordu: Ooooh, dünya varmis!
Fakat bizim kardesler için
istanbul, artik eski Is-tr-nb'il delildir. Çocuklugumda onlar açikça
yasarlardi. Tursucu gibi, kâgit helvaci ve mezar malci gibi onlar da bir nevi
crneftilar. Pek çoklarinin muayyen yerleri, ma-halle^ri müsterileri vardi.
Öteki esnaf pibi sokaklarda çekinmeden gezerler, bagirirlar, sarki, yahut ilâhi
sövle-verek açik açik sanatlarini yaparlardi. Simitçi gibi dilencinin sesinden
de rahatsiz olmak kimsenin aklindan geçmezdi. Hele ramazan gibi, muharrem ve üç
aylar gibi mübarek zamanlarda Anadolu'dan istanbul'a akinlar olur, sehrin
ötesinde, berisinde âdeta dilenci panayirlari kurulurdu.
Bunlarin en çok is yapanlari
degilse bile en göze görünenleri sakatlardi: Kolsuzlar, nvaksizlar, körler,
türlü bilinmez âfetlerin üfürüp sisirdigi; yahut dal gibi kuruttugu azalar;
korkunç surette patlamis gözler; etleri dökülmüs çene kemikleri balon gibi
girtlaklar; bir tarafi yasarken bir tarafi çürüyüp dagilmaya baslamis insanlar;
kazma ile ortalarindan ikiye bölünmüs, solucanlar gibi yerlerde kivranip
sürünen yarim adamlar; eczahane camekânlannda gördügümüz ceninlerden az daha
farkli çocuklar ve daha neler! Bunlar, sahipleri tarafindan sira sira
kaldirimlara dizilir; panayir çadirinda iki basli buzagiyi, sakalli baligi
görmege giren merakli kalabaligi onlarin da etrafim çevirir ve merhametten
ziyade bir seyir hakki olarak gönlünden kopani tenekeye atardi.
122
Aralarinda meydan oyunculari
gibi, sirf soytarilikla ve kendilerine mahsus bazi hünerlerle ekmeklerini
kazananlar da vardi. Bunlardan çocuklugumda tanidigim bir tanesini hâlâ
unutamam. Haciyatmaz adini verdikleri bu adam, kol ve bacaklan diplerinden
budanarak âdeta bir iri çomak haline gelmis bir sakalli dilenci, yahut
sanatkârdi. Yeni dogmus bir çocuk gibi bir abani kundaga sararlar ve her halde
aylikla tutulmus bir iri hamalin sirtina yükleyerek sokaga saliverirlerdi.
Haciyatmaz'in on bes, yirmi
günde bir mahallemize ugramasi kuklacinin yahut borazanli macuncunun ziyareti
gibi bir neseli vakaiydi. Çocuklar, günlerce evvelden para biriktirerek yolunu
beklerdik. Haciyatmaz'in hünerine gelince, kalabaligi etrafina toplanmis
gördügü zaman çevik bir bas hareketiyle sakalinin ucunu birdenbire agzina alir
ve suratim sekilden sekile sokarak bizi katila katila güldürürdü.
Sonra, sakalim birakarak gene
disleriyle hamalin çiplak basindaki bir uru" isirip adamcagizi bagirtmaga
baslar ve kahkahalarimizi iki misline çikarirdi. Bu yarim adam, boynunda asili
tenekeve yagmur gibi vagan onluklarla kim bilir kaç bütün adam, hattâ para
hatiri için sabahtan aksama kadar kafasindaki uru isirtmaya katlanan o insan
azmani hamal cesametinde kaç insan besibirligini besliyordu?
Sakatlardan sonra deliler ve
aptallar gelirdi. Halk, gerçekten bunlarin âsikivdi; abuk sabuk lâkirdilarinin
kim bilir nerelerden geldigini sanarak mâna çikarmaya ugrasir ve bu insanlari
korktugu kadar da severdi, istanbul sokaklarinda evliva dive baslarinda mum
yananlardan kim bilir kaçi bunlardandir!
Delilerden sonra da akillilar:
Dünyanin ve dünva varliklarinin hiçligine, bu varliklardan hiç birinin öte
tarafa tasinmasi kabil olmadigina, buna mukabil bedeli
MlSKINLER TEKKESI 123
hiç bir dünya faiziyle
ölçülmeyecek bir Tanri istikrazi tahviline sizi bir hatip gibi ikna eden
efendiden adamla:, ulemadan adamlar; güzel sesli musikisinaslar; goygoycular
gibi sirket, iskatçilar gibi topluluk halinde çalisanlar; hâsili istanbul'un
dörtte biri, hattâ belki daha fazlasi ..
*
**
Evet, benim çocuklugumun mesut
zamanlarinda bunlar açikta yasarlardi. Halk, rizka mâni olanin rizkini Allah
kesecegine inanir, kimse, bu manzaralardan sikâyet etmeyi aklindan geçirmezdi.
Fakat belediyeler ve sehri
güzellestirme cemiyetleri lâgimlari nasil balik sirti caddeler, katranli
yollar, parklar ve abideler altinda sakliyorsa dilencileri de istanbul'un sapa
sokaklarina, yangin arsalanna, yikik duvar kovuklarina saklamak yolunddirlar.
Memleketime döndügüm ilk
günlerde ortaligi bombos görerek dehsete düsmüstüm. Fakat pek az sonra meslek
adami gözüyle her seyin eski hamam, eski tas oldugunu gördüm. Yalniz, herkes
gibi benim meslektaslar da zamana uyarak kiyafet degistirmisler, yer
degistirmislerdi. Polisin gözünden kaçmak için hangi saatlerde, ne vaziyetlerle
kalabaligin arasina karismak lâzim geldigini biliyorlardi.
Arasira bir biçare acemi,
duvardan sokaga düsmüs bir kertenkele gibi, polisin eline geçtikçe birkaç
tanesinin ellerinde karamela kutulari, yahut birkaç ayakkabi bagi ile uzaktan
aciyarak baktiklarini görüyordum. Dilenci simsarlari gene eskisi gibi isliyor,
ucuz otobüslerle yakin Anadolu'dan istanbul'a artsiz, arasiz isçi tasiyordu.
Pek igrenç bir sakatligi olanlar, dedigim gibi, artik açikça gezemiyorlardi.
Eskiden zuhuri koluna çikar gibi, türlü acayip kiliga girenler simdi
giyinislerinde temiz
124
MİSKİNLER TEKKESt
pak ev efendilerini, ihtiyar
tekaütleri taklit ediyorlar, iki âlem arasindaki farki yavas yavas
kaldiriyorlardi.
Gene bizim zamanimizda kibar
insanlar arasinda bir mektupla dilenme usulü vardi: Meselâ damat, kayinba-baya,
her gün diz dize yasadigi bir arkadasi için mektup verirdi. Bu usulün simdi
bizimkiler arasinda da alip yürüdügünü görüyordum. Dilenci, bir gazino, yahut
vapurda gözüne kestirdigi birine, seyir yerinde çarsafli kadinlara name
sikistiran eski zampara gibi, bir mektup uzatiyor, geriye çekilerek utangaç ve
edepli bir sükût ile neticeyi bekliyordu. Hattâ tipki kibarlar âleminde oldugu
gibi buna ihtiyacin gerçekligini gösterecek sahte vesikalar baglayanlar vardi.
Sonra eskilerle yeniler
arasinda bir büyük fark daha belirmisti. Dilencilikle beraber yardimci bir
zenaat yapanlar günden güne çogaliyordu: Meselâ hizmetçi tellâlligi. Bunlann
arasinda en edepsiz simsarlari atlatanlar, en açikgöz hizmetçi idarecileriyle
bas kosanlar vardi. Dilenci tellâllar icigini, cicigim tanidiklari bazi
mahallelerde kapisindan hosnut olmayan hizmetçileri tahrik ediyorlar; gözleri
yeni açilmaya baslayan evlâtliklari koca vesaire vaatleriyle, damanna
giriyorlar ve onlara birer ikiser haftalik aralarla kapi degistirerek boyuna
tellaliye topluvorlardi.
Gene eskilerle yeniler
arasindaki bir tek fark da simdikilerin yeni maliye usullerini ögrenmis
olmalariydi. Paravi hirka dikisleri arasina dikmek, yahut kavanozla topraga
pömmek gibi eskilikler kalkmisti. Simdi, oma r çekinmeden bankalara girip
çikiyorlar, Defterdarlik satislarim takip ederek ucuz emlâk satin ahvorlardi.
Sonra parali fukaralar arasinda sarraflik da alip yürümüstü. Ay sonunu bir
türlü getiremeyen küçük memurlar arasinda peyledikleri müsterilere, saat, kol
düSmesi gibi esya karsiligi olarak borç para veriyorlar, mahalle ara-
MISKINLER TEKKESİ 125
lannda âdeta gezginci bir
Emniyet Sandigi vazifesi görüyorlardi.
Nihayet, yeni maliye
usullerinin ilerlemesi kibarlar âleminde oldugu gibi fukaralar arasinda da bazi
korkunç insanlar meydana getirmege baslamisti. Bunlar arasinda iki tanesini
tanidim ki âdeta tüylerimi ürpertir: istanbul ve Beyoglu'nun fakir sokaklarinda
pencerelerde kiralik oda ilânlari asilir. Bunlarin sahipleri çok kere fakir
insanlar, ihtiyar dul kadinlar vesairedir. Bazilari nizami bilmedikleri için,
bazilari buralara belediye ve polis ayagi basmadigini bildikleri için bu
ilânlara pul yapistinlmadigi çok olur. Söyledigim o iki korkunç fukaradan biri
ki tek gözlü, siracali çarpik boyunlu bir ufak ihtiyardi, bir yandan kapi kapi
dilenirken bir yandan pulsuz ilânlari, o tek gözüyle görür ve bunlari haber
vererek ikramiye alirdi.
ikincisi pulsuz ilân
muhbirinden de daha cekinile-cek bir adamdi. Zamanimizda «haci» modasi kalkmis
olmakla beraber nedense onu haci diye çagirirlardi. Fakat o, ne haciydi
yarabbi! Kemik hastaligindan vücudu, iskambil kâgidi gibi tam ortasindan ikiye
bükülmüs genç bir adam. Sokakta iki eline taktigi takunyalara dayanarak dört
ayak yürür ve arasira kaldirim kenarlannda kuyruk sokumu üzerine oturdugu
zaman, kisilmis kollar ve ayaklariyla çöplükte bir siçan ölüsü manzarasi
alirdi. Ancak bu elli, ayakli mikropta boncuk gibi iki mavi gözbebegi ile akrep
kuyrugu biçiminde tükürükle kivrilmis iki ince çapkin biyigi vardi ki hiç iyi
bir sey söylemezdi.
Bu hacinin zenaati; dilendigi
yerlerde herhangi kadin veva kizin hanei erkekle bir dalaveresi bulundugunu
gözleyip tahkik etmekti. Sonra, o kadin veya kizlarin sokakta yollarini
bekleyerek, hattâ bazen de evlerinin kapilarim çalarak boncuk gözlerinde ve
igrenç biyiginda bir gülümseme ile duaya baslardi: «Allah sevgiliniz, me-
126
selâü Ahmet Beyi bagislasin,
Allah ikinizi de düsman serrinden esirgesin.» Biçare kadin veya kizlar bu dua
karsisinda bayginliklar geçirirler; bazilari sinirlenmeye kalkacak olursa
Haci'nin da sesi derece derece yükselmeye baslar. Onun bir inceligi de
müsterilerinin fazla atak ve pervasiz olanlarini ürkek ve mazlum olanlardan ve
hele sakaya gelmez bir baba veya kocasi bulunanlardan gayet iyi
ayirdedebilmesidir. O halde ne yapilacak? Yapilacak seylerin en iyisi mikrobu
söyle ayak altinda eziverip kaldirim tasma sivamaktir, amma tabiI bu,
yapilamaz. Böylece Haci, bu kadincagizlari haraca baglar ve canlarina tak deyip
illallah diye bagiracaklari güne kadar durmadan sizdirirdi. Artik çorapçi,
sinemaci için biriktirdikleri para mi olur; baba veya kocalanndan asirdiklari
para mi olur; yoksa igne küpe gibi ayniyat mi olur; Haci, bunlari utana sikila
alir ve dua eder: «Allah, Ahmet, yahut Mehmet Beye uzun ömürler versin; siz
fukaranizi korudukça Allah da sizi kem gözden korur.»
VII
Pulsuz ilân hafiyesi dilenci
gibi ve bu Haci gibi cemiyetin daha yüksek tabakalarina birakilmak lâzim gelen
kibar islere burnunu sokanlar bir yana atilirsa ben, ötekilerin hepsini hos
görmege çoktan alismisimdir. Her biri bir yol tutturmus, gidiyor. Sikâyet
bostur; bedbinlik nafiledir. Hepsine kader deyip geçmek en dogrusudur. Bu,
böyle gelmis, böyle gidecektir.
Yalniz, nasirlanmis yüregimi
arasira sizlatir gibi olan bir sey var ki çocuklardir ve bu, hiç süphesiz bana
ismail'in yadigâridir. Yumurcagin bana geçirttigi sitmalar çocuk milletine
karsi yüregimde böyle bir çürük damar birakmistir.
MISKINLER TEKKESİ 127
Çocuklar! Daha evvel de
anlattigim gibi benim zamanimda çocuklarin en makbulleri görünür bir sakatligi
olanlardi. Bunlar, orasindan, burasindan delinip desilmis, yahut kopmus
vücutlariyle, hirdavatçi esyasi gibi, kaldirimlara serildikleri zaman
uyandirdiklari merhamet ve getirdikleri para büyüktü.
Simsarlarin böylelerini
Anadolu'da ailelerinden satin almaya çiktiklari, hattâ bazilarinin küçükken
gözlerini çikardiklari, vücutlarinin bir zararsiz azasini kopardiklari
söylenirdi.
Zamanimizda istanbul'un büyük
caddelerinde böyle-lerine pek rastgelinmez olmustur. Simdi, moda ,daha ziyade
kivrak ve sevimli çocuklardadir. Sahipleri onlan tertemiz önlükler, islemeli
beyaz yakalar, boyali potinlerle küçük mektep çocuklari kiyafetine sokuyorlar;
vapur, istasyon, gazino gibi yerlerde kalabaligin arasina salivererek kenardan
neticeyi seyrediyorlar. Küçük eliyle size seker ikram eden, gülümseyerek
yakaniza çiçek ignelemeye ugrasan sipsirin bir çocuk! Ona verilecek para
vücudundan irinler akan, ayaklan, diz kapagindan kopmus canli çirkefe atilan
paradan elbette büyük olacaktir.
Bunlara bizim âlemin sayilan
pek de çok olmayan küçük sehzadeleri demek lâzimdir, ötekiler, yani asil büyük
kalabalik caddelerde, hatirli ikinci sokaklarda pek görünmez. Görünse de tebdil
kiyafetindedir. Kime yapisacagini bilir; kuskulandigi zaman elindeki iki eski
ga-zetevi sallayarak «piyangoyu yaziyor» diye bagirmaya baslayacak kadar
nizamlan ögrenmistir. Onu yakalamak elle kus tutmak kadar güçtür. Arasira bir
tramvayin arkasina yapismis giderken, yahut bir durak, bir iskele kalabaligi
arasinda oyulpanirken sikisip yakalandigi da olur. Fakat bu, pek o kadar
korkulacak bir sey degildir. Polis amca, onu parmaklariyle kulaginin memesinden
yakalayarak bir müddet aglata bagirta götürür. Ancak,
128
MISKINLER TEKKESİ
ne zamana kadar, nereye kadar
ve hele kime teslim etmek için? Polis amca, bunu kestirebilse kolay. Fakat
kendisi de bilmiyor. Bir zaman gittikten sonra karsi kaldirimda bir ahbap,
yahut ucuz bir balik isportasi görür; duraklar, çocugun yüzünün pek salya,
sümüge batmamis bir tarafim arayarak... iki samar atar ve saliverir; devlet
takibinin durmadigini anlatmak için de kunduralarinin nalçali pençeleriyle; birkaç
kere oldugu yerde tepinir: «Azat buzat, cennet kapisinda gözet!» Ondan sonra
biraz evvel tuttugu kulak memesinden parmaklarinda kalmis kiri pantolonuna
silerek yoluna gider.
Ne söylüyordum? Evet .. Büyük
kalabalik, caddelerde pek görünmez olmustur. Onlarin yeri Belediye ve polis
ugragi olmayan iç mahalleler, yangin yerleri, medrese, kisla, kale artigi büyük
viranelerdir. Tâ sehir kapilari disina kadar... Çok kere sürü, daha dogrusu
sopalar, taslar temel çivileriyle silâhli çeteler halinde gezerler. Bazi
nereden indigi anlasilmayan serçe sürüleri gibi büyük bir dörtyol agzina
birdenbire akin ettikleri de olur. Fakat süpheli bir koku aldilar mi gene öyle
hep birden havalanirlar.
Onlardan bazilarini yalniz
yakalamak isterseniz avaz pasanin kol gezdigi gece yarilarindan birine dogru
büyük ve küçük sokaklarda siz de söyle bir kol gezmeyi göze alacaksiniz.
Rüzgâr ve yagmura karsi
oldukça muhafazali bir sokak kösesi, içerlek bir kapi, yahut kenara çekilmis
bir araba altinda bir karalti, büyücek bir kümbet gördügüm zaman bilirim ki tâ
kendisidir. Çünkü artik Belediye, sokaklarda köpek ve bu heybette süprüntü
yigini birakamayacak kadar ileridir masallah... Yaklasirim; bastonuma
dayanarak, güçlükle dizlerimi bükerek yanina cömelirim. Bir degil de iki, üç
tane iseler, sepette kedi yavrulari gibi, birbirine sokularak topak
olmuslardir.
MISKINLER TEKKESİ 129
Garibi su ki yalniz yatanlarin
pek küçüklerini ismail'in küçüklük haline benzetirim. Zaten karanlikta böyle
bü-züldükleri ve öksürdükleri zaman hangisi hangisine benzemez piçlerin?
ismail, Tamasalik'taki evde hastalanip sayikladigi, yahut derslerine çalisirken
rahatsiz bir vaziyette uyuyakaldigi, horladigi zaman tipki böyle yanma
çömelirdim. Bunlardan birinin üstüne egilirken hafif bir hareket yapsam
ismail'in uyanacagim, onun kizil benekli gözlerinin açilacagini sanarak
ürperirdim. Dedim ya bu oglan, beni sakat birakti.
Böyle yalniz yatanlardan kaç
tanesini, hele karli gecelerde, alip evime götürmeyi kaç defa düsünmüsümdür.
Fakat basima yeni bir ismail belâsi sarmaktan ürkerim. Ben, daha onun
sersemligini üstümden atabilmis degilim.
Çömelmekten kesilmis dizlerimi
zorla dogrultarak kalkarim. Nedir bu yüregimi agir a&ir kemiren kurt? Bir
suç mu isledim acaba? Fakat dedikleri gibi bir Allah varsa ve gene dedikleri
gibi bazi kullarindan hesap sormak onun âdetlerindense cevabim hazirdir: «Bu
sakat dilenciye gelinceye kadar çalinacak baska kapilar vardir büyük
saltanatlim... önünde kral kiyafetiyle kapicilar bekleyen kapilar, önünde
tüfekli jandarmalar bekleyen kapilar ve daha niceleri, niceleri.»
**
Bazen ukalaligim tutarak bir
mesele gibi düsünürüm: Bunlar çogaliyorlar, korkunç bir surette çogaliyor-lar.
Herde daha çogalinca ve sayilan keten ballikli dadilarin çektigi arabalarda
çocuk bahçelerine giden çocuklarin sayisim kat kat astikça nasil bir istanbul
görecegiz? Fakat sonradan gene düsünürüm ki böyle bir gün gelemez; gelmesi
mümkün olaydi çoktan gelirdi. Hasaratin dogusu gibi ölümleri de sürü iledir.
Hele böyle
F: 9
130
MISKINLER TEKKESİ
soguk gecelerde Azrail amcanin
tirpani durmadan isliyor. Sonra da, efendime söyleyeyim, bu sürüler mutlaka
dilenci yetistirmezler.
Bunlar, büyük cemiyetin birer
deposu, bir nevi açik hava mektebidirler, içlerinde ne zekâlar, ne dizginsiz
cüretler ve hirslar kaynasir. Bir ormanda gibi kuvvetli; durmadan zayifi,
çürügü yiyor. Serseri çocugu göz göre silâhla öldüren asilir. Buna hiç süphe
yok. Kanun kanun, adalet adalettir. Fakat dövülen çocuk, iskence edilen çocuk
için polis ve mahkeme defterlerinin tertemiz olacagini saninm. Böylece kalbur
üstünde, yani sag kalanlar en zekiler, en kuvvetli ve gözü pek olanlardir.
Bazi sürülerin ansizin bir
bostana akin etmelerini, bahçe duvarlarini asarak yemis agaçlanna
tirmanmalarini görürüm; uçlanna kursunlu balik ignesi takili bir nevi oltalarla
balkonlardan nasil çamasir avladiklarini gülümseyerek seyrederim. Bu
mekteplerde zarlar ve iskambillerle kumar oynamak, biçak atmak ve daha ona göre
neler, neler ögrenilmez. Yalniz büyük cemiyetlerin ahlâk, merhamet, vefa
üzerine düzülmüs ve tesirleri bazen ölüm dösegine kadar süren masallari
müstesna...
Yagisli gecelerde kapi esigine
basini koyarak uyumus çocuk; gürültü yaparsam uyanarak ismail'in gözleriyle
bana bakacagini zannettigim çocuk! iki buçuk sene sonra sokakta rastlayacagim
kelepçeli hirsizin, peynir sardigim gazetede resmini görecegim tig gibi katil
güzelinin o olmadigindan hiç bir zaman emin olamayacagim. O kadar da çabuk
yetisirler biçareler!
Hâsili, bu sürülerin fazla
çogalmasindan korkmamak lâzimdir. Bir kismi durmadan kalir; bir kismi baska
mesleklere geçer; kasa hirsizi, yankesici, kalpazan, manitaci vesaire olur.
Yildizi parlak olan son bir kismi da büyük cemiyette serefli vazifeler alirlar.
MlSKINLER TEKKESİ 131
VIII
Neresinde kalmistim masalimin?
Ne vakit bu yumurcaklarin lâkirdisi geçse zaten perisan olan hafizam böyle
büsbütün darmadagin olur. Evet ilkbahara dogru dairelerden sokaga çikisimi
söylüyordum. Bahar, istanbul'da ölümlerin çogaldigi mevsimdir. Kisi bin
zorlukla çikaran hastalar ve ihtiyarlardan birçogu baharda pes ederler. Etrafta
her sey uyanir ve yeniden yasamaya hazirlanirken ölmek, muhakkak ki çok acidir.
Fakat bunun bir ufak teselli tarafi da vardir: Cenaze yalniz kalmaz. Bir ilkbahar
öglesinin ilik günesinde, keskinlesmis çayir, kekik ve servi kokulan arasinda
dostlar elbette daha derin bir vefa ile insani mezarina götürürler.
Baharda öyle günler vardir ki
büyük mezarliklar âdeta —yemisçileri, çalgicilari ve salincaklari eksik— seyir
yerleri halini alir.
En yipranmis kalbin, aska
kadar bütün eski heyecan ve heveslerini yeniden bulmaya basladigi bir ma) is
gününde zavalli bir dostu —insanin kendi kemiklerini kemiriyor gibi bir ses
çikaran hinzir bir testere gicirtisi içinde topraga sokarken— kendinin henüz
yasadigini, biraz sonra Eyüp kebapçisinda kebap yiyecegini hissetmek ne ruhanI
bir zevktir. Hele bir iki de güzel sesli hafiz yanik yanik Kur'an okumaya
baslayinca akacak gözyasinin tadi baska hiç bir seyde bulunmaz. Cemaat arasinda
kir havasi almaga çikan hastalar, minimini torunlarini Hidrelleze götürür gibi,
giydirip kusatarak yanlarina alan bastonlu büyük babalar bile eksik olmaz.
Baharda mezarlik, bizim
meslektaslar için de pek hararetli bir pazar yeridir. Eskiden iskatçilar dive
tehlikeli bir rakibimiz vardi. Bunlar, muayyen mezarliklarin gediklileri
idiler. Aralarina yabanci sokmaktan hoslanmazlar, süpheli birini cemaat arasina
karismis görür-
132
lerse tasla, hattâ yerine göre
sopa ile mezarlik disina kadar kovalarlardi.
Iskatçilar, memuriyetlerin ve
maas zarhlannm büyüklere sirnasmak ve asilmakla alinacagim sanan bazi küçük
memurlara benzeyen adamcagizlardi. Daha mezar yanmyamalak örtülüp asirlerin
arkasi alinmadan ölü sahiplerinin etrafini sararak çekistirmege baslarlar ve biçareleri
mezarliktan dar kaçirirlardi. Mezar basindan ayrilmamak için kilitlenmis
çeneler, bembeyaz gözlerle dost israrlarina karsi koyan bu biçarelerin —bir an
hücumuna ugramis gibi— çukurlara basarak, taslardan atlayarak canlanni
kurtardiklari çok görülürdü. Hattâ bütün dünva mallarini gözlerinden
çikardiklarina hulûs ile inandiklari, bütün insanligi kardes gibi gögüslerine
basmak ihtiyacini duyduklari bu ilâhI dakikada kendilerini tutamayip iskatçiya
dayak atanlar bile olurdu.
Yeni belediyenin simdi mum
edip samdana diktigi dilenciler arasinda bu iskatçilari da unutmamak lâzimdir.
Belediye, onlari yeni mezarin mümkün oldugu kadar uzaginda bir yere, sayet
varsa bir duvar dibine eteklerini toplayip toplu olarak çömelmeye zorluyor;
vakti gelince çantali bir memur yanlarina yaklasarak, mal sandiklarinin tekaüt
üç ayliklarim dagitir gibi, sira ile ellerine üçer, beser kurus veriyor.
Ben, burada da kiyafetim,
çehrem ve hiç kimseden hiç bir sey kabul etmemege azmetmis yalniz ve mahzun
durusumla bir muamma gibiyim, ölünün bir uzak ve fakir akrabasi mi? Zaman zaman
iyiligini görmüs bir eski emektar veya mektep arkadasi mi? Herkesten kaçip
saklanmak ister gibi bir halim var. Fakat nereye baksaniz mutlaka
görüyorsunuz... Görünmemege ugrasiyor gibi yaparak görünmek, hiç bir sey
istemeksizin istemek... Büyük cemiyette tutunanlardan, büyük mevkilere yük-
MlSKlNLER TEKKESI 133
selenlerden bir kisminin
sirlarini bunda aramak acaba dogru olmayacak midir?
Bu vaziyette dururken yumusak
topraklarda ayak sesi isitilmemis bir gölgenin sessizce omuz basimda
belirdigini farkederdim; titrek bir el uzanir; bir türbeye birakilan mum gibi
âdeta çekingen bir hürmetle avucu-ma büyücek bir para birakir.
**
Bununla beraber benim
mezarliklari sevisim yalniz kâr düsüncesiyle degildir. Daireler gibi onlar da
benim için bri kazanç yeri olmaktan ziyade bir mektep olmuslardir.
Bizim güzel kalpli eski
sairlerimize ne ruhanI ilhamlari vardir mezarliklarin!... Gerçekten de öyledir.
Bir ölünün arkasindan agir agir yürüyen insan, ne kadar vakarli ve derin
düsüncelidir. Yol devam ederken bütün hirs ve tamahlardan çirilçiplak soyunur;
dünya nimetlerini gözden çikardigi için —memlekete yeni gelmis bizim bazi
muhacirler gibi— bos bir fiçi içinde oturan, Yunan hakimi Diyojen'e benzeyen
bir adam olur.
Bu sairlerden beyitler aklima
geliyor: «Dehrin ne safa var acep sIm-ü zerinde, İnsan birakir hepsini
hIn-i seferinde»
Evet, netice bu olduktan sonra
nedir, sim-ü zer; nedir rütbe, nisan, hamam, han, apartman?
Nafile didisip bogusmalar,
kinler neye yariyor? Bu kadar yüzsüzlük, arsizlik, hayasizlik ne için? Hele bir
yigin hiçler ugruna birbirini kirip incitmek niçin? Hasili, kâh bir alaturka
tekbire, kâh bir alafranga mizikanin ahengine uyarak önde sallana sallana
gidenin halini ibretle düsününce insanin sirtinda esi varsa çikarip yola öyle
devam edecegi gelir.
Fakat, beim gibi bu isi bir
parça da ticaret haline
134
MISKINLER TEKKESİ
getirenler, zaman ile tekbir
ve mizika sesine az çok ka-niksayanlar için meselenin baska taraflari da
vardir: Güzel kalpli sairin zannettigi gibi ölümle her sey bitiyor ve bir
zavalli ölünün kemikleriyle geçinenler yalmz mezarligin börtlü böcekleri oluyor
degildir. Arkadaki cemaat arasinda bu adamcagizin biraktigi parayi yiyecek1 er
vardir; içinde öldügü yatakta yatacaklar, ayr-kiarindan çikmis çorabi
giyecekler vardir. Ben, kendim bile elimde bir ölünün yadigân olan eski kiraz
bastonumla bu böceklerden biri degil miyim? Hem hepsi bu kadarla da kalmiyor.
Ölen bir memur ise, onun biraktigi sandalyeve oturmak için, bu cemaat arasinda
birbiriyle bogusacaklar vardir. Bir fakir eskici ise biraktigi zembille ve
müsterilerle yillar yili geçinecek olanlar vardir. Henüz yetisme çaginda nur
yüzlü bir kizcagiz birakmissa onu bastan çikaracaklar ve bir tükenmez sermaye
gibi gene yillar yili elden ele, kucaktan kucaga dolastiracaklar vardir. Hattâ
daha ilerisini düsünmek de mümkün... Adim, sanini bilmeden arkasindan yürüdügüm
su adamcagizdan kalma fikirleri —kitaplarda ve kürsülerde hamam kubbeleri gibi
birbirlerine tekrar ederek— kaç yil onlarla yasayacak kaç kisi bulundugunu
biliyor muvuro?
Merkezefendi'ye götürdügüm
cenazelerden birini va-sarken de tesadüfen tanimistim. Kiligi, kiyafeti benden
pek farkli olmayan ufak tefek, seyrek sakalli bir adamdi. Eskimis paltosu,
yorgun kunduralari üzerinde kisal-mis pantolonu ile pazarda ucuz zerzevat
ararken tesadüf ederdim. Gösterissiz ve sessiz bir insan oldugu için esnaf, onu
«baba» diye çagirir ve bazilari hattâ hakaret ederdi. Fakat buna mukabil de bu
fakir adama bazi çok ivi giyinmis adamlann lüzumundan fazla hürmet
gösterdiklerini, kendisi paltosunun yamali yerlerini elleriyle saklamaya
çalisirken ötekilerin, önlerini ilikleyerek elini öpmeye çalistiklarini
görürdüm. Biraz evvel zerzevatçinin
MSKlNLER TEKKESİ 135
hakaretine karsi korkak korkak
gözlerini kirpistiran bu ihtiyar —birkaçim bahsettigim cenazedeki cemaat
arasinda da tanidim— o kibar adamlarla konusurken birdenbire degisir, ufak bir
ispenç horozu gururuyle basini kaldirarak bir acayip emniyetle söz söyler ve
gülerdi.
Bir gün, gene çarsida bu
adamin son zamanin en büyük bestekârlarindan biri oldugunu ögrenmistim. Hangi
sarki veya büyük besteleri besteledigini bilmiyordum. Kaç defa aksam
vakitlerinde bir çalgili gazinonun açik kapilarindan bir sarkici kizin —kadeh,
tabak gürültüleri ve el sakirtilari arasinda— sarki söyledigini isit-timse bu
biçareyi hatirlamis ve kendi kendime sormusumdur: «Belki de ucuz aksam pazari
zerzevatçilarindan hakaret görmüs olan o fakir kiyafetli adamindir. Bu biçare
ölüden kalmis ses kaç insani yasatiyor! Kim bilir gecede kaç lira alan bu pullu
entarili kizi onun etrafinda udlar, kemanlar, darbukalarla dövünen çalgicilar;
ellerinde donanmis tepsilerle kosusan beyaz önlüklü garsonlari; kösesindeki
masasinda vergi hesabi yapan gazino sahibini, vergiyi alacak devleti; su
pencerelerin karsisindaki masada bu sarkiyi dinlerken çehresine düsen hüzün ve
mânanin güzelligiyle karsisinda raki içen zengin hovardayi kendine âsik eden
kadini ve daha bilmedigimiz ne insanlari...»
ölü, bazen ne tükenmez
hazinedir Yarabbi!
**
Evet, insanin bir cenaze
arkasinda yürüdügü zaman, dünya hirslarindan en temizlendigi zamandir. Fakat,
yol uzun sürerse bu çok temiz seyin ötesine, berisine kurt düsmege basladigim
çok gördüm. Hele geride kalanlarla nasil geçineceklerim düsünmek için çok vakit
birakmamis küçük adam cenazeleri arkasinda...
Bu fikir, bana bövle birinin
cenazesinde musallat olmus ve bir daha yakami birakmamistir. Cami meydani
136
mahser gibiydi o gün. Musalla
taslarindan birinde kiymetli Acem sallarina sarilmis bir tabut, ötekinde bir
küçük adam cenazesi yatiyordu. Caddeyi dolduran otomobiller .otobüsler
birdenbire harekete gelerek salliyi yetisilmez bir süratle kapip götürdükleri
için ben, çaresiz ötekiyle basbasa kaldim. Basbasa diyorum. Çünkü büyük
kalabalik çekilince biz ikinci tabutun etrafmda kalan bes, on kisi ile âdeta
yalniz görünüyorduk. Mezarlik, pek uzak degildi. Fakat yayan gittigimiz için
birkaç yerde, usul hilâfina tabutu duvar yikintisi falan gibi yüksekçe bir yere
birakarak soluk almaya mecbur olduk.
Bu, bir esnaf cenazesiydi.
Etraftan kulagima geldigine göre ufak bir mahalle arasi bakkali. Avci
elbi^eleii giymis, kasketli ve çizmeli bir genç adam, bogazi beyaz bir tülbetle
bagli zayif bir ihtiyari kolundan tutuyordu. Birinin «kirk yasinda bir ogul
kaybetmek kolay degil» demesinden anlasildigina göre cenazenin en hatirli
çehresi bugünlük bir ihtiyardi. Yüzünde teessürden ziyade önündeki bir uçuruma
bakanlar gibi bir saskinlik görünüyordu. Durdugumuz zaman bizimle yere
çömelerek dinleniyor, sonra, parkta mehtap sefasina çikmis âsiklarin yaptiklari
gibi bir kolunu belinden geçirerek kendisini tutan genç adamin kolunda bastigi
veri görmeden adim adim sürükleniyordu, tste bu kendini tamamiyle baska bir
insanin iradesine birakmis külçe halinde ihtiyarin birdenbire silkelendigini,
kendisini düsüyor sanarak daha kuvvetle yakalamaga ugrasan avci elbiseli adamin
kollarindan kurtulmak için âdeta çabaladigini fark ettim, öteki, tekrar eski
vaziyete dönmek istedi. Fakat ihtiyara garip bir canlilik gelmisti. Yarasina
dokunulmak istenen bir at gibi titizleniyor, kisa ve sert silkinislerle onun
kendine artik el sürmesine mâni oluyordu.
Kimsenin dikkat etmedi«i bu
hareket banr mânalarla dolu göründü. Bunun bir isyan ve nefret hareketi
MISKINLER TEKKESI 137
olduguna süphe yoktu. Kirk
yasinda bir ölünün babasi olmasindan baska bir sey bilmedigim bu ihtiyarda,
kendisini âdeta kucaginda tasiyan bu genç adama karsi birdenbire içinden ne
geçmisti? Ortada baska bir sebep görünmeyisine göre bunu yol boyunca yavas
yavas saskinligindan kurtulan ihtiyara musallat olmus bir düsünce ile izah
etmek lâzim geliyordu. Evet ona bu düsmanca hareketi yaptiran sey .ancak saskin
kafacigmda önceden bir ufak aydinlik gibi uyanarak sonradan bir yangin haline
gelmis bir düsünce olabilirdi.
Kimseden bir sey ögrenmek
imkâni olmadigi için zihnimde söyle bir hikâye tasavvur ettim. Bu adam, gelini
ve torunlariyle beraber oglunun yaninda bariniyordu. Bu nevi ailelerde baba
hatin diye bir sey kalmisti. Bakkal ogul, kirk yasina ragmen babasini hâlâ
çocuk gibi sayiyor, karisina ve çocuklarina da öyle yaptiriyordu. Kalin
ensesiyle toparlak yüzü, gençlik ve sihhat kadar da hayvanlik ve sarhosluktan
kizarmis bu avci elbiseli adam, gelinin ne idügü belirsiz serseri kardesiydi.
Karabatak gibi bir batip bir
çikan, ne is gördügünü kimse bilmeyen, kâh hapse girdigi, kâh kötü kadinlarla
para yedigi ögrenilen bu kayinbiradere bakkal, yasadigi müddetçe yüz
vermemistir. Fakat simdi ölümün kokusunu alan bu adam, Çatalca, yahut
Gemlik'ten çikageli-yor; evin perisanligindan istifade edreek dizginleri ele
aliyor .Bugün cenaze alayinda ihtiyar babayi âdeta kucaginda tasimaktadir;
fakat yarin kizkardesiyle kendini çocuklara vasI tayin ettirmeyi ve artik
dayanacak veri kalmayan babayi sokaga atmayi konusacaktir; kim bilir kaç yilda
meydana çikmis zavalli bakkal dükkânini ca-bun ve pirinç çuvallariyle, tavana
asilmis süpürgeleriyle kim bilir kaç pimde vutmava çalisacaktir ve yutacaktir.
Dedigim gibi önümüzdeki iki
adamin haline bakarak bu, benim kendimden uydurdugum bir masaldir. Fakat
138
bu küçük cenazeler arkasindaki
düsüncelerin buna pek uzak seyler olmadigim çok iyi bilirim. Sevdigimiz insanin
atesiyle yanip tutusan melek gibi oldugumuz dakikalar az degildir. Fakat bu
meleklikte sebata bizim cinsimizin fazla tahammülü yoktur. Yüregimizdeki bir
tutam atesimizi yakip tükettikten sonra birtakim asagilik düsünceler, geceleyin
mezarliklarda dolasan sirtlan gibi yavas yavas zihnimize sokulmaya baslarlar;
kafamizi silkeleriz; kaçar gibi olurlar; sonra, gene gelirler; etlerimizi
kemirirler. Hele yukarida da söyledigim gibi, arkada-kileri bir ufak bekleme
zamani bile veremeyecek derecede darda birakmis küçük ölülerin cemaatleri
arasinda öyle seyler kulagima çalinmistir ki bana dehset vermistir.
Çocukluktan kalma bir hâtiram
vardir. Ben dogmadan çok evvel çirak çikarilmis bir Çerkez kalfamiz, kizini bir
binbasiya vermisti. Günün birinde bu binbasi öldü. Büyükannem bizi yanina
alarak çok uzakta olmayan cenaze evine götürdü, ihtiyar kalfa da, binbasinin
karisi olan kizilla bizi görünce bir agizdan haykmsmaya basladilar:
— Ne olacak halimiz...
Kapidaki çifter çifter neferler gitti... 'Tayin ekmekleri gitti; tayin yaglari
gitti.
Bu giden seyler arasinda bir
daha geri gelmeyecegi en çok muhakkak olan binbasinin kendisiydi. Fakat o
biçarenin adinin bir kerecik bile geçmedigine daha o zaman dikkat etmistim.
IX
Bununla beraber insanligin
dirisi gibi ölüsü etrafinda kalabalik ne kadar çok olursa pislik de o kadar çok
oluyor. Bunun bir büyük adamin Eyüp'e götürülen cenazesinde gördügüm bir
misalini, kendi sahsI sefaletlerimden biri gibi, her zaman hatirlayacagim.
Basta bir mü-
MlSKINLER TEKKESİ 139
kellef mizika, sonra kol kol
askerler, tüfeklerinin ucunu yere çevirmis kara askerleri, piril pinl deniz
askerleri, jandarma, polis, sonra mektepler; renk renk erkek mektepleri, kiz
mektepleri; Babil'in asma bahçeleri gibi havada sokaklar boyunca çiçek
çelenkleri; sonra tesrifat sirasiyle istanbul'un büyükleri, hatirlilari ve
nihayet öndeki mizikayi isitemeyecek .kadar gerilere dagilmis bir ayak takimi
kalabaligi...
Arada bir alay duruyor; büyü
kadami arabaya koymak isteyenlerle mezarina kadar el üstünde tasimak için
simsiki tabutun kollarina yapilanlar arasinda itisip kakismalar oluyor. Tabutun
insanin yüregini agzina getiren hareketlerle sarsilip sallanmaya baslamasi
pencere-lerdeki, damlardaki kadinlari haykirtiyor ve alay, yeniden yola
koyuluyor.
Böyle böyle büyük adam, son
bir defa arabasina bi-nemeden Eyüp'e kadar el üstünde, daha iyisi parmak
üstünde gitti. Alay o kadar agir gidiyordu ki, yoruldukça bir yere çömelip
bastonuma dayanarak alabildigine dinlendigim, hattâ bir defasinda bir hamal
kahvesinde kahve içtigim halde sonradan hiç sikinti çekmeden gene yetisiyordum.
Bu kadar uzun ve agir bir yürüyüsü çoktan unuttuguna süphe olmayan ortadaki
kibar cemaatin yasli, yahut fazla sisman olanlarindan pek azi alaydan çikip
arkadaki otomobillere binmeye razi edilebiliyorlar; fakat ötekiler tirnaklarini
dislerine takarak son vazifelerine sonuna kadar devam akarar vermis
görünüyorlardi.
Oldukça geriye kalanlar ve bu
suretle biraz da kuru kalabaliga karisanlar aralarinda konustuklari ve hattâ
sigara içtikleri halde öndekiler bunu yapamiyorlar ve bu sikinti, çehrelerine,
merasime daha çok yakisan agir ve istirapli bir ciddiyet veriyordu.
Arasira açik pencereler ve
alçak tahtaboslardan sarkan taze yüzlü çiplak kollu ve bacakli kadinlara— göz-
140
lerinin bir tekiyle— söyle
yandan bir horoz bakisi atmaktan baska bir degisikligi olmayan bu yürüyüs o
kadar uzun sürmüstü ki cemaat, kendini Eyüp mezarliginin diz boyu çayirlari
içinde bulunca alayda hiç bir seyin önüne geçemeyecegi bir dagilma oldu.
Bereket versin vaziyet bes on dakikalik böyle bir molaya elverisli idi. Cenaze
alaylari ne kadar tertipli olursa olsun mezar hiç bir zaman hazir degildir ve
daima tamamlanacak bir eksigi vardir.
Çukurun içinden kafalan ve
çiplak gögüsleri görünen adamlar telâsla kireç, tas, su gibi seyler isteyerek
ugrasirlarken cemaat de teessürüne biraz ara vererek nefeslenmeye vakit bulur.
O gün de öyle olmustu.
Kalabalik, mayis bayramina getirilmis bir mektep alayi gibi bir zaman için
buraya neye geldigini unutuverdi. Hazirlanan mezarin mümkün oldugu kadar
uzaklarina dagilip öbek öbek oturanlar, çömelenler, hattâ gazete veya
pardesüsünü serip uzananlar; soguklamak korkusuyle yalniz arkalarinin bele
kadar olan kismini bir agaca sikica yaslayip bacaklanni ileriye dogru kirarak
yorgunluk alanlar .arkadaslarindan ayrilip uzaklara giderek ve yüzlerini insan
bulunmayan taraflara çevirerek tek baslarina karsi ufuklari seyredenler! ...
Eyüp'te akraba ve ahbabi
bulunanlar, hazir gelmisken onlarin da hatirlarini hos etmek için mezarlarini
ariyorlar ve yanlannda bir iki de misafir götürüyorlardi. Sonra, mezarligin
bugünkü kibar ziyaretçileri arasinda eski yaziyi unutmamis belli basli adamlar
da bir hayli idi. Bunlar, ayakta kalmis mezar taslari arasinda dolasarak
okunakli kitabeler ariyorlar; eski yazi devrine yetisemedigini tahmin ettikleri
gençlere yüksek sesle bunlari okuyorlar; eski edebiyatin, efendim, o her biri
birkaç mâna ifade eden cinaslarina, telmihlerine, tevriyelerine
MlSKINLER TEKKESt 141
ve daha nelerine hayran
oluyorlar. Daha ötelerde nemli otlar arasinda minimini papatyalar, igne burnu
gibi mavi mineler toplayanlar, geçerken kopardiklari bir taze dal ucunu
çakilariyle soyup yontanlar...
Orada, burada üçer beser
kisilik ayak divanlarinda merhuma ait hâtiralar, fikralar anlatiyorlar. Sonra,
merhum yavas yavas kendini aradan çekiyor; söz, baska vadilere siçriyor;
politikadan ve sundan, bundan konusuluyor. Derken birinin kendini fazla
unutarak yüksek sesle bir sey anlatmasi ve hattâ gülmesi, ürpermeye benzer bir
hareketle matemin tekrar dönmesine sebep oluyor; çehreler yeniden kararip
uzuyor; birisi topragi göstererek: «Hepsinin sonu bu» diye derin derin içini
çekiyor.
***
Mezarlikta merhumun çok
yakinlarindan oldugu söylenen bir büyük zat tanidim: Kisa kunt vücutlu bir
ihtiyar. Gögsü ve kann kismi o kadar kalin ki, kisa kollan ve kisa bacaklari
âdeta kasilmis bir elbise içinde gibi dik ve hareketsiz kaliyor Bu vücut
üzerinde Beyoglu bakkallanndaki yuvarlak Avrupa peynirlerine benzeyen
kipkirmizi ve çiplak bir bas; iki ufak delikten ibaret kalmis bir burun altinda
dis firçalan gibi sert ve kisa iki biyik...
Yürüyecek hali olmadigi için
her halde, otomobille getirmis olacaklardi. Simdi, bir mezarin etrafini çeviren
parmakliga sirtini yaslamis ve yanindaki üç kisiden birinin parmaklik duvanna
serdigi pardesüye kalçalanm ilistirmis, ikide bir mendili ile gözlerini ve
yüzünü silerek dinleniyordu.
Etraftan kulagima çalinanlara
göre, bu ölüm, herkesten ziyade onu sarsmistir. Serviler arasindan dolasa-
142
rak yabanI sarmasiklar ve
dikenlerle kapli bir baska parmakligin arkasinda, onu iyice görecek ve isitecek
bir vaziyette durdum.
Merhuma yakinligi kadar da
yüksek mevki sahibi oldugu için —etrafindaki üç adam müstesna— yanina kolay
yaklasilamiyordu. Bununla beraber bazilari ona karsidan uzun uzun baktiktan
sonra hizli hizli yürüyerek önüne gidip egiliyorlar; fakat fazla saygisizliga
cesaret edemeyerek birkaç kelimeden sonra geri geriye çekiliyorlardi.
Mezarlikta büyük, küçük
ayriligi olur mu? O, hepsine babacan bir saflikla elini uzatiyor: «Siz de sag
olun arkadasim, yahut kardesim, yahut çocugum» diyor, sonra aglar gibi yüzünü
burusturarak hepsine hiç degistirmeden: «Ah, zalim! Benim hakkimi yedi; ölmek
benim hakkimdi... ömründe yedigi tek hak benim hakkim oldu» diyor sonra, elini
gögsüne bastirarak: «Nasil da yaniyor yüregim» diye ilâve ediyordu. O vakit,
yanindaki üç daimI arkadasinin istirakiyle hep bir agizdan Fatiha okur gibi
hafiften miriltilarla iyi anlasilamayan bir seyler söyleniyor ve merasim
nihayet buluyor.
Sonra, o, birdenbire
yanindakilere soruyor:
— Yahu, su karsi tepede görünen
kümbetler köy mü? Muhacirler mi yerlestiler acaba oraya?
Bastonuma dayanarak çömeldigim
yerden ikide birde kulagima gelen sesi dinliyorum.
— Yahu, bak su asagisi köpek
mandirasi gibi olmus. Köpekler nerede ise ölüleri çikanp yiyecekler. Belediye
biraz himmet etse.
— Tesekkür ederim arkadasim.
Ah, zalim! Benim hakkimi yedi.
— Yahu, Kâzim'in telgrafina
cevap vermedik degil mi? Dönüste unutma. Bana hatirlat.
MISKINLER TEKKESİ 143
— Yahu, Eyüp'te kebapçilar
hâlâ duruyor mu aca-
Agaçlann arasindan asir
sesleri gelmege baslamakla beraber henüz mezarin tamamlandigini gösteren bir
alâmet yoktu. Büyük zatin üç arkadasi biraz uzaklasarak aralarinda konusmaya
baslamislar ve onu düsünceleriyle yalniz birakmislardi. O, bir aralik elini
altindaki pardesünün cebine sokarak bir gazete çikardi; sahife-lerini açarak
baktiktan sonra tekrar katladi ve yerine koydu. Fakat pardesünün cebinde bu
defa eline baska bir seyler geçmisti. Bunlar, bir kesekâgidi içinde kebap
kestaneleri idi. Bir tanesini aldi; gevrek kabuklarini parmaklan arasinda
sikarak çitirdattiktan sonra kestaneyi kâgidi, kâgidi cebe koydu. Fakat çok
geçmeden tekrar çikardi. Karanni vermisti.
Güçlükle basini çevirip mezar
taslarini okumakla mesgul arkadaslanna baktiktan sonra bir tanesini soydu,
yedi, arkasindan bir tane daha... Fakat, bir üçüncüsünü agzina attigi zaman
birkaç adim ötesinde küçük yüzlü, kara sakalli bir zat peyda oldu.
Boyu gayet uzun ,vücudu gayet
ince oldugu için otlar ve kurumus çamurlar arasinda basini öne uzatarak
yürürken her an yerinden oynamis bir sink gibi devrilecek korkusunu veriyordu.
Yeni gelen, büyük bir heyecan içinde: «Vah kardesim, bunu da mi görecektik?»
diye sisman zatin omuzlarina sarildi. Sivri sakaliyla arkadasinin çiplak
kirmizi basini süpürürken gözlerinden iri iri yaslar döküyordu. Nihayet, yüz
yüze geldiler. Fakat çignemege vakit bulamadigi kestane, bogazini tikadi;
morararak öksürürken, kestanenin birdenbire firlamasi için, dudaklanm sikarak
avurtlarini sisiriyordu. Sakalli; teessürünü unutarak ona meraklanmaga
baslamisti. Dik ve azimli bir sesle:
— Bana bak, diye bagirdi. Sen,
bize daha lâzimsin...
144
MİSKİNLER TEKKESt
Bu kadar kendini hirpalamaga
hakkin yok... Çocuk degilsin!..
Tehlike atlamisti... Sisman,
mendilini agzindan kaldirarak derin bir nefes aldi ve aglamaya basladi:
— Benim hakkimi yedi zalim...
Ölmek benim hakkim idi...
O esnada teneffüs sona ermis,
kalabalik dört bir taraftan mezara dogru akmaga baslamisti.
Merhumun basucunda üç kisi
nutuk söyledi. Bu nutuklara göre bugün gerçekten bir büyük insani, bir nevi
yeni zaman peygamberini topraga verdigimiz anlasiliyordu. Fakat o gün cenaze
arkasinda yürürken ve mezarlikta oradan oraya dolasirken, hiç kimseyi alâka ile
dinlemedigim, ancak suradan, buradan esen fisiltilara kulak misafiri oldugum
halde ben, bu büyük adamin yalniz kendinin degil, yedi göbek evvelden baslamak
üzere bütün soy sopunun —hirsizlik, arsizlik, yalancilik, iftiracilik
»ahlâksizlik vesaire vesaire vesairesiyle— tekmil seyyiatini nereden, kimden
ögrenmistim yarabbi!
Bir' kalabalik meclise giren
adamda garip bir kuruntu vardir. Bütün o kalabaligi kendine bakmak,
boyun-bagindaki bir türlü düzelemeyen çarpikliktan pantolonunun dikis
yerlerindeki parlakliga varincaya kadar bütün açik ve gizli ayiplarini aramak
için oraya toplanmis sanir, nereye basacagini .ellerini nereye saklayacagini
sasirir. O dakikada o kalabaligi meydana getiren insanlardan her birinin de kim
bilir hangi ayibi saklamak, hangi çorap deliginin hangi pantolon paçasindan,
hangi içine kivrilmis kirli gömlek kolunun hangi ceket kolundan firladigini^
görmek kaygisiyle kendinden baskasini göremeyecek halde oldugunu düsünmez; hele
bu insan-
MISKlNLER TEKKESI 145
lardan birçogunun kim bilir
hangi korku veya utanci bastirmak için yüksek sesle gülüp sakalastigini hiç
anlayamaz.
Evet, bir büyük cemiyetin
içinde kimin kimi görmeye hali vardir? Ben, bu nükteyi nasilsa bir kere anlamaya
muvaffak oldugum için uçsuz, bucaksiz istanbul'da, gerçekten kendi malikânem
içinde gibi dolasiyordum. Hangi noktada durmus olursam olayim etrafima baktigim
zaman her tarafim yoldu. Mesrutiyet; hayatimin tabiI gidisini degistirmeseydi
ben, bu yollardan yalniz birini taniyacaktim; bütün ömrümce her gün hep onun
birer birer belledigim kaldirim taslarindan ayni kaleme gidip gelecektim.
Fakat^ o yoldan bir kere sasinca her sey degisiyordu. Her türlü hareketten bir
azap gibi tiksinen bu agir ve sakat kaplumbaga bedenine sanki bir seyyah kus
ruhu hulul etmisti. Her gün, basimi alip kimseye ve kendime bir sey sormadan bu
yollardan birinde kendimi kaybediyor, hiç acele etmeden istedigim yerde
istedigim kadar dinlenecek kâinatlar dolasiyordum. Gerçekten ne kâinattir o
istanbul! Sürgünde Karadeniz'i askerlik zamanimda, dalganin attigi yerlere
göre, bir parça asagi Anadoluyu'yu ve Suriye'yi görmüstüm. Bunlardan bende
kalan izler bir kere görülüp geçirilmis bir rüyanin hâtiralari gibi karanlik ve
karisiktir. Fakat, buna mukabil kokular ve sesler, bir daha çikmayacak kadar
kuvvetle bana sinmis gibidirler. Bogaz'da, yahut hattâ Haliç'te bir deniz
kiyisinda birkaç Karadenizli karaya çekilmis bir sandali hizli hizli kavga
ederek ve sarki söyleyerek kalafat ederlerken gözlerimi yumarim, rüzgârin
getirdigi katran kokulariyle kendimi Karadeniz'de bulurum. Tahtakale'de, daha
yukarida Vefa taraflarinin bazi mahallerinde Arabistan sesleri ve kokulari
arasina girer kendimi, elinde asâsiyle uzun bir devriâlem
F. 10
146
seyahatine çikmis bir serseri
dervis vehmine kaptiririm.
Bir ayni mahalleye, bir ayni
yere baglanmayan gezginci fikara için muayyen günü ve mevsimi olan yerler
yalniz daireler degildir. Ziyaret günlerinde hastahane ka-1 pi ve bahçeleri;
vapur ve tren günlerinde yolcu bekleme/ yerleri, hâsili insanlarin türlü
rüzgârlarla deniz gibi cosup tastigi ve inledigi bütün yerler sanatini bilen
fakir için tükenmez maden damaridir. Hasta ameliyat ettiren, yolcu bekleyen,
yahut ugurlayan, çocuk imtihana sokan kimse sadakaya inanmayabilir, hattâ hiç
bir yerden hiç bir sey beklenemiyccegine de inanabilir. Fakat gene de böyle
zamanlarda, kendine göre sahane denecek sadakasini verir. Yeni dogmus çocugunu,
bir sakal-i serif bohçasi gibi, iki eli üzerinde hastahane kapisindan arabaya
götüren yasli babanin, karsidan munis bir çehreyle bu sevince istirak eden
fakiri çigneyip geçmesine imkân var midir? Hattâ bir bakima sevinç, insani
kederden de daha fazla cömert yapar. Bunu tecrübelerimle söylüyorum. Çok kere
bir nikâh, dügün ve eglence yerinde aldigim para hastahanede, mezarlikta
aldigimi kat kat asmistir. Bunlardan benim için emsalsiz bir vaka denecek kadar
ehemmiyetli olan bir tanesini anlatmaliyim:
Her yil, yaza dogru
yolculuklarimdan en büyügüne hazirlanmayi; Mesule baci ile Hacca gidiyor gibi
helâl-lasarak on bes, yirmi günlügüne Bursa'ya, yahut Yalova'ya gitmeyi âdet
etmisimdir. Bu, benim büyük hastaligimdan kalmis bazi agnlan sicak su ile
tedavi içindir. Fakat dönüslerde daima kazancim masrafimdan çok daha fazla
oldugunu görürüm. Bir defasinda Yalova'dan dönüyordum. Geceydi; siki ve serin
bir yildiz rüzgâri estigi için güvertede in, cin yoktu. Yalniz, vapurun
karanlik burnunda — benim çocuklugumun gemilerinde yüzüstü uzanmis tahtadan bir
deniz kizinin basini denize sarkittigi yerde — bir kizla bir delikanli
duruyordu.
MlSKINLER TEKKESİ 147
Bir de biraz geride, diregin
dibinde bir halat yigininin üzerine oturmus ben...
Erkek, kendi ceketini kizin
rüzgârla kabardikça arasindan gece isiklan görünecek kadar ince elbisesi
üzerine atmisti. Vapurun durmadan inip kalkan burnunda arasira bir dalga
çatliyor, onlar bir an bulut halinde havaya kalkan bir su serpintisi içinde
kaybolup çikiyorlar, fakat çekilmeyi akil etmiyorlar. Kiz, saçla n uçarak
önündeki parmakligin demirlerine sariliyor, delikanli onu belinden, kollarindan
yakaliyor. Hayatlarinin öyle ciddI bir anindalar ki hattâ, sularin baskinina
ugradikça haykinsip gülüsmüyorlar. Bu çocuklar ya o gün sicagi sicagina
nisanlanmislardir, ya ona benzer bir fevkalâde hal... Her hangi bir askin bu
ciddiyetle üs-tüste iki gece dayanmasini tasavvur edemiyorum. Bir yandan
gitgide artan rüzgâr ve serinlik, öte yandan bu çocuklarin bir yabancidan
sikilmalari korkusu bana buradan kalkip gitmek için bir hareket yaptiriyor.
Halatlarin üzerinden kalkmaya ugrasiyorum. Fakat vapur sallanirken, bu, benim
için kolay degildir. Evvelâ bastonum düsüyor, sonra onu almaya ugrasirken
rüzgâr kasketimi uçuruyor. Fakat rüzgâr, kasketimi onlarin ayaklan dibine
götürmüstür. Delikanli, ne de olsa civa gibi çocuk. Kasketi yakalayip bana
getiriyor. Bu defa onun arkasindan kiz da yaklasiyor. Artik saçlannin da,
entarisinin de uçacak halleri kalmamistir. Islakliktan simsiki basina ve
vücuduna yapismislardir. Arkadan vman bir fener isiginda birbirimizi pek az
görebiliyoruz; reh-relermiizin parlamasiyle sönmesi bir oluyor. Bu sirilsiklam
yüzünde bir garip ates yanan kizda bu anda bana karsi bir büyük zaaf
hissediyorum. Elinde yansi yenmis çikolata var. Bir minimini çocuk mâsumluguyle
gülerek onu bana uzatiyor; fakat saniyesinde bunun nasil bIr çocukluk oldugunu
farkederek, elini çekiyor. Galiba,
148
ben de dahil oldugum halde
gülüyoruz. O zaman, delikanli, elini kizin omuzundaki ceketin cebine sokarak
bana bir kâgit uzatiyor. Egilerek aliyorum. Bu defa kiz. küçük bir tereddütten
sonra, bir azizlik yapmak istedigini anlatan bir bakis ve gülüsle elini ayni
cebe daldiriyor. Bir kâgit lira da ondan. Bu, onun elini sevgilisinin cebine
ilk söküsüdür. Bu hareket, daha ileride kim bilir rie bogusmalara meydan
açacaktir. Fakat bu an için o kadar sevimli, birbirlerine yakinliklarini o
kadar siddetle hissettiren bir seydir ki, birkaç adim uzaklastiktan sonra
delikanli, sevdigini yanimda öpmemek için titreyerek siktigi elini bir üçüncü
lira için bir kere daha ayni cebe sokuyor. Halbuki bu üç lira, onlar için çok
paradir. Bunu yakindan gördügüm hallerinden anliyorum.
Bir kere de gene büyük
sevincini etrafindaki çocuklara onar para dagitmakla ifade eden çok fakir bir
ihtiyar kadina tesadüf etmistim. Bir yaz gecesi benim eski Nur-i Irfan
müdürlerine benziyen bir iki dolandirici bir umumI bahçede bir sünnet dügünü
tertibetmislerdi. Bahsettigim kadin, sünnet edilen fakir çocuklardan birinin
büyükanasiydi. Bahçenin bayraklarla süslü kapisina yerlestirilmis halilar ve
çiçekli masalarda, içeriye oluk gibi akan halka ikiser liraya bilet satan vükelâ
yapili dügün sahipleri kadinin: «Ben Mustafa'nin büyükanasiyim. Yavrumu
keserlerken korktu mu, bayildi mi? Bir kere karyolasinda uzaktan gösterin...
gene çikarim» diye uzun müddet bagirmasina kulak asmamislar, arasira kalabaliga
kansip kaçmak istedikçe kolundan tutup disari atmislardi. Fakat sonradan büyük
hanima sokakta bahçenin etrafindaki viran tahtaperdenin kenarinda bir yer temin
edilmisti. Kadincagiz, buradaki iri bir budak deliginden yalniz bahçeyi, ovun
meydanini degil, mahalle arkadaslarindan ikisiyle beraber yaldizli bir karyola-
149
da yatan Mustafa'yi da
mükemmelen seyredebiliyordu. Çocugun keyfi yerindeydi. O, basinda «Masallah»'li
mavi takkesiyle, eline verilen bir sisirme düdügü üfleyip öttürdükçe büyük ana
da kâh gülüp kâh aglayarak, ayni düdügün daha bir büyügüne benzer bir sesle
etraftaki çocuklari çaginyor, onar para onar para sadaka dagitiyordu: Saka mi
bu: Büyükana budak deliginden mürüvvet görüyor.
**
Evet, fikaraya karsi mesut
adamin da bedbaht kadar eli açiktir; cömerttir. Bizim için korkulacak sey,
hakikI ölü mevsim, kalblerin bir makine intizamiyle isledigi sükûnet ve
muvazene zamanlaridir. Keder veya sevincin o kadar birbirinden farklan yoktur.
Ehemmiyetli olan sey o korkunç muvazenenin bozulmasi, terazinin saskin
hareketlerle saga, yahut sola aksamaya baslamasidir
ÜÇÜNCÜ KISIM I
Seferden dönen gemiciler
vardir; sefalet iliskilerine islemis, üst baslan rutubetten, küften dökülecek
halde; bastiklari yer ayaklan altinda hâlâ sallaniyor; uykuya dalarken
yataklannda, bir büyük ölü dalga üzerinde pi-bi derin hisiltilarla agir agir
yükselip alçaliyorlar.
Bu gezintilerden
Süleymaniye'deki evime ben asagi yukan ayni perisanlik içinde dönerdim ve
gördügüm duydugum seylerin sarsintisi uzun müddet devam ederdi. Bu zamanlarda
hangi cananin kucagi benim bu evdeki kösem kadar rahat olabilirdi. Benim kösem
Haliç'i, Beyoglu tepelerini ve acik bulundugu zaman da bir kiyisindan
Süleymaniye kubbesinin bir parçasiyle bir minaresini gören o kirk pancurlu
pencerenin karsisinda bir büyük kerevetti. Üstünü, geçen yillar içinde öteden,
beriden elime düsmüs bir kaç keçe, kilim parçasi ve ne kadar asinsa hâlâ
yasamakta devam ediyor gibi ta/eligi-ni kaybetmiyen bir geyik postu ile
donatmistim. Yanimdaki duvara oyulmus çiçeklikte daima elimin altinda bulundurmaktan
hoslandigim bir iki ufak tefegim dururdu. Mesule Bacinin yagmurlu havalarda
bile her sabah stilamavi âdet ettigi bir ciliz "sma, gitgide büvü\e-rek
evin bahçe yüzünü ve pencerelerini sarmisti Açip kapamasi güç oldugu ve
rutubetten mantarlasmis kanatlan her zorlayista orasindan, burasindan toz
halinde döküldügü için pancurlan daima kapali tutardim Rn-nun bu semtte oldukça
sert olan kis rüzgânm kesmekte az çok yardimi oldugu için yazin fazla sicak
günlerinde
MISKlNLER TEKKESİ
odayi serin ve los tutardi.
Sonra önümüzde basamak basamak Haliç'e inen damlarda birkaç leylekten baska
bizi görecek kimse olmadigi halde bu kapalilik, bana bu odada izah edilmez bir
mahremiyet ve emniyet duygusu vermekteydi.
Geceleri lâmba yanmadigi zaman
pancurlarm araliklarindan tavana, duvarlara çok zayif ve yesilimsi aydinliklar
aksederdi. Bu yol yol çizgilerle akar sulara benzer bir belli belirsiz kaynasma
ve harelenme vardi ki bende uzun zaman, imkânsizliga ragmen, asagidaki denizden
gelen bir gerçek akar su aksi süphesini uyandirmisti. Denizden, yahut
gökyüzünden, yahut da sadece aralik pancur tahtalarinin henüz tamamiyle
dökülmemis rutubetli ve kaypak boyalarindan, mehtapta ve gökyüzünün bazi fazla
aydinlik gecelerinde bu isik çizgileri bende âdeta seyrek sepet sazlarindan
yapilmis bir büyük kulübe içinde yatmak vehmini uyandirirdi. Dünyada kadindan
gayri de bir seye âsik olmak mümkünse, bu fazla hirpalanmis zamanlarimda bu
odaya ve bu kerevete karsi duydugum seye asktan baska bir sey denemezdi.
Uyku ile uyaniklik birbirinden
ayn iki âlemdir. Fakat ben, bu kerevet üzerinde geçirdigim bazi gece
saatlerinde bunlarin hangisi içinde bulundugumu söylemeye gerçekten muktedir
degilimdir. Vücut, yorgunluktan külçe haline gelmis, en küçük bir hareket
imkânim kaybetmis bulunmasina göre muhakkak ki her parçasi ayn ayri uyuyor.
Evet, kaplumbaga uykuda; fakat onun agir ve sakat kabugu içine hapsedilmis kus
uyanik. Sirtimi bir yüksekçe duvar yastigina dayiyarak uzandigim yerden tavanda
kaynasan yol yol akar su akislerini, karsimdaki duvara asilmis iki büyük
levhanin çerçevelerini ve nur gibi parliyan yazilarini, oda kapisi yanindaki
ördek sobanin daima açik kapagindaki atesi görüyorum. De-
152
mek ki uyanigim. Fakat ayni
zamanda bunlarin arasinda gündüzün rastladigim bazi çehrelerin gitgide
kimildanmaya, gündüzki sesleriyle konusmaya, gülüsüp aglasmaya basladiklarini
da görüyorum: Yani hakikat âleminin vücutsuz mahlûku olan rüya. O halde bu
anlarda bu âlemlerin hangisinde bulundugumu nasil kestirmeli?
Bazan asmanin dallan rüzgârla
pencereye vurmaya baslar; soba, hafifçe horuldar; onun horultusunu oturdugu
yerde yüzünü aleve karsi uzatarak uyuklayan Mesule Bacinin horultusu hiç
sasmadan takip eder. Hayaletlerim aralarinda fisildasirlarken, disarda bir yere
vuruldugunu isiten çocuklar gibi seslerini keserler ve sinerler. Kerevetinin
tahtalari âdeta kendiliginden çitirdamaya baslar; hafiflemis elimi uzatarak
çiçeklikteki lâmbayi yakarim.
Bu çiçeklikte elimin altinda
bulundurmaktan hoslandigim bazi ufak tefek esyanin durdugunu anlatmistim.
Söylemesi ayip olacak amma bunlarin bir kismi kitaptir. Arasira mezatlardan,
ölü terekelerinden yok pahasina aldigim bazi kitaplar. Bunlar arasinda en çok
sevdigim kalin bir Mesnevi serhidir.
Arkamdaki yastigi düzelterek ve
yerimde daha ziyade dogrularak onu dizlerimin üzerine açarim. Ahiretle dünya
arasinda ne acayip bir kitaptir bu Mesnevi! Kökü yerin çamuruna gömülü; fakat
basini gökyüzüne kaldirmis ayçiçekleri gibi bir kitap! Ne FarisIsini, ne yüksek
fikirlerini anladigimi iddia etmeyecegim. Havir, asla. Ben el açmaktan
çekinmeyen bir adamim. Fakat bu kadar ilâhI bir seyi istemek için degil! Evet,
onun ne Fari-sIsine, ne fikirlerine bir vakinhk iddia edecek degilim ben. Fakat
onda bir küçük insanlardan bahsetme tarzi ve dünya nimetlerine karsi bir yüksek
istigna var ki iste bunu kimsenin benim gibi anlayacagini zannetmiyorum.
*
* ••>
MISKINLER TEKKESI 153
Mesule Baci, simdi artik
Tamasalik'm açliktan hirt-lambosu çikmis örümcek bacakli, kuru ve sefil Mesule
Bacisi degildir.
Sanli, kirmizi entarileriyle,
mercan terlikleriyle, örme yün kusagindan sarkan anahtarlariyle âdeta kelli
felli bir konak kalfasidir. Kendi kendine ne oldugu anlasilmaz sarkilar
söyleyerek evin içinde dolasir; benim pek taraftar olmamama ragmen pencereden
pencereye komsularla yârenlik eder; kapidan geçen saticilarla bitip tükenmez
pazarliklara girisir. Tamasalik'ta oldugu gibi burada da kendisini herkese
saydirmasini bildigini hayretle görürüm. Bu kadar düskünlügün; bir lokma ekmek,
yere düsmüs bir sabun parçasi için bu kadar saç saça, basbasa dögüsmelerin
ondaki konak kalfasi nazhligfmi, hatirsinasligini bir türlü bozmamis olmasi
bence Allahin bir muammasidir.
Mesule Bacida simdi farketmeye
basladigim bir yenilik de sesidir. Eskiden kisik ve bir parça hiriltili bir
sesi vardi. Bu ses, yavas yavas açilmis ve tatli bir gevreklik almistir. Hele
arasira en olmayacak seylere çocukça neselenmesi, cilâli piyano kapaklarindan
çikan piyano disleri gibi bembeyaz disleriyle çingir çingir kahkahalar atmasi
beni de âdeta neselendirir.
Gel gelelim bunlar Mesule
Bacinin gündüzlere mahsus bir görünüsüdür. Aksamla beraber o da derece derece
kararmaya baslar; yüzü uzar; burnu ile dudagi arasindaki mesafe korkunç bir
surette uzar; hattâ boyu bile uzuyor görünerek haline bir heyula sessizligi
çöker.
Geceleri Mesule Kalfa ile
aramiz bozuktur. Hizmetlerimi sessiz sedasiz yaparken yüzüme bakmaz; konusmaz;
bir sey sorarsam dudak ucuyle cevap verir ve lâkirdisi büsbütün anlasilmaz hale
gelir.
Hanli baci, bana dargindir.
Onun gözünde ben, kus kadar bir çocugu evime sigdiramayarak sokaga atmis
bir zalimim. Dünyada hiçbir
seyin bu kanaati degistire-miyecegini bildigim için asla üstüne varmam. Zaten
bu bahsi kurcalamak tehlikelidir de. ismail'i ondan ayirdigimiz günlerin
dehsetini hâlâ unutamam. Onu esyasiyle beraber, Talât'in yaninda arabaya
koydugumuz zaman Mesule Baci, çirilçiplak evden ugramis, tekerleklerin önüne
yatmaga kalkmisti. Gecelerce onun gömlekleriy-le yüzünü, gözünü kapiyarak
sabaha kadar uludu.
Simdi, artik sesi pek çikmamaktadir.
Gündüzleri mutfakta, bahçede, sokak kapisinda avunuyor. Fakat, gece oldu mu,
anlattigim gibi dertleri tepresir ve eve, dogrusu pek de sikâyet etmedigim bir
agir sessizlik çöker.
Kis gecelerinde Mesule Bacinin
yeri, oda kapisi yanindaki ördek sobanin agzidir. Hava soguk olmasa bile bu
soba mutlaka yanacak ve kapagi açik duracaktir. Alevin eksik olmamasi için onun
kuru portakal sandiklarindan ince ince kesilmis bir nevi mesaleleri vardir.
Kendisi sobanin agzinda bir likim parçasinin üstündeki dizlerini dikerek ve
kollarini bacaklarini üzerinden geçirip kilitliyerek saatlerce sessiz sedasiz
oturur ve uyuklar.
Mesule "Bacinin bir yeni
aski da vardir. Uzaktan uzaga kendisine benziyen siska ve uzun bir arap kedi.
Onun karsimizdaki çesmenin kuru yalagina dogurdugu yavrulari bir gün bir
süprüntücü — basi bir kaza neticesi yanarak yüzü, gözü korkunç surette
birbirine karismis bir adam — süprüntü arabasina atmis ve faciayi pencereden
görerek yalinayak sokaga firlayan Mesule Bacinin yaygaralarina kulak asmadan
denize götürmüstü.
Kedinin bir zaman süprüntü
arabasinin arkasindan kosusu ile kendisinin ismail'in arabasi arkasinda yaptigi
rezalet arasinda bir benzerlik bulan baci, o günden
155
beri bu kediyi eve almis ve
kendine, sözüm ona, dert ortagi yapmistir. Sokak yüzündeki pencereden,
birbirine benziyen uzun, sivri yüzleriyle sokaga bakarken yanik bas'i
süprüntücünün geçtigini görecek olursa baci meraklanir: «Allah daha da beter
edece isalla, mamun yüslü kal aya» diye arkasindan beddua ederdi.
Dogrusu aranirsa kedide öyle
yavru mavru düsünecek surat yoktu. Sivri hirsiz yüzlü, sansar gibi, bir
mahlûktu. Mesule Bacinin merhametini maden gibi isleterek mutfagin yansim
yedikten sonra, aksama dogru sirtim daha ziyade uzatarak ve kulaklarini kisarak
mahallede eskiyaliga çikar ve bazan kafasinda, bacaklarinda dayak yaralariyle
dönerdi. Fakat, geceleri soba basinda Mesule Bacinin ayaklari dibinde mazlum
mazlum yatardi. Bununla beraber sobanin açik agzindan hiç eksik olmiyan alevin
aksinde uzun sivri yüzlerini hafif hafif sallayarak ve çenelerini titreterek
karsilikli bir uyumalari vardi ki bende onlarin, bilmedigimiz bir dille,
birbirine bitip tükenmez bir seyler anlattiklari vehmini uyandirirdi.
Kedi .arasira titrer,
silkinir, ince ince sesler çikararak vaziyet degistirir. Mesule Baci, bunu onun
gene yavrularini hatirina getirmesine vererek derin derin gögüs geçirir;
kafasini oksayip kasiyarak:
«Uzulma Allah büyük! Allah o
mamun yüslü ka! ayayi da sulum sulum sulunduraca» diye söylenirdi. Güya kel
ayinin sürünmekten baska bir sey yaptigi varmis gibi!
Bilirim ki Mesule Bacinin bu
sözlerinin bir parçasi da banadir. Fakat bu biçareye nasil anlatirsin ki onu bu
evden atan ben degilim; bilâkis bizi birakip giden odur. Mesule Baci, bu
gecelerde benim kiminle beraber oldugumu anlayamayacaktir. Karsimdaki duvara
asili: «Dil bedest âver ki...»
156
MISKINLER TEKKESI
levhasinin yazisinda saatlerce
benim neyi seyrettigimi anlamayacaktir. Aramizin en açik oldugu bir dakikada bu
kit'a onu nasil benim kollanma atmisti yarabbi! Onun mânasini sezinlemege
baslarken seviniyor, daha iyi anlamak için benden bir sey beklerken çaresiz
darginligimizi nasil unutuyordu. O dakikada kamastirici bir aydinliga bakar
gibi kistigi kirmizi benekli gözleriyle, hirsla titreyen ince burun
kanatlariyla ne kadar degisikti.
Simdi, artik utanmayi
birakarak söylemenin sirasi gelmistir. Ben bir zamandan beri arasira kitap
okurum. Hattâ bir parça daha kendimi zorlasani arasiradan daha fazla da
diyebilirim. Bunun nereden çiktigini bilmem anlatayim mi? Baslangici Tamasalik'tan
bir yerlere kaçmayi iyiden iyiye kurmaga basladigim günler çikar.
Benim izmir'de bir zavalli
Gani Dedem vardi; o zaman benimle konusan tek adamdi. Gani Dede'yi ehl-i dil
kibarlarin çok sevip aradiklarini daha evvel de söylemistim. Bunun bir sebebi
de gayet tatli hikâye anlat-masiydi. Dogru veya uydurma neler bilmezdi o adam;
herkesin mizacina göre cin, pjeri masallari, keramet ma-sallari.dedikodu
meraklilari için sehrin büyükleri hakkinda igneler ve taslarla dolu fikralar;
ilim ve fazilet âsiklari için FarisI beyitlerle kansik Gülistan hikâyelerine
benzer hikâyeler. Bunlann bir tanesini de ben dinlemistim: Eski zamanda ilim ve
fazilet âsiki bir Iran Sahi devre çikar ve aklimda yanlis kalmadiysa Rey
isminde bir kasaba veya sehre ugrar. Sokaklardaki yalinayak çocuklar bile
gözlerini yumup sümüklerini sisire-rek ezbere Hâfiz'i okuyorlar, Sadi'yi
okuyorlar. Yalniz, bu çocuklann arasinda sahin gözüne — Gani Dede'nin tasvirine
göre — bir parça bana benziyen kocaman basli ve sakalli bir hirpanI ilisir ki elifi
görse mertek sani-
MİSKİNLER TEKKESI 157
yor. Büyük sahlarin ihsani
gibi gazaplari da boldur. Herifi adamlarina yakalatiyor, basindan kavugunu
çikartiyor ve alninin tâ ortasina barutla, at nali gibi bir dög-me
hakettiriyor: Hâr-I RâzI yani Rey sehrinin veya kasabasinin esegi. Aradan bes
yil mi alti yil mi, hâsili, ne pek kisa, ne de pek uzun denemeyecek bir zaman
geçiyor ve ilm ü fazilet âsiklisi sah bir kere daha Rey sehir veya kasabasina
ugruyor. Sakalli, alninin mor damga-siyle gene oçluk çocuk arasindadir. Fakat
hayret! O, simdi fikihtan simyaya kadar bütün ilimleri yutmus, edip. sair bir
adamdir. Siir söylüyor, Kur'an tefsir ediyor, sahin yaninda süs gibi gezdirdigi
âlimleri, iskambil kâgitlari gibi bir solukta yere deviriyor. Nedir bu
mucizenin sebebi? Damgayi yedikten sonra bu sakallinin yüregine garip bir ates
düsmüstür; evvelâ ötekinin, berikinin eline etegine düserek okuyup yazmayi
ögrenmistir; sonra yillarca geceyi gündüze katarak çalismistir. Hem nasil bir
çalisma... Hâsili Hâr-i RâzI degil, Rey sehrinin, belki iran'in en büyük adami
olmustur. Fakat ilim ve fazilet âsiklisi sah. Simdi ne yapacak? igneyle ve
barutla kazilmis damgayi silmeye imkân yok. Meger ki biçareyi bir kere daha
yakalatarak koyun kellesi gibi, alninin derilerim yüzdürsün. O halde bu
haksizlik nasil tamir olunacak? Sah, o vakit: «Gelsin gene dögme-ciler!» diye
buyuruyor; dögmeciler geliyorlar. Sakallinin alnindaki yaziya bir «F» harfi
ilâve ediyorlar ve Hâr-i RâzI, Fahr-i RâzI oluyor; Rey sehrinin varligiyle
iftihar edecegi adam; meshur Iran sair ve tefsircisi Haz-ret-i Fahr-i RâzI.
Hikâye dogru mu acaba?
Olabilir. Çünkü geceleri önümde yüzükoyun yere uzanarak boyundan büyük kitaplar
okumaya kalkan, bana Acemce beyitler soran bu yumurcak, yüregime vurdugu bir
baska damga ile bana geceleri Mesnevi okumayi âdet ettirmis olursa bir bu-
158
MISKINLER TEKKESI
yük sahin nasilsa cahil kalmis
cevherli bir adamdan bir Fahr-i RâzI çikarmis olmasini çok görmemek lâzimdir.
Evet, bu okuma meraki bana bu
hikâyenin ilhamidir. Kitabimi okurken zihnimde bazi isiklar uyanir; her
zamankilere benzemiyen ufak tefek düsüncelerin kimildadigini duyarim, ileride
böyle bir gecede onunla gene basbasa kalacak miyiz? Zannetmiyorum; ummuyorum.
Fakat sayet böyle bir sey olursa ona bu fikirleri söylemeye basladigimi
tasavvur ederim. Benden isittigi seylerin yeniligi karsisinda bakislarinin t
degistigini görürüm. Arasira dalginliklarimdan uyandikça bana Mesnevi okutan
iste bu çocukça hayaldir. Yeni eristigim mertebeye kendimi İsmail'e baska
türlü göstermek hayali!..
Demek yillar insani
degistirmiyor. Çocukken gönlümden geçirdigim bir kiza udla yaptigim zavalli
tecrübeyi simdi agarmis saç ve sakalimla Mesnevi'de tekrara ugrasiyorum.
**
Biçare Mesule Baci bunlari
bilmez. Bir gece kerevetimden birdenbire firlayarak kink kolumu bir kere daha
kirilmak-tehlikesine niçin düsürdügümü bilmez.
Bir aksam, eve hasta ve çok
yorgun dönmüstüm. Üstelik bir lodos firtinasi da esiyordu. Dizlerimin üstüne
açilmis Mesnevi ile o uyanik mi, yoksa uykuda mi oldugumu kestiremedigim
hallerden birine düsmüstüm. Belki de durmadan zingirdayan camlarin sesinden
kendimi kaybetmelerimle uyanmalarim bir oluyordu.
Iste o esnada oda bütün
esyasiyle — duvardaki levhalari, rüzgârdan sallanan perdesiyle — açik
gözlerimin önünde dururken, uykunun rüyasi daha küçük bir Is-mail sekliyle
karsimda belirdi; sallanan perdeye tirmandi; çiplak ayalkariyle boslukta
sallaniyor; düsecek.
MİSKİNLER TEKKESI 159
Iste o zaman tanimadigim bir
ses çikararak kendimi firlatiyorum; kolumun üzerine yere düsüyorum.
II
Kim oldugumuz, neyle
geçindigimiz mahallede bir sirdir. Tamasalik gibi burada da âdeta ummanin
ortasinda kaybolmus birer harap tekneye benziyoruz.
Ilk zamanlarda Mesule Bacinin
gevezeliklerinden korkarak onu evdekilerle ve konu komsu ile fazla
ko-nusturmamaya çalismistim. Fakat sonradan gördüm ki bu nafile bir
yorgunluktur ve onun korkulacak tarafi belki bilâkis fazla övünmeye kalkmasidir.
Mesule Bacinin, bir leylegin hâtiralarindan daha derli toplu olmasini tasavvur
edemedigim hâtiralariyle, dört yasinda bir çocuk dili gibi güç anlasilir
çetrefil diliyle Tamasalik'i öyle bir degistirerek anlatisi vardir ki ben bile
kendimizi garip hususiyetleri olan bir meçhul Afrika memleketindeki
saltanatindan uzaklasmis bir hükümdar ailesi sanacak gibi olurum.
Sonra, gitgide anlamisimdir ki
bu mahallede de, Tamasalik'ta oldugu gibi, herkes kendi derdindedir; kimsenin
kimseyi görecek hali yoktur.
Evimizin tek misafiri
Talât'tir. Daha evvel de söy-ledimdi galiba. O, benim ne is gördügümü ögrendigi
zaman ürkmüstü; park kapisinda ayrildigimiz gece bana sürünmekten bile
tiksindigini hissediyordum. «Gene görüsürüz» derken yalan söylüyordu. Fakat
ayni zamanda da gene bir his, bana bunun devam edemeyecegini haber vermisti.
Nitekim de öyle oldu.
Benim sevdigim yerlerden biri
de Bitpazan'dir. Ara-sira orada dolasmaktan hoslanirim, insanlarda, daha
yukarda da bahsettigim muvazenenin aksadigi yerlerden biri de orasidir. Bir
sikinti üzerine bazi esyalarini, ken-
160
MISKlNLER TEKKESI
dileri için kiymetli bazi ufak
tefeklerini satmaga gelenler az çok sasalamis insanlardir; kumar oynayanlar
gibi tesadüflere ve bazi çehrelerin getirebilecegi ugura daha fazla inanirlar.
Ellerindeki ufak bir para ile kelepir düsürmeyi, meselâ bir fakir kiz
çeyizlemeyi umanlar da öyle. Hâsili, ufak paramin pek hesabi, kitabi
düsünülmeyen yerlerden biri de orasidir.
Bir gün, satis yerini çeviren
siralardan birinde dinleniyordum. Tellâl bir ara eline uzaktan kararmis bir
mutfak tavasina benzeyen, garip ve yuvarlak bir kemence aldi. Insan, ancak
kendi hemcinsindeki çirkinlige ve sakatliga güler. Fakat bu, belki de sahibi
tarafindan yapilmis kemence o kadar iptidaI ve gülünç bir seydi ki gülerek,
kemençeyi igrene igrene kuyrugundan tutulan bir hayvan ölüsü gibi parmaklarinin
ucunda sallayarak bagirdi:
— Antika bir kemence (...)
kurus! Bu defa halk arasinda yüksek sesle bir gülüsme daha oldu.
Tellâl, biraz bekledikten sonra
sordu:
— Yok mu bir isteklisi bu
kelepirin?
Gene kahkahalar.
Kemençenin sahibi biyiklan ve
saçlari agarmis çok fakir kiyafetli bir Karadenizli idi. Siralarda oturacak yer
bulamayarak yere çömelmesi ona utaniyor gibi bir manzara vermisti. Tellâl,
egilerek bu adamla bir seyler konustu ve tekrar basini kaldirdi. Bu defa
Karadenizliye acimis görünüyor, fakat sakaciligi da birakmiyordu. Gene bagirdi:
(
— Kelepir için sahibinden daha
birkaç kurus ikram istedim; razi olmuyor: «Can üstünde hastasi varmis;
memleketime gidecegim, yol parasi çikmali!» diyor; dedi.
Kalabalikta bu sefer ses yok.
MISKlNLER TEKKESİ 161
Tellâl, artik kemençeyi
birakmaga hazirlanmis, son bir tecrübe yapti:
— Kiligina, kiyafetine
bakmayin. Gayet güzel sesi varmis...
O zaman Karadenizli, ayaga
kalkti; kisa boylu ve bir ayagi bir parça aksayan bir adamdi. Çalgiyi tellâlin elinden
aldi. Fakat birdenbire bunun öyle rastgele bir tutus olmadigina dikkat ettim.
Adeta hakaret görmüs bir dostu, sakat bir evlâdi elinden tutar gibi severek ve
aciyarak bir tutus... Sonra, yayi sürterek kemençeden birkaç ses çikardi. Bir
Karadeniz türküsünün bir parçacigi mi, yoksa rastgele mi uyduruvermisti,
bilmiyorum. Fakat öyle zehir gibi yürege isliyen bir sesti ki, gaynih-tiyarI
gözümden yas geldi.
önümüzdeki sirada kelepir
avlamaya gelmis iki sisman adam oturuyordu. Bunlardan biri, arasira birdenbire
horliyarak, kestirmekte oldugu uykudan silkinerek uyandi; tikanik mor burnundan
yine horluyor gibi çikan bir sesle: «Güzel sesi var yahu, almali!» dedi. Zümrüt
ve yakut yüzüklerle süslenmis killi küt parmaklan ve tikanik mor burnu ile
kemençeden kendisinin de ayni sesi çikaracagini saniyordu. Fakat arkadasi
vazgeçirdi. Gözlerimle etrafimda birini aradim. Ben mezattan bir sey alacagim
zaman yüksek sesle pey sürmege cesaret edemem; daha dogrusu benim sinifimdan
olmayan in-sanlann bazi yaptiklarini yapmaga kendimde hak görmem. Kiyafetinden
ürkmeyecegim bir kimseye görsey-dim bu kemençeyi bana almasini rica edecektim.
Ne yapmak için? Belki de gene sahibine vermek için... Sonradan gene o sesle
çalsin diye... ihtiyarlamaya basladiktan sonra bende böyle alnasilmaz huylar
peyda olmustu. Etrafimda böyle birini ararken ne göreyim? Tellâlin arkasinda
kalabalik arasinda benim Talât. Koltugu-
F. 11
162
nün altinda bir bohça ve
elinde bir tunç havan. Derhal isi anliyorum: Talât, gene sikintida; bohçaya
doldurdugu birkaç parça esya ile havani satmaya gelmis; kalabalik arasinda sira
bekliyor.
Karadenizliyi de, kemençeyi de
unutarak kendisine dogru yürüdüm. Beni görünce bohça ile havani saklamak ister
gibi bir hareket yapiyor; hattâ bir anbeni aldatmak için zilninde bir yalan da
tasarladigim seziyorum. Fakat Talât'in o günlük sikintisi benim tasavvur
ettigimden de büyüktür. Üstelik de fena halde sasala-mistir. Bunu, satmaga
getirdigi birkaç parça yirtik pirtik çamasin görür görmez kendi de utanarak
acele ile tekrar bohçaya tikmasindan anliyorum. Bereket versin tunç havan bir
iki lira ediyor ve Bitpazari'ndan çikiyoruz.
Talât'la bansmamiz iste böyle
olmustur. Arada bir bunaldigi zaman Aksaray'in bilmem neresinden benim evime
gelir, yemeye alikoruz. Hattâ havanin çok bozuk oldugu, yahut evdekilerle
kavgali bulundugu gecelerde benim odamda yattigi bile olur.
Evimize, hele yemege ve gece
yatisina bir misafir gelmesi Mesule Baci için, Tamasalik'in dana bayrami kadar
fevkalâde bir senliktir. Biçarede SürurI Pasa yalisinin kim bilir nasil
hâtiralari esip savrulmaya baslar. Artik, köse bucakta ne kadar gösterilecek
esyamiz varsa ortaya dökülür. Talât'a tertemiz yatak çarsaflan, ütü-lü patiska
entariler, gicir gicir mercan terlikler çikar. Mutfakta dolma tencereleri
kaynar, et satirlari takirdar, sicak bir helva kokusu evi bastanbasa sarar.
Talât, kapidan girince
bacinin, uçmaga hazirlanan bir kuru leylek gibi kollarini sallayarak üzerine
kosmasi, «beyefendi» diye etegini öpmege kalkmasi görülecek seydir. Bir gün,
hattâ baci, Talât'in pardesüsünün ça-
MISKINLER TEKKESt
murlu etegini yakalamaya
çalisir; Talât, bunu müdafaa için telâsla egilirken kafa kafaya tokusmuslardir.
Benim evimde gördügü seyler
Talât'in ömründe hayal edemiyecegi bir saltanattir. Bacinin senlik geceleri
gibi paril paril yanan dislerinin bütün nese ve hevesiyle, belki kendi de
farkinda olmadan, oynadigi bu konak oyununu, bu misafirlik oyununu zavalli
Talât, kendine ikram sanarak ne yapacagini sasirir.
Onun bize geldigi günler en
ziyade kavga veya baska sebeplerle evinden ugratildigi günlerdir. Bir zaman
parmaklariyle sakaklarini sikarak ve gözlerini simsiki kapayarak oturdugu yerde
hifza çalisan bir çocuk gibi uzun uzun sallanir. Sonra gözlerini iri iri açar,
ziyaret ettigi bir sarayin esyasindaki hadden asin nisbetlere sasan bir köylü
gibi her seye ayn ayri bakar. Bununla beraber onun bazan nerede bulundugunu
düsünerek pirelendigini, acayip bir rahatsizlikla gözünü, burnunu oynattigini
farkederim. Fakat Mesule Bacinin sofrasini donatmaya baslayan dolma ve helva
tabaklan bu tutuklugu çabucak giderir ve Talât, her zamanki Talât olur.
A
Talât'a zamanla ufak ufak para
yardimlannda da bulunmaya basladim. Yardim diyorsam borç tabiI. Ancak Talât'i
buna alistirmak kolay olmamistir. Bitpazari'nda havam sattigi gün korka korka yaptigim
bu teklifi âdeta hakaretle reddettigini hatirlarim. Birdenbire belki de hakki
vardi. Fakat soframi sereflendirdikten sonra buna da sira gelmesi zaruri
gibiydi.
Bir gece afakI bir konusma
esnasinda bana karisinin bir türlü neticeye baglanamayan hastaligini
anlatiyordu. Yeni bir ilâç için o aksamüstü tanidiklarindan birine yüzünü
kizdirdigini, «yann belki bir çaresine ba-
164
MISKlNLER TEKKESİ
kariz» diye garip bir cevap
aldigini söyledi. Ben: «Su çekmecede bir miktar para var. Sen al onlardan ilâca
yetecek kadar. Ay basinda getirir, verirsin.» dedim. Talât'ta bir horozlanma
alâmeti göründü:
— Para istemiyorum. Bazi dostlarin acayip hallerinden sikâyet
için söyledim. Anlamamazliktan gelerek:
— Malûm, dedim, fakat surada
bosubosuna duran bir para varken... Ay basindan evvel lâzim degil bana diyorum.
Bizim âlemimizde de birçok
defalar kadin kandirma vakalarina tesadüf etmisimdir. Nasilsa aramiza düsmüs
bir toy genç kadini biri gözüne kestirir. Büyük cemiyette oldugu gibi ilkönce
para ile; mendil, küpe gibi ufak tefek hediyelerle avlamaga ugrasir,
avliyamazsa da az çok yumusamaya muvaffak olur. Nihayet, bir gece vakti sokagin
tenhaca bir kösesinde mülakata çagirir. Bir kötülük için degil, söyle arkadasça
bir konusma Bir yandan söylerken bir yandan elleriyle kadinin kollarina,
bacaklarina dokunmaya baslar. Çünkü yalniz âsikane sözlerle kalirsa kadinin
birdenbire öfkelenerek kalkip gitmesi tehlikesi vardir. Fakat ayni zamanda
vücuduna bir erkek elinin hâkim oldugunu hissedince... Gece, kadinin zayif zamanidir.
Bunun gibi ben de nazarI
konusmakta fazla devam edersem Talât'in nazlanmasindan ve bu esnada kendi
agzindan çikacak bazi büyük kelimelerin gürültüsünden halecanlaharak büsbütün
inada sapmasindan korktum, Paralan çekmeceden alarak önüne koydum. Simdi artik
daha emin konusabilirdik. Zavalli Talât, gecenin mahremiyeti içinde nasil yavas
yavas gevsetildigini anlattigim fakir kadin gibi: «Yok canim... olacak is mi
bu?» diye söylenmege devam ediyor, vücudunun kam bütün yüzüne kâfi gelmedigi
için burnunun ucu ve ka-
165
natlan garip bir surette
kizarryordu. Manzara hâlâ gözümün önündedir; parmaklari masanin tahtasi
üzerinde hafif hafif, sinirli sinirli trampet çaliyor ve gitgide paralara
yaklasiyor. Sonra, onlarin üzerinde bir ikinci trampet fasli...
Ufak ufak sinir kahkahalari
içinde farkinda olmadan paralan yerden kaldiriyor; sicak bir maddeye elini
alistirir gibi gene birakiyor; gene aliyor. GayriihtiyarI Esrefpasa camiinde,
uzaktan uzaga büyük anneme benzeyen ihtiyar kadindan, ilk müsterimden aldigim
parayi, onu nasil avcumda oynattigimi görüyor ve insanlarin bazi anlarda
birbirlerine ne kadar benzediklerine hayret ediyorum. Kime karsi oldugunu
bilmedigim birikmis bir hinci bu biçareden çikarmak ister gibi âdeta zâlim bir
sevinçle yükleniyordum: «Koy sunlari cebine Talât Bey, bu kadar iyiligin var
bana... ayip ayip... ay basina getirirsin, haydi.»
Gerçekten Talât, ay basinda
borcunu kosa kosa getirip teslim ediyor; yansim on besinden sonra, yarisini da
ay sonuna dogru tekrar aliyor. Giren ayin basinda gene hepsini birden getirmek
sartiyle.
O zamandan beri Talât'la
aramizda bir defter açilmistir. Dairesindeki usule göre o, bu deftere özene
bezene çizgiler çizer; rakamlar ve yazilar yazar. Ben, bir sey anlamadigimi,
daha dogrusu dikkat etmedigimi göstermemek için gözlügümü takar ve «evet,
dogrudur» diye bu hesaplan tasdik ederim. AnliyabiIdigim ufak bir sey bunlarin
gitgide bir ayin, birkaç ayin çerçevesi içinden çikmakta, uzun vadeli bir
devlet istikrazi manzarasi göstermege baslamakta olmasidir. Fakat gene kendi
kendime gülümseyerek düsünüyorum ki onun oldukça ileri bir devlet memuru olarak
arasira benim hakir evime getirdigi serefe göre nedir bu para!
166
MİSKİNLER TEKKESt
III
Ilk zamanlarda Mesule Baci ile
Talât arasinda beni pek eglendiren bir kibarlik yarisidir baslamisti. Baci,
SürurI Pasa yalisinda ikram, nezaket, dalkavukluk namina ne görmüsse Talât'a
tatbik ediyor, hatirinda kalan tesrifat cümlelerinin kelimelerini beceremedigi
için seslerini taklidederek âdeta kus gibi ötüyordu. Talât da zaten meshur olan
kalem efendisi nezaketiyle ondan geri kalmiyor ve karsimda bazan âdeta orta
oyunu oynaniyordu. Bununla beraber ikisinin nezaketi de büsbütün hesapsiz
degildi. Talât, Mesule Baciyi tutmak, bu evde suyun basini tutmak demek
oldugunu çabucak sezmisti. Baciya gelince, ilk zamanlarda onun politikasi daha
derin ve inceydi. Talât'i arasira mutfaga, yahut içeri odaya çekip eline,
ayagina kapanmakla onun beni ismail'i yatili mektebine göndermekten
vazgeçirebilecegini ummustu. Fakat bir zaman sonra onun bilâkis bu ise önayak
oldugunu görünce, yahut daha dogrusu çocugun hazirliklariyle Talât'in mesgul
oldugunu görerek öyle zannedince birdenbire ona garaz oldu. Memurluk hayatinda
daima ayak altinda kalmis ve etrafindakilerden gördügü Irena muamelelerden
hastalik derecesinde bir azap duymus olan Talât, vaziyeti çabucak sezdi.
Bacinin çarpikligi onu
âmirlerinden biriyle arasinda çikmis bir tehlikeli anlasmazlik gibi rahatsiz
ediyor, kaslari sivrilip ufak yüzü karmakarisik olarak: «Yahu, çildiracagim.
Ben ne yaptim bu Araba. Benim ne kabahatim var?» diye kendi kendini yiyordu.
SürurI Pasa yalisi nezaketine Tamasalik'in saç saça, bas basa kavgalarinin az
çok bir sey ilâve etmemis olmasina imkân yoktu. Onun için bacinin öfke degilse
bile somurtkanligi hiç tatli bir sey olmuyordu. Zavalli Talât, onun burnu ile
üst dudagi arasinda gitgide uzayan mesafeyi ve
MİSKİNLER TEKKESI 167
içinde o senlik gecesi gibi
dislere mukabil birdenbire bir maymun takimi siritacak gibi görünen kabarik,
kapali agzi karsisinda dehsete düsüyor, onu güldürmek için âdeta haysiyetsiz
hokkabaz yardagi maskaraliklari yapiyordu.
Ortalik kararirken Mesule
Bacinin uzun ince kollarim oda kapisinin iki kenarina gererek simsiyah
dikilmesi, bir zaman bu vaziyette durduktan sonra Talât'in adini söylemeden
agir bir sesle bana «... yemege kala-can mi bu gece?» diye sormasi zavalli
adami tepesinden vurulmusa döndürüyordu. Öyle zannediyorum ki bu dakikada
Talât, çevik ve iskilli zekâsiyle nerede oldugunu, benim kim oldugumu, hele
kendine açikça hakaret eden Mesule Bacinin kim oldugunu ve bunlarin hepsinin
üstünde de kendinin kim oldugunu simsek gibi zihninden geçiriyor ve benim:
«Sorulur mu? Elbette kalacak!» demem onu büsbütün sahlandirarak yerinden
firlatiyordu. Aksam karanliginda gözler sasilasmis, dolu dolu, fakat magrur,
tulumba gibi inip çikan girtlak kemigi üzerinde kirli lâstik yakasini ve
boyunbagini düzelterek: «Hayir, hayir, mutlaka gidecegim; evde bekliyorlar»
diyordu. Ve ne mutfaktan gelerek evi tutmaya baslayan baharli dolma kokulan, ne
hiçbir sey onu yolundan alikoymuyordu.
Uzun müddet anlamamazliktan
geldikten sonra bir aksam kapida: «Yahu, Talât Bey; sen bu kus beyinli Araba
galiba içerliyorsun!» dedim. Birdenbire yüzü karisti; elini gögsüne vurdu; bir
dargin sevgiliden sikâyet eder gibi: «Göreceksin; beni verem edecek!» dedi ve
agladigini göstermemek için hizli hizli kaçti.
***
Bununla beraber bir zaman
sonra Talât'la Mesule
168
Bacinin yeniden anlasmaya
basladiklarini hissettim. Fakat kalabalik içinde rezaletle birbirinden ayrilmis
iki âsik gibi bu barismayi âdeta gizli tutuyorlardi. Sebebini aramak uzun
müddet aklima gelmedi. Sonra bir gece Musule Baciya ansizin bir baskin yaptim:
— Bana bak, sen bugünlerde
sokaklarda fazla dolasmaya basladin.
ilkönce kafa tuttu ve yüzüme
bakmadan dudak ucu ile:
— Alla, Alla... Ben çocu
muyum? Narda istaarsam gidanm, diye homurdandi.
Fakat sonra sükûtumdan
korkarak müdafaaya mecbur oldu:
— Atapazarina zazavat
almaga...
— Sen Atpazari'na degil,
ismail'in mektebine gidi-yormussun.
Birdenbire sasaladi; korkudan
kahkahayla gülmeye basladi.
Bende hiç görmedigi bir
sertlikle gözlerimi açtim:
— Bak, ben gülmüyorum ama!
Mesule Baci, burnuna kizgin
masa ile vurulmus bir kedi gibi tisladi; toparlandi. Kekeliye keliye yeminlere
baslamaya hazirlaniyordu. Bu sefer âdeta bagirdim:
— Yalan istemem. Bana haber
verdiler. Kollan, bacaklari yaprak gibi titriyordu; bayilacak gibi bir halde
sordu:
— Kim soladi?
TabiI: «Ben kendim gördüm»
diyemedim. Çünkü bu, kendimin de bazi aksam vakitleri mektebin civarinda
dolastigimi, alaca karanlikta mektebin pencerelerini, bahçenin parmakliklar
arasindan görünen bir parçasini gözetledigimi itiraf demek olurdu.
Mesule Baci, derhal Talât'i
ele verdi:
— Günah; günah; solamam diye
yemin de etti ayo!
MISKlNLER TEKKESİ 16g
Demek bu oyunu oynayan
Talât'ti. Bacinin surat asmasi devam ederse bu evde tutunamiyacagini görmüs,
onu yeniden avucu içine almak için bu çareye basvurmustu. Meseleyi biraz daha
eseleyince diz boyu rezaletle karsilasiyordum. Talât, bir gün Baciyi mektebe
götürüyor; müdüre çikariyor, on bes yirmi günde bir İsmail'i görmesi için
izin aliyor. Baci, tabiI isi tadinda birakmiyor; ziyaretleri haftada ikiye, üçe
çikarmaya kalkiyor. Bu defa kendinden kapiciya yalvariyor, hattâ ufak tefek
rüsvetler götürüyor. Onun bazan teneffüslerde bahçeye saliveriyorlar; bazan ona
da muvaffak clamayarak leylek bacaklariyle bahçe duvarinin parmakliklarina
tirmanmaga kalkiyor.
Isin asil aci tarafi bundan en
ziyade ismail'in sikâyetçi olmasidir. Mesule Baci, bana güya onun suçsuz
oldugunu ispat için kendisini gördükçe nasil kizdigini, kaçtigini, hattâ:
«Gelme... utaniyorum!» diye kovdugunu açikça anlatiyor.
«Gelme... utaniyorum!» Çöplük
çiçeginin bizi hor gördügü, gökteki Allaha ok atmaya kalkan Nemrut gibi küçük
bacaklarinin üzerinde kalkindigi ve çirkin bir inatla gözlerini ve burun
kanatlanni kistigi zamanlardaki çehresini görür gibi oluyorum; sikintimdan yere
çö-melerek ve gözlerimi kapayip avuçlarimi sakaklarima ve yanaklarima vurarak:
«Allah belâni versin fellah-.. Allah belâni versin!» diye inliyorum.
Mesule Baciyi iki gün üstüste,
yatak ve yorganiyle beraber sokaga atmakla tehdidederek aglatip bagirttim;
üçüncü gün, Talât da aramizda bulundugu halde ona ap-dest aldirtarak ve kitaba
— evde Mushaf bulunmadigi için Mesneviye — el bastirtarak büyük bir yemin
ettirdik ve mesele kapandi. Yahut ben, öyle zannettim ve artik arkasini
aramadim.
170
MlSKINLER TEKKESİ
IV
Fakat meselenin asil
kapanmasi, hem de bir daha geri dönmemek üzere kapanmasi bu birinci senenin
sonbaharinda olmustur.
Bir yaz gecesi evdeyim. Talât,
fevkalâde sik bir kiyafetle geliyor; cuma ve bayramlara mahsus elbisesini
ütületmis, tiras olmus, saçlarini kestirmis... Gülerek:
— Bir bakalim nereden? diyor
ve hemen kendi bildiriyor:
— Senin oglanin mektebinden...
Velisi bulunmam dolayisiyle müdür bir tezkere yazmis... Gittim, görüstüm.
Oglanin üçüncülükle sinif geçtigini müjdeledi. Hattâ birinci de olacakmis amma
bir, iki hoca haksizlik etmis... Pek haksizlik da degil ya... Oglan, bazan kafa
tutuyor ve hocalari kizdinyormus..• «Mektep kapaniyor; tatilde ailesinin yanina
gidecek mi?» diye soruyor müdür? Vallahi bilmem, dedim.
— Nasil bilmezsin, Talât
Bey... Hangi ailesinin?....
— Dogru amma böyle konusmam
ihtiyatli da olmus. Çünkü biraz sonra oglani gördüm... Daha da büyümüs...
Masallah keyfi, nesesi yerinde... Allah seni basindan eksik etmesin... «Babam
beni aldirmayacak mi?» diye sordu.
— ismail mi?
— Öyle ya...
— ismail'le kavlimiz böyle
miydi?
— Çocukla kavil olur mu canim?
ismail'i eve alip almamak senin bilecegin sey... Bilirsin ben korkarim sizin
isinize kansmaktan... Baci ile de ne geldiydi basima... Fakat oglan seninle
mutlaka görüsmek istiyor.
Yüregim hizli hizli çarpmaga
baslamisti; cevap ve-remiyordum.
MISKINLER TEKKESİ
171
«— Sinif geçtim; babamin elini
öpmek istiyorum» diyor.
Bende gene ses yok.
— Vallahi gene sen bilirsin
amma çocugu mahzun etmekte mâna yok...
— Öyle mi sanirsin, demek
istiyorum; fakat demi-yerek sadece aci aci gülümsüyorum.
— Anladim, dogru
bulmuyorsun... Pekâlâ; ne diyeyim?
Talât'in beni fazla sikmadan
yola gelmesi güzel bir sey. Fakat ne garip ki buna da memnun olmuyorum.
Binmemege karar verdigi bir vapurun kalkmasini seyreden biri gibi tuhaf bir
sinirlilik hissediyorum.
Vapur kalkti; Talât söylüyor:
— O halde ben, yarin gene
mektebe giderim. Yarin cuma, daire kapali, çocugu çikarmaya söz verdim. Bu
kadar parlak bir imtihandan sonra hakkidir. Niyetim evvelâ parka, sonra
Sirkeci'de bir sinemaya götürmekti. Fakat garip çocuk! Büsbütün baska bir
istikamete gitmek istiyor... Kariye camisi varmis; onu görelini, diyor. Bir de
bir baska cami daha varmis... Adini unuttum... Mürteci mi olacak, nedir bu
oglan?
Sadece: — Pekâlâ, dedim.
Oda kararmis, Mesule Baci,
daha lâmbayi getirmemisti. Talât, bir seyler anlatiyor. Fakat dinlemiyorum.
Aklimda hep yarinki gezinti... El ele birtakim dar sokaklara girip
çiktiklarini, ismail'in türbe parmakliklarina tirmanarak kapali kepenkler
arasindan içerisini görmeye ugrastigini görüyorum. Kariye camisi nerededir?
Evvelâ Misir'da sanirdim. Sonra yangin yerlerinin ötesinde bir yerlerde
oldugunu ögrendim; Kabe gibi ancak istikametini bilirim, ileride bir gün bu
camiyi arayip bulmak benim için de artik vacip olmustur.
Talât, geç vakte kadar bizde
oturuyor. O gece bu-
172
MİSKİNLER TEKKESI
tün maskaraligi, dalkavuklugu
üstündedir. Mesule Baciyi güldürmek için fikralar anlatiyor; hattâ kibrit
kutusuna koydugu bir parayi bacinin burnundan çikararak hokkabaz oynatiyor ve
daha neler. Sonra yalniz kaldigimiz vakit defterini çikararak bana olan
borçlarini ne kadar zamanda, nasil bir usulle ödeyecegini izah ediyor. Fikralar
ve hokkabazliklar gibi bunlara da «ha! ha!» diyerek basimi salliyorum. Fakat
gözümün önünde hep iç içe mermer sütunlar; ses veren los kubbeler, mihraplar,
avizeler ve aralannda merhamet verecek kadar küçük vücudu, bunlari görmek için
yana egdigi ince boynu ile İsmail...
Gidecegi vakit Talât'i kapiya,
sonra ayagimda terliklerle kösebasina, daha sonra büyük caddenin agzina kadar
götürdüm. Daha fazla gitmek için bahane kalmadigi zaman ise utanç ve heyecandan
sesim kesilerek:
— Talât Bey, muvafiksa o
Kariye camiinde ben de bulunayim yann, dedim, tesadüf gibi bir sey... Sen
evvelden bir sey söyleme... Çocugu bir kere görmemek dogru olmayacak...
Sonra, ayri bir sesle ilâve
ettim:
— Ondan sonra da oraciktan
gene her birimiz yolumuza gideriz.
Bunu Talât'in sokakta benimle
beraber görünmekten çekinmesi ihtimaline karsi söylemistim.
**
Ne de olsa çocuktu. «Baba»
diye boynuma atilarak beni, islak dudaklariyle, yanagimdan öptü! Yanagimdan!
Boyu daha sivrilmis, yüzü degismis ve daha da güzellesmisti.
Camiden çiktiktan sonra,
Talât, bir meydan kahvesinde oturmamizi teklif etti. Tenha ve yabanci bir yer
oldugu için bunu yapabilirdik. Basta Talât olmak üzere
173
üçümüz de neseliydik.
Üstümüzdeki agaçtan boyuna etrafimiza inip kalkan serçelere simit kirintilari
atarak konusuyorduk.
Konusuyorduk diyorsam, bunu
yapan Talât'ti. Biz, daha ziyade birbirimize gülümseyerek onu dinliyorduk ve
kendi hesabima ben, bundan daha memnundum, Is-mail ile dogrudan dogruya
konusacagim her sey bizi bilinmez tehlikeye sürükleyecek gibi görünüyordu.
Talât, ismail'in vasisi sifatiyle onun çalismasini uzun uzadiya methetti. Fakat
mutlaka degistirilmesi ]azim gelen bir kötü huyu da vardi. Bunu benim yanimda
onun yüzüne karsi söylemek — gene vasI sifatiyle — onun boynunun borcuydu.
Hocalara, âmirlere, büyüklere kafa tutmak sökmezdi. Bak, o kadar çalistigi
halde dikbasliligi yüzünden sinifta üçüncü olmustu. Bu kafada giderse ileride
çok sikinti çekerdi. Kendisi sirf «vaziyeti idare» ederek âmirlerini hosnut
ettigi için «az çok» adam olmus ve kazasiz, belâsiz tekaüt yasina yaklasmisti.
Bununla beraber Talât, kendi muvaffakiyetleri üzerinde pek hararetle durmadi ve
«Allah hayvanlari kizdirilmak için degil, yem yedirilmek için yaratmistir»
diye, mevzua pek uymiyan bir acayip darbimeselle sözünü bagladi, Isma-il,
evvelâ gülümsemeyi birakmamakla beraber utanarak ve önüne bakarak
dinlemekteydi. Fakat birbirimizi kaybettigimiz müddet esnasinda bana daha
genislemis gibi görülen alnindaki inatçi damar kabardi; dudaklari ve ince burun
kanatlari hafifçe kisildi ve kendini müdafaaya basladi. Hocalara karsi agzindan
terbiyesiz kelime çikmiyordu. Fakat onlarin bazi en ?çik seyleri
anlamamalarindan, anlamak istememelerinden ve en ziyade de haksizliklarindan
sikâyet ediyordu, «ceza defteri ve numara defteri ellerinde oldugu için»
gülerek ve hakaret ederek yaptiklari haksizliklardan.
ismail, bu dediklerini ispat
için çehresi gibi zekâsi-
174
nin ve konusmasinin da
degistigini gösteren misaller anlatiyordu. Hocalarin kaba muamelelerim, agir
hakaretlerini söylerken öfkeli ve âsi idi. Fakat anlayissizlik dedigi
hallerini, agizlarindan nasilsa çikmis bir yanlisliktaki israrlarim, usulcacik
bir kitap veya lügate göz atarak ögrendikleri seyi kendilerinin diye
satmalarini, okumadiklari bir vazifeyi okuduk diye söyledikleri yalani
anlatirken — gene çirkin bir kelime kullanmamakla beraber — dudaklarinda ve
gözlerinde beliren sinsi alay ve hattâ merhamet bana öfke ve isyandan daha
korkunç görünüyordu.
Bu sözleri, bu bilgiç edayi,
bu bir küçük çocuga yakismayacak heyecanlarla degisip kansan küçük çehreyi hiç
sevmemistim. Demek ki ben yanilmis degilim.
Bu çocukta kendime karsi
sezdigim istihfaf, düsmanlik, bazi zaaf ve pismanlik zamanlarimda süphe ettigim
gibi, bir vehim degildi. .
Zemheri ayazinda niçin çiplak
gezdigini soran birine «bir kere soyunmus bulunduk» diyen meshur Mahmut Pasa
çiplagi gibi Talât da nasilsa bir kere hocalarin müdafaalarina girismis
bulunuyordu.
Talât'in- daima ayak altinda
kalmis bir küçük insan olarak İsmail'e birçok noktalarda hak vermesi lâzim
geldigi, hattâ yasla, sefaletle kirli bir paçavra yiprakligi almis küçük yüzü
bazan ayni heyecanlarla kiristigi halde o, müdafaalarinda israr ediyor, cevap
bulmaktan âciz kaldikça Mecelle kaideleri ve kalem odasi tekerlemele-riyle
çocugu sasirtip matetmeye ugrasiyordu. Hele simdi o, bahsi kazansin, ileride
baska firsatta ismail ile bu isler üzerinde arkadas gibi, akran gibi konusup
anlasabilirdi.
Bende biraz evvelki, o bütün
kinlerini unutmus sübyan nesesi tamamiyle sönmüstü. Bu sefer, artik ismail'in,
benim için, çaresiz bir surette kayboldugunu aci
MISKINLER TEKKESİ 175
aci anliyordum. Yalniz, daha
yukanda söyledigim gibi, o, ne de olsa çocuktu. Ömrünün, büyük bir kismini adam
atlatmakla geçirmis ihtiyar tilkinin oyunlari karsisinda sasaladikça beni
yardima çagiriyor, gözlerimin içine bakarak: «Dogru degil mi baba? Sen
söylesene!» diyordu.
Dogru Ismail, dogru amma ben
bu dogrulari, bu sesle ve bu çehre ile senin agzindan isitmeyi sevmiyorum.
Bununla beraber bu dar zamaninda bana siginisin, bana eski günleri, her
söyledigim seye inandigin zamanlan hatirlatiyor. Bu siginisi simdi bile her
seye ragmen, o çocukluktan kalma emniyet, hürmet ve sevginin bir parça devami
gibi görmek için, içim eriyor.
Münakasanin sonuna dogru
ismail'in bir sözü benim büsbütün basimi döndürdü. Çocuk, artik iyiden iyi
hirpalanmis bir tavirla asagi yukari söyle söylüyordu: «Hem efendim, ben kendim
için kavga etmiyorum ki... Ben çalisiyorum; hocalarimi sayiyorum ne
diyebilirler bana... Hattâ seviyorlar bile... Baskalarina yaptiklarina
dayanamiyorum. Baskalari için.»
Bu söz karsisinda Talât,
birdenbire durdu ve kalkik kaslarinin altinda birdenbire testekerlek olmus
gözlerle bana bakti.
ismail'in, biraz sonra gene
farkinda olmadan söyledigi baska bir söz:
— Sonra hocalarin hepsi
sikâyetçi degil ki benden... Meselâ bir kere de tarih hocasina sorun beni...
Görsen ne kimseye benzemiyen bir insan o, baba? Neler biliyor, nasil konusuyor?
Talât'la pençe pençeye
didisirken ismail'in sesi kâh hirçin, kâh alayci idi; dedigim gibi her iki
halinde de hosuma gitmeyen bir sesti. Fakat: «Görsen ne kimseye benzemiyen bir
insan o, baba!» derken birdenbire ne
176
MİSKİNLER TEKKESt
kadar degisiyor, ne kadar
baska bir âleme geçiyordu bu ses Yarabbi!
«Görsen ne kimseye benzemiyen
bir insan o, baba!» Basini kubbelerin ihtisamina kaldirdigi zaman yaptigi gibi,
boynunu yana egerek gözlerini kisiyor, boslukta erisilmez mesafelere dogru bir
uçusu hayranlikla seyreder gibi dudaklarindan hafif bir islik çikiyordu, «Su
söyle olmus, bu böyle gitmis, o, bunu ezmis, bu, onu anlamamis: öteki, berikine
haksizlik etmis, beriki ötekinin izzetinefsini, yahut kafasini kirmis.» Çok kere
yüksek devlet divanlarina, yüksek ilim heyetlerine, yüksek mahkeme heyetlerine
kadar en degerli, en agir insanlari derin derin ugrastirip düsündüren ve
birbirine düsüren bütün bu meseleler birdenbire bu sesle ne kadar küçük, ne
kadar degmez çocuk kavgalari menzilesine düsüyordu. Ben, bu sesi geçen sene bir
gün, küçük kabilemle Ayasofya'dan Süleymaniye'ye çiktigim gün, bir kere daha
isittigimi hatirliyordum. O gün, birbirimizle kavgaya hazirlaniyorduk. Ben,
ismail'e, hakaret etmistim. Fakat o, bir farisI levhadaki güzelligi yanmyamalak
sezdigine sevinerek gene bu biraz kisik, agir sesle bana bu kavganin
nafileligini anlatmisti. Biraz sonra Zeynep Hanim Konagi'ndan çikan saçli,
sakalli talebelere bakarak «kim bilir neler biliyorlar onlar?» derken gene o
ses... Insan, karsisindakine birdenbire bu kadar agir, bu kadar degisik bir
sesle söz söyleyebildikten sonra küçük dünyamizin küçük dâvalarindan, bir yigin
hiç etrafindaki küçük didismelerinden hiçbiri gerçekten yoktur.
Evet, nasil insan; o kimseye
benzemeyen tarih muallimi! Kendisini tanimiyorum. Belki gerçekten ismail'in
dedigi gibidir; belki bir parlak gösteris arkasinda bir çocuk vehim ve hayali!
Fakat ben, önünden geçen saltanat arabasiyle önünden geçen çöp arabasina daima
ayni müsavi bakisla bakmis gözlerimle bu tarih muallimini
MtSKlNLER TEKKESİ 177
görmeye çalisirken onu
çilgincasina seviyor, çilgincasina kiskaniyorum. Demek Fahr-i RâzI masali bos
degil, en âsI bir ruhu, bir düsüncenin yüksekligiyle kendi boyunduruguna vurmak
hayali bos degil; ismail'i kendinin de bilmedigi kimbilir hangi atesin
istiyakIyle çirpinan bu bir parça boyali tozdan ibaret pervaneyi Mesne-vi'nin
atesiyle kendime çekmek hayali büsbütün bos bir hayal degil. Ne yazik ki ben, o
adam degilim.
Fakat ne yazik ki bu ömrümde
belki ilk defa düstügüm vecid hali, çok sürmüyor. Söz artik degismistir.
Ayrilik yakin oldugu için islerimizi konusuyoruz.
Söz arasinda gibi baska
yerlere bakarak:
— ismail'in, yaz tatili nasil
geçecek? diye soruyorum. Birden telâslanarak:
— Izin verirsen mektepte kalacagim
baba! diyor ve bunu gene hosuma gitmeyen bir agiz kalabaligiyle telâsli telâsli
izah ediyor. Zayif kalmis dersler; arkadaslarinin yardimi olmadan
anlasilmayacak dersler; hazirlanacak vazifeler; mektepte baska yerde de
bulunmayacak kitaplar ve daha birçok lar, lar, lar!
Agir agir basimi döndürerek
Talât'a bakiyorum. O, namaz kildigi zamanlarda oldugu gibi gözlerinde,
dudaklarinda, burnunda segirmeler basliyor.
Mesele gerçekten ehemmiyetli!
Talât, ismail'in yazi bizimle geçirmek istedigini söylerken beni aldatmistir.
Kelimeler tamamiyle aklimda degil. Belki Talât, kendine bir açik kapi birakmak
için kaçamakli konusmustur. Fakat kelimeler ne olursa olsun bende biraktiklari
tesir budur. Halbuki ismail bizi istemiyor; hattâ böyle bir teklifin agzimdan
çikmasina zaman birakmamak için bana solumadan kurt masallari okuyor. Meselâ
hiç kirik numarasi yokken, «zayif derslerim var» demesi apaçik bir yalan degil
mi?
F. 12
178
MISKINLER TEKKESI
Ya bir gizli duygusu bana
lâkirdimi geveletmemis olaydi; sinta sirita «seni bekliyoruz evde» diyeydim!
Evet, ismail, bizi istemiyor.
Bu, Talât'in bir oyunudur. Belki degil, muhakkak... Karsimda kapana kisilmis
fare gibi sik sik gözlerini kirpmasindan, burnunu oynatmasindan da belli degil
mi? Mesule Baci, Talât'i gene sikistirdi; o da yeni bir darginliktan ürkerek
beni satti.
İsmali, meselesini bu
kadar kolay hallettigine memnun, gülüyor; tehlike atladiktan sonra baska seyler
üzerine Talât'la çene yarisi yapiyor.
Bu kahvede biraz daha
oturabiliriz. Aksama dünya kadar vakit var. Bunu istiyorum da. Bir ara ismail
için âdeta ümitlere kapildiktan sonra ondan, agzima bir pas aciligi veren bu
fena duygu ile aynlmak benim için gerçekten güç olacak. Her seyin büsbütün
bittigini gören bir dargin âsik gibi bir mucize bekliyorum. Fakat mutlaka
kalkmaliyim. Karsi sokagin basinda sopali ve torbali bir adam görünmüstür.
Önümüzdeki sira dükkânlari agir agir dolastiktan sonra bu tarafa dönecek,
masalarin her biri yaninda gecike gecike bize dogru gelecektir. Ben, bu
tehlikeyi nasil daha evvel düsünmedim?
Birdenbire ayaga kalkarak:
— Bana izin çocuklar, diyorum,
hemen gitmeliyim... Sonra, benden hesap soran varmis gibi, kendim için en akla
gelmeyecek gülünç yalani söylüyorum:
— Isim var.
Bu uzun yaz gününün ne günesi,
ne de rüzgâri hiç kâr etmemis gibi eve gittigim zaman, yanagimda ismail'in
öptügü yer hâlâ islak duruyordu. O gece sabaha kadar da öyle kaldi.
Eylül sonuna dogru bir
aksam eve döndügüm za-
179
man bana kapiyi o açti; gene
ayni islak dudaklarla yanagimi öptü.
ismail, çilginca bir sevinç
içindeydi. Bilmem nasil bir müsabakayi ikincilikle kazanmisti, iyi anlamadigimi
görünce:
— Yani parasiz devlet talebesi
oldum, dedi, bundan sonra artik para vermeyeceksin.
ismail, artik para
vermiyecegimi söylemekle beni memnun edecegini saniyordu. Demek artik
aramizdaki son bag da kopmustur.
Elinde bogazi kesilmis bir
horozla sokaktan gelen Mesule Baci, bizi bir arada görünce aglayip bagirmaya
basladi. Horozu elinde sallayarak taze kanlarim üstüme, sakalima siçratiyordu,
ismail, kahkahalarla gülerek isi anlatti:
— Ben gelirsem horoz
kesecegine yemin etmis... Aksam geç vakit bekçiyi aramaya gitti...
Sofrada bu ise pek memnun
oldugumu birçok defalar tekrar etmeme ragmen o gece yalniz kaldigimiz vakit
ismail:
— Degil baba, dedi, degil sen
umdugum kadar sevinmedin.
Kendisinde simdiye kadar
görmedigim oynak ve sakaci tavirla gözlerinden birini kapiyor, dilinip çikarip
burarak ne söylesem inanmayacagini bana anlatmaya ugrasiyordu. Bunlar, onun
mektepte kibar çocuklarindan ögrendigi haller olmaliydi.
Gülerek — Gel bak ismail,
dedim, görüyorum ki sen artik küçük bir erkeksin .Birçok seyleri anlamissin.
Sana bir sey söyleyecegim; sevindigimi söylememin ne kadar dogru oldugunu,
baska delil istemeden, hemen kabul edeceksin.
Ona artik çocuk olmadigini
söylemekle beraber eskisi gibi, hattâ eskisinden de fazla, bazi aksam
vakitlerinde
180
MISKINLER TEKKESI
Tamasalik'in sitmasindan
titredigi zamanlardaki gibi yanima alarak, kucagima oturtarak, basini
tutmustum.
— Daha evvel bir sual
soracagim sana. Amma dogru cevap isterim. Sana ailenden bir para kaldigini
söylemistim. Ne diyorsun sen bu ise?...
— Evet baba o zaman inandim.
Fakat sonradan düsününce...
— Tamam; anlastik;
inanmiyorsun artik; dogrudur, her seyin bir mevsimi var. Fakat simdi
söyliyecegime inanmalisin. Ben, senin için bir parça fedakârlik edebildigime
memnundum.
— Onu biliyorum.
— Demek ki artik para
vermeyecegim diye sevinmeme imkân yok. Peki, o halde bu ise sevinmemi nasil
izah edecegiz?
ismail, duygulariyle yasiyan
bir küçük çocuk oldugu müddetçe elim, kolum bagliydi; ona hiçbir sey anlatmama
çare yoktu. Fakat simdiki idraki az uyanmisti, onu bu yoldan yakalamayi ve
yüregine ufak bir yara açmayi mümkün görüyordum. Bu, benim ufak bir intikamim
olacakti; İsmail, bunu haketmisti.
— Ismail, dedim, ben, senden
degil, sen benden, benim gibi bir adamin yardimindan kurtuluyorsun, Iste ben
buna seviniyorum.
Dedigim gibi ismail'in
sözümdeki zehri anlayacagim ummustum. Fakat bu kadar kuvvetle degil!
Vücutcugu-nun kollarimda, vurulmus kus gibi hopladigim duydum ve aglamaya
basladi.
Ismail duyuyor, agliyor; fakat
yapilacak bir sey yok. Ne benim tarafimdan, ne onun tarafindan. Daha korkuncu
beni ve kendini teskin için söyliyecegim her hangi bir sözün hiç bir seyi
degistirmeyecegini ve bana hürmetsizligin en büyügü bu olacagini bir büyük
insan gibi hissediyor.
181
Biraz birbirimizden
uzaklasmis, karanligin içinde bu aglamanin yavas yavas kesilmesini bekliyoruz.
Sonra, bilmiyorum ne kadar sonra, billur gibi canli ve pürüzsüz bir sesle
tekrar konusmaga basliyor:
— Yalniz bir sey var baba...
Onu daha söylemedim. Bu imtihani kazananlan oldugu mektepte, yahut istedigi
mektepte okutmuyorlar. Nerede açik yer varsa orada okutuyorlar. Bana Bursa
düstü.
— Çok güzel ismail. Görmedim
amma güzel memleket derler.
— Gitmeme on, on iki gün kadar
zaman vamns. Düsündüm ki, sen istersen, bu on, on iki günü burada geçireyim.
— Çok iyi olur ismail...
Mademki istiyorsun...
Mutfakta bulasik tikirtilari
kesilmis, Mesule Bacinin terlikleri sofada isitilmege baslamistir. İsmail,
sesini alçaltarak:
— Yalniz istersen Bursa'ya
gidecegimi o güne kadar bacimdan saklayayim. Yoksa gene bize kan kusturur.
Hatirlarsin ya o gün araba tekerleklerinin altina nasil kendini atmisti?..
ismail, bundan sonra bacinin
mektepte yaptigi rezaletleri uzun uzun anlatmaya basladi. Kapiyi bos buldukça
içeri kaçarak kendini kovduruncaya kadar ugrasir-mis... Mektebe giremeyince de
«İsmail pencereye gelsin; İsmail bahçede parmakligin yanina gelsin!»
diye hademelerle, talebelerle haber göndermeye baslamis. (İsmail bunlan
anlatirken ikide birde Mesule Bacinin konusmasini taklidederek hakhalarla
gülüyordu)... Sonra parmakliga çikarak kollarini sallaya sallaya isaretler
yapiyormus.
— Bilmiyorsun baba... Çocuklar
bir kere alaya baslarsa... Bir aralik sana haber gönderecek oldum.
Sofada hâlâ islerini
bitirmemis olan Mesule Baci
182
MISKINLER TEKKESİ
arasira uzun ince vücudunu,
yilan girer gibi, kapidan uzatiyor, anlamadan ismail'in kahkahalarina istirak
ederek:
— Ayo, bana da solayin da ban
da gulim, diyordu. Bir keresinde de garip bir halle:
— Saki bana mi gülüyorsunuz
ayo! diye sordu, Ismail bana göz kirparak nese ile:
— Elbette sana gülüyoruz;
baska kime gülecegiz! dedi.
— Yooo... Sen bana gülmezsin.
Mesule Baci hakaretin her
sekline alisikti; bunu âdeta kendi hakki sayardi. Fakat onda gülmeye karsi
garip bir hassasiyet kalmisti. Simdi ismail'in kendine gülmesini imkânsiz
gördügü için saka yapiyordu. Fakat baska zamanda etrafta kahkaha sesi isittigi
zaman hemen pirelenerek gözlerini bejirtir; kendini en gülünç vaziyetlere
düsürmekten âdeta zevk aldigi halde biri gülecek olursa korkunç bir cehreyle:
— Na oluyu?... Yüzümde mamun
mu oynuyo? diye kavgaya hazirlanirdi.
Mesule Bacinin bir defa
izmir'de bir Arap dilenciden yedigi korkunç bir dayagi seyretmistim. Fakat
dogrusunu söylemek lâzim gelirse ismail'in bu geceki alayi ondan daha aci idi.
Yasinin çok üstünde bu kadar ince duygulari, bu kadar garip sezisleri olan
ismail'in; az önce karanlikta aglayisini dinledigim çocuk, sefil oldugu
nisbet-te ve hattâ asil bunun için ilâhI olan .merhamet kadar tatli, bir
muhabbeti hissetmesi bana anlasilmaz bir muamma gibi görünüyordu. Bir ara
ismail'deki bu vefasizlik bana öyle eza verdi ki söyliyecektim. Fakat biraz
evvelki aglayisi hatirladim ve bu anlasilmaz çocukta — benim arzumu çok asacak
siddette bir sarsinti yapacak — yeni bir zemberege dokunmaktan korkarak sustum.
MISKINLER TEKKESİ
183
ismail, Süleymaniye'deki evde
on iki günden de fazla kaldi.
Ondaki degisiklik birkaç ay
evvel gördügümden çok büyüktü. Bazan anasinin bize biraktigi bir bohçadan
çikmis nüfus tezkeresinden süpheye düsüyor, «sakin ne idi-gü belli olmiyan bu
yarimyamalak kâgidin gösterdiginden birkaç yas daha büyük olmasin» diyordum.
Yalniz mektep kitaplariyle
kalmayarak daha baska kitaplar da okumaya baslamisti. Zaten bu huy onda
küçükten beri vardi. İçine peynir sarilmis gazete kâgitlarini okur,
sokakta giderken bir çesme, yahut mezar tasina rastgeldigimiz zaman «dur, baba
okuyalim» diye etegimi çekerdi. Fakat simdi korkulacak bir iptilâ haline
gelmisti. Bana çekinmeden de söyledigine göre hocalari onun suradan, buradan
eline geçirdigi kitaplardan bazilarini yakaladiklari zaman gözlerini iri iri
açarak «ahlâk numarani kiranz» diye baginyorlardi. Birçok geceler uyku saatinde
kendisini merdiven araliklarinda kirik mektep esyalari saklanan odalarda,
cebinde tasidigi bir mum parçasini yakarak, kitap okurken yakaliyan gece
bekçilerini nasil kandirdigini gülerek anlatiyordu. Demek mektebin ismail'den
sikâyeti haksiz degilmis!
Kariye camiinde bulustugumuz
gün, horoz gibi Talât'la altalta üstüste bogusurken hocalar için düsündügü bazi
seyler tüylerimi ürpertmisti. Simdi, onun mektep disindaki daha agir ve yüksek
seyler içinde bunlardan daha az korkunç olmayan fikirler söyledigini isiterek
dehsete düsüyordum. Bir çocuk için azgin atlann kuyrugunu çekmek, kosan
tramvaylara siçramaktan çok daha tehlikeli oyunlar! Yalniz, bu oyunlar tek
basina oynanamiya-cagi için beni de Talât gibi münakasalara sürüklemege
ugrasiyordu. Fakat ben, yillardan beri yalniz yasaya ya-
184
MtSKINLER TEKKESt
saya konusmayi unutmus ve
bunun bir seye yarayacagina zaten pek inanmamis adam, sadece onu sessiz sedasiz
dinliyordum ve ismail yorularak baska seylerle oynamaya gidiyordu. Ah, su
çocuklar! Bir oyuncak gibi daima oynayacagimi sanirken, hiç beklemedigimiz bir
anda elimizde ates alan bu havaI fisekler! Gökte kandil kandil uçtuktan sonra
neye çarparak nereye döküleceklerini bilmek mümkün müdür?
Hâsili, ismail gerginlesen
sakaklarinin — kalemle yapilmis resimlerdeki gibi biraz yana çekerek — uzattigi
gözlerinin saniyeden saniyeye degisen bakislariyle da,ha incelip seffaflasmis,
cildinin saniyeden saniyeye degisen renkleriyle bana âdeta korku veren bir yeni
ismail'dir, ismail'in bütün bu tavirlari, bu huylan mektepten aldigina süphe
yok. Keske yalniz almakla iktifa etse. O, kendinde olanlarini bunlarla
karistirinca nasil bir tertip meydana gelecegini bilmiyorum ve iste asil bu,
beni korkutuyor.
*
**
Gecenin bir kismini bahçeye ve
sokaga girip çikmakla, sofada Mesule Baci ile gülüsüp bogusmakla geçiren
ismail, nihayet odama gelir; yorgun ve durgun bir tavirla karsima oturur.
Mesule Baci, bu hali uyku
mahmurlugu sanarak onu yatirmayi teklif eder, ismail, ona ve bana bakip
gülümseyerek:
— Bir parça isimiz var...
Simdi gelirim, der. Bu bir parça isin ne oldugunu bilirim. Fakat onun
söylemesini beklerim.
— Azicik senin kitabini
okuyayim mi baba?
— Uygun gelmediyse peki,
ismail.
— Senin de gelmediyse.
135
ikimizin de uykuyu
düsünmedigini ikimiz de biliyoruz. Fakat bu, bir nevi âsik agzi ve nazidir.
Âdeta nazlanarak Mesnevi'yi
yerinden alirim, sahife-lerini karistirmaya baslarim.
— Güzel bir yerinden oku baba.
— Her tarafi birdir onun
İsmail.
— Oku; mânasini anlat bana.
— Bunlari anlatabilmek için
çok okumus olmak lâzim ismail. Bilirsin ki ben cahilim. Amma söyle rastgele bir
yerinden sana okumaya çalisayim.
«Rastgele» deyisim yalandir;
okuyacagim yer ona kendimi begendirmek için, imtihana girecek bir çocuk gibi
tekrar tekrar okudugum bir yerdir. Fakat gene de imtihanda bütün bildiklerini
unutan çocuk gibi sasiririm.
Mesnevi'nin ne kelimesini, ne
de fikirlerini anlayacak bir adam olmadigimi daha önceden söyledim. Fakat onun kimsenin
benim kadar anlayamayacagini da gene daha evvelden söyledigim tarafi yavas
yavas anlatmaya baslarim. Ben, yalnizligi içinde düsüncesi rüya, sözü bir nevi
sayiklama haline gelmis bir fikir fukarasiyim. Fakat belki de bunun için,
karsimda uyumak üzere bir çocuga bir mazbut düsüncenin hendesesini degil, bir
rüyanin birbirine karismis sekil ve boyalarini anlattigim için onu yavas yavas
tuttugumu, benim artik hiçbir çirkinligi görmeyen gözlerle kendime râmettigimi
görürüm, ismail, bu saatlerde hiçbir düsüncenin, hiçbir küçük dünya hirsinin
benim elimden alamiyacagi benim Ismailim olu...
**
ilk ayrilikta Mesule Baci,
yirtici çigliklar koparmis, sonra bunu bana karsi bitip tükenmez darginliklar
takip etmisti.
Fakat gecenin birinde o, henüz
daha eylül sonunda
186
bulunmamiza ragmen yaktigi
sobanin basinda kendisiyle; ben kerevetimde Mesnevim ile yalniz kaldigimiz
zaman aglamadi ve bana danlmadi. Bu seferki ayriligin çaresizligini o da
anlamisti. Hafif bir rüzgâr vardi. Asma dallan penceremize çarpip salladikça
basini kaldirip dinleyerek İsmail'in korktugunu söylüyordu. Bursa
suracikta bir yerdi, ismail'in yeni mektebindeki yataginda çoktan uykuya dalmis
oldugunu ona temin ediyordum. Fakat bu kadar çaresiz bir ayriligin bu kadar
kisa bir yolu olmasina »o, bir türlü inanmiyor, rüzgâr tekrar pencereyi
tikirdattigi zaman bana yeniden ayni suali soruyordu.
Evet, Mesule Baci, bu sefer
bagirmadi; danlmadi. Fakat hepsinden fenasini yapti. Bazi geceler karsi ve arka
evlerde gramofon çalardi. Mesule Baci, bunlardan, sarki da degil de bir gazel
Ögrendi. Onun gülerken ve aglarken bana âdeta güzel gelen bir sesi vardi, fakat
«Ban sani aski ile... diye gazel söylemeye baslayinca...
Bazi aksam, mutfaktan gelen
bulasik sakirtilan arasinda onun ilâhI bir aciyi bu kadar sefil ve gülünç bir
kiliga sokan bu gazelini dinlerken eski vahsi çigliklan ne hasretle
aramisimdir.
VI
Ilk geldigim zaman mahalle dar
ve egribügrü bir sokagin bozuk kaldinmlan kenanna dizilmis irili ufakli iki
sira evden ibaretti. Boyalan dökülmüs, sahnisleri çarpilmis, saçaklanmn
kinklanmis kafeslerinde güvercinler yuva tutmus eski zaman evleri; baska bir
iddia ve heves, baska çesit pencereler, kapilar ve balkonlarla tugladan, tastan
yapildiklan halde onlar kadar sefil ve ihtiyar bir çehre baglamis yeni zaman
evleri ve aralannda yeni bir yangin veya zelzeleden çikmisa benzeyen birkaç
virane.
Bu iki sira ev, benim için
uzun zaman, karagöz gös-
MlSKINLER TEKKESİ 187
termelikleri gibi, iç ve
arkasi olmayan tek yüzlük bir resimden ibaret kalmistir; gündüzleri, uzun
yillar asili kaldigi bir duvarda günesten, tozdan, rutubetten boyalan silinmege
yüz tutmus bir eski suluboya; gece olunca pencerelerinin disandan ve karsidan
vuruyormus gibi görülen ölü aydinliklariyle bir karanlik kabartma...
Geçen, yillar içinde bu
kapilardan girip çikan insanlar gördüm; içlerinden ve kapi önlerinden sesler
isittim. Bende bunlara karsi asla bir merak ve tecessüs yoktu. Hattâ
pencerelerini bile kapali tuttugum evimde etrafimi saran dua yalnizligi içinde
rahatsiz edilmekten korkarak bunlardan kaçiyordum bile.
Böyle olmakla beraber bu
görünüsler ve sesler, geçen zaman içinde birike birike söyle bir hâdise oldu ki
bu sokak benim için bir cansiz resim olmaktan çikmaya basladi; cepheler yavas
yavas aydinlandi; bir kere bile ayak basmadigim, hattâ geçerken aralik kapilarindan
bir göz atmayi merak etmedigim halde simdi hepsinin içini (odalari,
merdivenleri, mutfaklariyle ve daha bütün gizli kö-seleriyle) biliyorum;
içindeki insanlarin yasayislarini en mahrem hareketleriyle, bir ruh gibi,
istemeden seyrediyorum.
Önündeki yikik çesmenin
kenarindan bizim evin cephesine bir ince asma dali uzayan dar, yüzlü tahta evin
üst katinda bir baba kiz oturur. Baba, muallimdir. Belki de benim ismail'in bir
ilâh gibi göklere çikardigi adam. Bu muaalimin sakaklanna kir düsmeye baslamistir.
Fakat yasi nihayet otuz bes, otuz altidir. Biraz evvel gömleginin kollarini
sivayarak bir gazocaginda pisirdigi yemegi baba kiz yediler. Kiz, yedi yasinda
zayif, sarisin bir çocuk. Mutfak haline getirilen aralikta durmadan babasinin
ayaklan arasinda dolasti; yavas yavas sarki söyleyen baba, onun kendisine
yardim gayretiyle bir sey devirmesinden yahut kirmasindan korkuyor; ikide bir
188
MtSKINLER TEKKESİ
sarkisini keserek: «Hadi sen
sofrayi hazirla; tabaklan koy, çatallari yika, yalniz biçakla ekmegi kesme!»
diye basindan savuruyordu. Her sey hazir olunca çocugun damlasini içirdi; bütün
gayretine ragmen gene de pek lezzetli pismemis yemegi ona daha fazla yedirmek
için türlü maskaraliklar yapti; sonra beraber oynadilar; kiz nihayet esnemeye
basladi ve hiç bir oyunu reddetmeyen gü-leryüzlü babaciga yeni bir oyun teklif
ederken basini birakarak uyuyuverdi. Muallim, ayaklarinin ucuna basa basa
birkaç kere araliga gidip gelerek sofradaki kirli tabaklari ve çatal, biçaklan
tasidi; sakirdatmamaya gayret ederek hepsini bir araya topladi. Bizim
bitisigimizde oturan bir ihtiyar kadin, yarin sabah oraya ugrayarak bu
bulasiklari çalkalayacaktir.
Muallim, aksam yemeklerini
pisirmeyi, küçük kizi giydirip taramayi ögrendi. Fakat bvlasik yikamayi
ögrenemedi; daha dogrusu bundan duydugu tiksintiyi bir türlü gideremedi.
Simdi, artik lâmba dolasmiyor;
geceyarisindan çok sonralara kadar kimildamadan yanacagi yere konmustur. Baba,
küçük kizi kanapeden alarak yatagina götürdü; kucaginda evirip çevirerek soydu:
geceligini gIydir-di. Bunlari yaparken egilerek, hattâ bazan gözlügünü takarak
çocugu muayene ediyor. Bütün dikkatine ragmen vücudunu ciliz ve sefil görüyor;
kulaklarinin arkasinin ve boynunun kirli oldupunu görüyor; gömleginin koltuk
altini sökülmüs, bir dügmesini kopmus görüyor. Uyku halinde gözlerinin
çukuruna, burnunun kenarlarina düsen gölge onu erimis ve solmus gösteriyor. Ya
arasira derinden derine içini çektikçe titresen dudaklarinin renk-sigligi!
Baba, gözlügünden sonra lâmbayi alarak çocugun yüzüne yaklastiriyor. Fakat
lâmbanin bu yüzde oynattigi gölgeler onu bu sefer daha çaresiz surette sefil
göstererek evhamini artiriyor. Bir günün türlü türlü
MlSKINLER TEKKESİ 189
yorgunluklarindan,
hirçinliklarindan sonra kendini uykuya teslim eden her çocuk, hakikatte budur. Fakat
ancak anasi olmadigi zaman böyle görünür. Ben, hiçbir sey bilmeden, görmeden
sehadet ederim ki bu küçük kiz, anasi zamaninda baska türlü bakilmiyordu; belki
hattâ boynu simdikinden daha kirli, yüzü daha zayitti.
Ne acayip, bir genç kadindi
onun anasi! Evde oldugu zaman ya güler, ya aglar, ya sarki söyler, fakat
hepsinden fazla olarak kavga ederdi. Yalniz sesten ibaret bir kadin. Sarki
söyledigi zaman sokaktan geçenler adimlarini agirlastirirlar, hattâ dururlardi.
Fakat o, sesi, sarkidan fazla kocasiyle kavga etmek için kullaniyordu. Bütün
haykirislarinin hulâsasi: «Ben yasamak istiyorum; ben bu zindanda boguluyorum.»
Ben, gene bir sey görmeden bir
sey bilmeden sahadet ederim ki o, kocasini seviyordu, çocugunu seviyordu. Bu
sesle sarki söyleyen bir kadin, hiç degilse bazi saatlerde kocasini, çocugunu
delicesine sevmesin olamaz. Fakat buna ragmen bir sene evvel basini alip
gitmistir.
Sonradan mahallede ögrenildi:
Artik muradina ermis; rüyasini gördügü hayati yasiyormus; Vilâyetlerde gezen
bir saz takiminda hanende imis; gündüzleri ögleye dogru bir otel odasindaki
karyolasinda uykudan uyanarak karsiki asçidan gelen kirmizi yagli yemeklerini
yiyormus; aksama kadar arasira pencereden salladigi bir kömür ütüsü ile
boncuklu, sirma islemeli elbiselerini ütü-lüyormus; yatagin basucundaki çilli
aynada, kollarim, gögüs ve ensesinin görünecek yerlerini kolonyali pamukla
temizliyormus; yikanacak yer ve su bulunmadigi için kundura boyacilarinin
usulüne uyarak kir tabakalarinin üstünü tertemiz boyalar ve cilalarla boyayip
par-latiyormus; sonra gazinonun içinde veva bahçesindeki sahnede, disari bakmak
ve gülmek tehlikeli olacagi için yaninda ayakta duran Çingene kemanciya
gülümseyerek
190
MISKINLER TEKKESI
sarkisini söylüyormus; sarki
bittigi zaman birbirleriyle yârenliklerine fasila vererek el çirpan
dinleyicilerine ba-siyle selâm veriyormus; sonra gazinonun karanlik sokagina
iki keçeli dizilen âsiklari arasindan saginda bir bekçi, solunda bir polisle,
gene oteline dönüyormus!
Havanin sicak olmasina ragmen
muallim; küçük kizi simsiki örttükten sonra tekrar masasina geldi; çocugun
gözüne vurmamasi için lâmbanin isigini üstüste konmus birkaç büyük ciltle
sipere aldiktan sonra kitaplarini, defterlerini açti. Çalisiyor, belki de
ismail'e «görsen ne kimseye benzemiyen bir insan o» dedirten seyleri düsünüyor,
ariyor.
Biraz sonra hafif bir pencere
tikirtisi duyuyorum. Bitisigimizdeki evden, sabahlan muallimin bulasiklarini
yikamaya giden ihtiyar kadinin evinden sokaga dört köse bir aydinlik çerçevesi
düsüyor ve bunun içinde salkim saçak bir kadin gölgesi harekete basliyor. En
güzel bir kadinin gölgesi olabilecegi gibi benim Mesule Bacininki olmasina da
hiç bir mâni bulunmayan salkim saçak bir gölge. Fakat yillarin gözlerime
kazandirdigi o esrarli hassa sayesinde ben, bu çerçevenin içinde tombalak bir
genç kadin çehresi görüyorum. Güldükçe daha ufalarak yanaklarina gömülen küçük
üzüm gözleriyle, kenarlan disariya dogru kivrik dudaklari ve ucu hafifçe
yukariya kalkik minimini burnu ile çocuk kalmis bir çehre. Hiç çirkin degil.
Saçlarini saman rengine boyamasa, agzini disariya kivrik dudaklarindan tasan
islak kirmizi boyalarla yavrularini yemis bir vahsi kedi agzina döndürmese
güzel bile denecek. Pencerenin önünde udunu yan çiplak gögsüne dayiyor;
tellerini bir iki kere tingirdattiktan sonra hafiften hafife sarki söylemeye
basliyor: Karanlikta gülümsüyorum; o kadar gülümsüyorum ki, gecenin sessizligi
içinde gittikçe artan bu sarkiya, kitaplarinin üstünden basini kaldiran muallim
de bunu farkediyor; o
191
da bana dogru bakarak
gülümsüyor. Dudaklarimizi
kimildatmadan, yalniz bu gülümseme ile konusuyoruz:
— Bu sarkilar hep senin için.
— Anlamamak mümkün mü? Sirke
ile sinek avlamak istiyor biçare.
— Bunu benim kendi kesfim
saniyordum. Vaktiyle ben de ud çalarak kendimi birine begendirmeye çalismistim.
— Gidenin sarkilarini
hatirlatmakla beni kendine âsik edecegini saniyor. Sonra, onun oyunu bundan
ibaret de degil. Sabahlan bulasigimizi yikayan, arasira odamizi süpürmeye gelen
anasina bir zamandan beri para kabul ettiremiyorum. Bazi aksamlar, odamizda
küçük çiçek demetleri buluyorum. Kizim, bunlari «karsiki ablanin» getirdigini
söylüyor. Karsiki ablayi, hattâ bir gün odamizda kizimla oynarken yakaladim.
Geldigimden haberi yokmus gibi birdenbire açik gögsünü kapadi; utanmis gibi bir
tavirla gülerek disari kaçti; asagi inmeden Önce kisa bir zaman merdiven
basinda kendisini çagirmami bekledi.
— Demek simdi udla o, sizi
çagiriyor.
— Evet, fakat benim ona göre
ne islerim var... Pencereyi kapatmak lâzim.
— Aman, onu yavas yapin...
Belli etmeden... Tesadüfen gibi.
— Niçin?
— Sizin için sarki söyleyen
bir insanin yüzüne birdenbire pencere kapamak günahtir da ondan. Gene
gülümsüyor:
— Alisiktir o...
Ben de gülümsüyorum:
— Bu kadincagiz hakkinda ne
düsündügünüzü bilmiyorum. Sagdan, soldan benim de bazi seyler çalinmistir
kulagima... Günlerce evinden kaybolarak birtakim er-
192
MlSKINLER TEKKESİ
keklerle düsüp
kalktigini, gazinolarda sarhos oldugunu
bilirim.
— O halde?
— O halde gene acirim bu
biçareye. Çünkü bunlar, sadece bir koca avlamak içindir ve belki on bes yildan
beri, yani on alti, on yedi yasinda babasi yeni ölmüs bir kiz oldugu -zamandan
beri bu, böyledir. Hattâ bugün bile sokakta karsisina çikan adam namuslu biri
olup da açik açik: «Küçük hanim, bende epeyce dünyalik var. Seninle bir eyyam
bir yere kapanip safa sürsek» dese onun aglayarak ve haykirarak kovacagina
süphe yoktur. Nitekim anasi da öyle. Fakat «Allanin emriyle simdilik
nisanlanalim; sonra da birbirimizi taniyip tecrübe ettikten sonra gene Allanin
emriyle...» dedi mi kendi de, anasi da derhal yelkenleri suya indiriyorlar. Bu
teklifi yapan bilmem hangi uzak vilâyette ölüm halinde bir ihtiyar amcadan
miras yiyecegini söyleyen, çuha pantolonunun diz kapaklari deve diz kapaklanna
dönmüs kalin kundura-li bir fakir disarlikli talebi mi? Üç defa evlenip
üçüncüde müsrif, pasakli, namussuz kadinlara düstügü ve buna ragmen bir
dördüncü tecrübe yapmak istedigini söyli-yen orta yasli, kiliksiz ve ayyas bir
küçük memur mu? Yoksa hattâ çocuklarini evlendirip nihayet kendine sira
geldigini ve irz ehli bir kadin aradigini söyliyen ihtiyar kurt mu? Ana kiz
bunlari hiç birbirinden ayirdetmeden razi oluyorlar. Maksat bir koca degli mi?
Muallim, gülümsemesi daha
genislemis olarak beni dinliyor; devam ediyorum:
— Çünkü ikisi de zamanin
cahilidirler. Eski evlenme usulünün degismis oldugunu biliyorlar ve yenisini'
bu saniyorlar. Ana, kizini otomobile bindirip götüren adam için agzi
kulaklarina vararak «damadim, diyor, ne yapalim zamanin âdeti böyle imis.
Herkes böyle yapiyor.» Bir hafta, bir ay, yahut daha fazla, sonra macera, bir
rezalet-
193
le, hattâ çok kere o da
olmadan kendi kendine sona erdigi zaman ana da, kiz da gene aym saflikla:
«Talihimize nisanli bu defa da ahlâksiz çikti» diyorlar. O bir hafta, bir ay,
yahut daha fazla zamanin zararlarina gelince, eeey dünya halidir bu. insanin
basina ne gelmez?... Allah insani edepsiz serrinden saklasin...
Yani biçarenin bütün ömrü
ucuzcu serserilerin kucaginda geçtigi halde ne yaptiklarim kendi de, anasi da
anlayamayacaklardir.
VII
Muallimin oturdugu uzun yüzlü
evle kcsebasmdaki mavi konak arasina tek katli bir bodur ev sikismistir. Benim
Tamasalik'taki evin bir numara hallicesi. Burada ihtiyarlamis bir posta kâtibi
ile karisi ve üç çocugu oturur. Çocuklar yetistikten sonra arka bahçeye,
mutfagin bitisigindeki eski kümesin yerine, kismen de onun tahta-lariyle, bir
yer odasi yaptirilmis, ondan artan para ile de evin yüzüne bir sari badana
vurdurulmustur. Fakat zaten alçak olup sokagin yükselmesiyle biraz daha topraga
gömülmüs olan tokmakli kapli hali üzere kalmistir.
Sirti iyice egilmis olmakla
beraber gene de çok uzun boylu kalan baba ve boyca ondan asagi olmiyan oglu bu
kapidan girip çikmak için epeyce güçlük çekerler. Kizlar ufak tefek zeytin
çekirdegi gibi seylerdir. Fakat onlann girip çikmalari erkeklerinkinden de daha
güçtür. Her defasinda, tasligin karanligindan kedi gözü gibi parlayan gözlerle
sokaktan temiz kiyafetli bir yabancinin geçip geçmedigini muayene ederler.
Sokak yüzündeki büyük oda bu
iki kiza birakilmistir. Onlar dipteki yatak yükünün kapilarim sökerek yansini
elbise dolabi yapmislar, yansina aynasi, renk renk
F. 13
194
MISKlNLER TEKKESI
siseleri, kutulan
vesaireleriyle tuvalet masalanni yerlestirmislerdir. Gündüzleri evde
bulunduklari zaman burada alafranga sarki derslerine ve Almancaya çalisirlar;
ara sira teklifsiz arkadaslanna çay verirler; geceleri de çesit çesit firketeler
ve kâgit parçalariyle sanli saçlarini — kirmizi, san, yesil, siyah boyalarla
lekeli — bir tülbentle kundaklayarak ve yüzlerini yaglayarak kösedeki kerevetin
üstünde koyun koyuna uyurlar. Onun yanindaki dar odanin birkaç vazifesi vardir.
Sabaha dogru eski mahalle imaminin evindeki toplantidan, yahut Beyoglu'ndan
dönen ogul, ögleye kadar orada yatar; ögleden sonra ortadaki masada onun
belinden büzmeli mavi ceketi, paçasi kivnk bol pantolonlari, kolsuz gömlekleri,
çesit çesit boyunbaglari ütülenir; sonra, o gidince ütü, kizlarin eline geçer;
aksama dogru da bu masaya sofra kurulur.
Ana baba, böylece evi hemen
tamamiyle çocuklara birakarak kendileri bahçedeki yeni daireye çekilmislerdir.
Posta kâtibi eskiden çok sert bir adamdi. Yaninda agiz açmak kimin haddineydi.
Fakat gitgide ona garip bir durgunluk çökmüstür. Kansi burgu gibi incecik
sesiyle geceleri basini yerken onun bu sese kulak vermi-yerek uzakta konusulan
bir seyi dinler gibi bir hali vardir.
Kadin,, kendisi için hiçbir
sey istemiyro; onun bütün derdi çocuklaridir. Kizlar ne olacak? Parasizliktan
adamakilli bir mektebe verilmemis olan oglan ne olacak? Herkes isini uydurup
etek etek para toplarken kocasi, dogruluk diye bir sey tutturmustur. Bugün
gümrük hamallarinin bile burun kivirdigi bir aylikla kendini limon gibi
siktirmaktadir.
Bu kavgalann ilk basladigi
zamanlarda posta memuru eski titizligiyle kansini haslar; hattâ dövmekle,
bosamakla tehdidederdi. Sonra, hizim kaybederek daha alçaktan almaga baslardi:
«Vallahi o is bana anlattiklari
MISKlNLER TEKKESİ
195
gibi degil hanim. Ben, dogru
bir adam olmasam da egri olsam ne yapabilirim diye düsünüyorum. Damgali posta
pullarini temizliyerek tekrar kullanmaktan baska bir yolunu göremiyorum ki, bu
da, tehlikesine bakilinca, ne temin eder insana?» diye âdeta kendini müdafaaya
ugrasirdi. Simdi ise, koyun gibi gözlerle hiç ses çikarmadan dinliyor. Ogul ile
kizlara gelince, onlar çoktandir kendisiyle konusmadiklari için zaten mesele
yoktur. İhtiyar memuru kizdirmak için bir tek çare vardir: Ona bir yerden
borç para, yahut taksitle esya almayi teklif etmek. Yalmz o zaman gözleri
dönüyor, yüzü terlemege basliya-rak bagiriyor: «Olmaz o. Mavi konak gibi benim
kapimda da baginrlarsa ben, kendimi de, sizlerden elime geçeni de öldürürüm.»
Tramvayda birbiriyle Almanca
konusan, çaylarda pek üstlerine düsülürse — güftelerini agiz kalabaligina
bogduklan — alafranga sarkilar söyleyen kizlara arasira iyi kismetler
çikmaktadir. Fakat onlar, benim ud çalan küçük gönüllü komsudan daha fazla
kendilerini satmasini bildikleri için onun gibi hemen kapilivermiyorlar; uzun
nisanlilik tecrübelerine kolay yanasmiyorlar; kizlardan birinin arasira nisanli
namzelterinden biriyle sinemaya veya pastahaneye gitmesi lâzim gelirse öteki de
beraber bulunuyor.
Kizlarin bu ihtiyatinda evlerinden
ve babalarindan utanmalarinin da tesiri vardir. Kendilerini kordelâla-ra,
parlak cam kâgitlarina sarilmis hediyelik sekerleme kutulari gibi göz alici
boyalariyle bir yerde görüp cam çeken bir erkegi nisanli namzedi olarak bu
bodur evin tokmakli bodur kapisindan indirmek ve hele bu ak biyikli, kiliksiz
ve dilsiz adami baba diye takdim etmek! Kizlar, daha bunu düsünürken
encelerinden sirtlarina buzlu su kaçmis gibi, korkunç sinir hareketleriyle,
titresip kivraniyorlar.
196
MISKlNLER TEKKESİ
*
**
Bereket versin yanlarindaki
kösebasini tutan yayvan konakta, Abdülhamit zamanindan kalma bir pasa
hazretleri vardir ki bütün sikintili zamanlarinda imdatlarina yetisir ve onlara
âdeta babalik eder. Posta memurunun karisi vaktiyle bu pasanin kizlarindan
birine bir iki gün süt vermis oldugu için bu babaligin ayrica bir tutamak
tarafi da vardir.
Kizlar bazi kibar meclislerde
«pasa baba sunu dedi, pasa baba bunu yapti» gibi sözler sarf ederek kendilerini
yabancilara onun öz kizlari gibi satarlar ve posta memurunu ustalikla aradan
kaynatirlar. Kizlar, zaten vakitlerinin çogunu — yelpaze biçimindeki çifte
merdivenli, sokagin iki yüzüne indiren kapi tasligindaki iki tahta sütun ile
kapi kemerinin üstündeki birkaç boya bulasigindan baska maviliginin sahidi
kalmamis — Mavi Konakta pasanin kizlari ve ogullariyle beraber geçirirler.
Kendilerinin mektebe baslamalari, ikiz olmadiklari halde nasil bir araya
geldigi anlasilamayan isim günleri ve erkek kardeslerinin sünneti gibi
törenlerde daima postaci ortadan kaybedilmis, onun yerini pasa baba almistir.
Nisanli namzetlerinin aile büyükleriyle görüsme zamani gelince onlar, dogrudan
dogruya Mavi Konaga getirilirler. Kizlar, burada ne kadar kendi evlerinde
olduklarini göstermek için sofada sarki söyleyerek hizmet ederler ve pasa baba
arasira onlara — kendi hesabina bir parça da sahi tarafi bulunan — açik sakalar
yaptikça gülüsüp hay-kirisarak sakalini çekiyor gibi yaparlar.
Utanilacak bir baba olan posta
memuruna karsilik uzun beyaz sakali ve seksenine yaklasmis olmasina ragmen hâlâ
dik duran vücudu ile gerçekten utanilmayacak bir baba, gögüs kabartacak bir
babadir.
Pasanin sokaga çikmak için
artik elbisesi kalmamis-
MISKINLER TEKKESİ 197
tir. Fakat vaktiyle Hünkâr
yaveri iken Abdülhamit'in hediye ettigi söylenen bir elma kürkü vardir.
Nisanlilar gelecegi zaman Mavi Konagin köse bucaginda ne kadar yaldizli, oymali
esya kalmissa selâmlik odasina tasinirdi; pasa «getirin bakalim su benim bakkal
korkutani» diye gülerek kürkü ister ve arkasindaki sal örnegi entarinin pek
görünmemesi için onu kusakla sikica belinden baglar.
Kürke, «bakkal korkutan» adini
asagi yukari otuz senden beri tekaüt bulunan pasanin kendi koymustur. Sebebine
gelince, alacaklilarin yeni ve yabanci olanlari bu odaya alinir; pasa, onlari
bir yaldizli koltuga oturtup zarfi çini, fincanla kahve içirirken Abdülhamit'e
ait hâtiralarini anlatir, bir yandan da elma kürkün kendi heybetli karni üstüne
gelen kismindaki tüylerini elleriyle yavas yavas sivazlar.
Adamcagizlar yaptiklari
kabaliktan utanarak konusma sonuna dogru onun istedigi birkaç günlük müh-lehi
hosnutlukla verirler. Hattâ aralarinda borcun lâkirdisini hiç agzina almadan
çikanlar olur. Gerçi onlann en edeplilerinden bazilarinin bir zaman sonra sokak
kapisi önünde tellâl çagirir givi seslerle ve en agir kelimelerle bu kürke
sövdükleri de isitilmistir. Fakat ne olsa kazanilan zaman bir kârdir.
*
**
Mavi Konagin üst katinda
dünyaya küsmüs bir adam oturmaktadir.
İnsan içine çikmaktan
utanir; mahallede yüzünü gören yok gibidir. Sabahlan gün dogmadan çikar;
geceleri iyice karanlik bastiktan sonra eve döner. Geç vakitler penceresinde
görülen tek isik gamini defetmek için saatlerce üstüste içtigi sigaranin
parlayip sönen atesidir.
198
Muallimle oldugu gibi onunla
da karsidan karsiya konusmalarim vardir.
— Kaçinma. Ben utanilacak bir
adam degilim. Hattâ adam bile oldugum süpheli. Görüyorum insanlardan
kaçiyorsun? Sokakta dolasmak hakkini bile kendine vermeyecek duvar diplerini
siyira siyira evine gelip gidiyorsun. Karanlik ve sicak da olsa paltonun
yakasiyle yüzünü kapiyorsun. Nedir bu o kadar saklamaya ugrastigin yüz karasi?
— Zengindim. Fakir oldum.
— Hakkin var. Gerçekten
ayiplarin en büyügü. Babadan mi geliyordu bu zenginlik?
— Hayir, kendi el emegimdi.
Büyük muharebede ticaret yaptim. Vagon alip satiyordum. Hudutlardan kus
uçmadigi bir zamanda altin getirip götürüyordum. Buna benzer daha bazi büyük
isler..
— Ayni tarihte Suriye
taraflarinda benim de büyük vatan hizmetlerim olmustur. Bir nevi silâh arkadasi
sayiliriz. O vakitki zenginlerden birinin bir Avrupali oyuncu kizina
banknotlardan bir yorgan yaptirdigi rivayet olunur. Sen misin o acaba?
Sigarasinin kivilciminda
dudaklarinin gamli bir gülümseme ile burkulup kisildigini görüyorum:
— Hayir. Ben ondan da cömert
adamdim. Bir gece evlerimden birini sereflendirmis bir kibar hanimefendiye
ertesi sabah giderken bütün esyasiyle beraber o evin tapusunu hediye ettigimi
hatirlarim. Fakat insanlarin nankörlügüne bakin ki mütarekenin en karanlik
günlerinden birinde o degil, fakat tapu hediye ettigim baska kadinlardan biri
beni elimde semsiyem ve bavulumla son evimden kapi disari etti.
— Tapu onda oldugu için «kendi evinden» demeli.
— Evet, fakat ne de olsa gene
nanakörlüktür. Cüzdanimda kaç lira kaldigina bakmaya cesaret edemiyordum.
199
Üstelik de hastaydim. Sokakta
rastladigim dostlar kolerali gibi kaçiyorlardi benden. Halbuki ne fedakârliklar
etmistim ben onlara.
Muharebe içinde öyle geceler
olur ki ben onlan, erkekli disili yilancik riyallari gibi ikiser ikiser
otomobillere doldurur, Bogaziçi'nde mehtap yahut sabah seyretmeye götürürdüm.
Halk, çay bardaklarinda zeytinyagi yakarken karanlik kirlar ve bayirlar
arasinda on, on bes otomobilin seyyar bir senlik gecesi gibi, piril piril
akisini bir gözönüne getirin.
— Dostlar öyledir. Hos görmeli
.
— Aylarca hastahanede
süründüm. Nihayet ilk karim elinde iki çocugu ile beraber Anadolu'dan geldi,
Iyi zamanlardan kalma birkaç parça mücevherini satarak beni bir hasta çocuk
gibi tedavi etti. Simdi epeyce zamandan beri bir kömür deposunda kantar
memuruyum. Sabahtan aksama kadar ter ve kömür tozuna bulanarak çalismama
mukabil elime geçen pek az para ile karim bu evde beni ve çocuklarimi idare
etmege ugrasiyor.
— Bu, birdenbire yükselip
alçalmalarda benim durgun basimin anlayamayacagi pek çok seyler bulundugu
muhakkak. Fakat bir tanesi var ki ona hiç aklim ermi-yecek. Ben, utanilacak
adam degilim. Bunu daha evvel de söyledim. Anlatin bana. Vagon isi, altin isi,
daha bilmem ne isi yaparken saklanmadiniz; bana bir tanesini tasvir ettiginiz o
donanma gecelerinde bilâkis yüzünüzü bütün isiklarin odak noktasina çevirip
herkese göstermekten hoslanirdiniz. Bu, bir tabiat meselesidir; asla bir
diyecegim yok. Fakat simdi, sabahtan aksama kadar kan tere bogularak
hayatinizda belki ilk defa kazandiginiz ekmegi kendi karinizla, kendi
çocuklarinizla bölüsürken nasil gururlanmiyorsunuz? Iste ben, bunu anlayamadan
ölecegim.
200
MISKINLER TEKKESI
VIII
l
Mahallede bu kalktiktan sonra
düsen biçareye mukabil düstükten sonra kalkinmis bir adam yasamaktadir:
Mahallenin hâlâ eski adiyle «Tombul imam» diye çagirilan eski imami.
Bu Tombul Imam, Abdülmecit
devrinde çakipençe-ligi ile meshur bir emsalsiz adammis. Mahallenin
Defter-hanede, Tekaüt Sandiginda, Seyhislâm kapisinda ve Ser'-iye
mahkemelerinde olan en batak islerini — vekil, kefil, sahit, evrak-i müsbite
vesaire tedariki de kendine ait olmak üzere — götürü olarak üzerine alir ve
çikanrmis. Mahallede ev alim - satimindan, evlenme ve bosanma islerine kadar
hiçbir is ona danisilmadan yapilamazmis. Kocalarinin zulmünden kaçan kadinlar,
babalarinin istemedigi bir erkekle evlenmemek için evlerinden kaçan kizlar;
efendilerinden kaçan arap halayiklar onun evine si-ginirlarmis. Dügünler,
cenazeler, mevlûtlar, hafiz tehni-yeleri gibi büyük merasimi o tertipler
mevlûtru, çalgici, köçek, hokkabaz pazarliklari onun evinde olurmus. Mahallenin
namusunu kirletenleri mahalleden kovmak, olmazsa fenerli baskin alaylari
tertibetmek onun vazifesi imis. Hâsili, biraz ilerideki Seyhislâm krptsinin
küçügü gibi bir yer.
Mesrutiyette mahallenin bazi
ileri gelenleriyle beraber imamin da yildizi kararmaya basliyor ve bunu Vefa
yangininda camisinin yanmasi, serseri, afyonkes ve kumarbaz çikan büyük oglunun
büyükçe bir parayi alip kaçmasi gibi sirti siraya birtakim felâketler
kovaliyor. Cum-huriyet'te mahalle imamligi ve sarik kaldirildigi zaman ise
artik söylenecek söz yoktur ve Tombul Imam, Allah tarafindan sabir ve sadakati
denenen Eyüp Peygamber gibi bir adamdir. Aile, çil yavrusu gibi dagiliyor; ev,
oda oda kiraya veriliyor ve bazi eski borçlara mukabil kira para-
201
sina mahkemece haciz konuyor,
Imamin ilerde kendi yerine geçirmek için özene bezene hifza çalistirdigi küçük
oglu Sile taraflarinda bir köyün imamligina kadar düsmüs ve bir fakir kömürcüye
damat olmustur, Iki kizdan büyügü agabeysinin arkadaslarindan onun gibi ayyas
ve kumarbaz bir memura vararak Anadolu'ya gidiyor, küçügü vaktiyle evlerinde
gündelikle dikis dikmeye gelen bir Rum terzinin yanma girerek canini
kurtariyor.
Imamin kendisine gelince,
sakal uzamis, göbek erimis, tutam tutam sarkan kir saçlarinin üstünde çarpilmis
bir yagli kasketle uzun zaman meczup gibi viranelerde dolasiyor. Fakat daha
ziyade bir hastalik hali oldugu anlasilan bu ilk sersemlikten sonra yavas yavas
akli basina gelmektedir. Bunun delili sahiplerinin öldügünü, yahut baska
memleketlerde bulundugunu bildigi bazi bos arsalarin taslarini üçer beser
liraya arabacilara satmaya baslamasidir.
Bu ilk sermaye, imama yeniden
ugur getiriyor. O, bugün eskisi kadar degilse de gene mahallenin en mamur
adamidir. Bu zeki adamin yeniden yükelmesi söyle baslamistir: Bogaziçi
iskelelerinden biri civarinda bir kahve vardir ve bu kahvenin sahibi; imamin
eski mahallesinde uzun zaman oturmus bir saf adamdir, Is yapamadigindan iskâyet
eden bu adama imam, ayni semtte aksam üstleri ve geceleri adam almiyan içkili
gazinolari misal gösteriyor: «Zamana uymak lâzimdir; kahve ile, çayla bu is
yürümez; sen de onlar gibi yap. Günahi varsa Allah bana yazsin. Sen benim ne
Müslüman adam oldugumu bilirsin!» diyor.
Bu teklif imamin pek de fazla
bir sey ümidetmeden rastgele attigi bir oltadir. Fakat kahveci derhal
yakalaniyor.
Imam, içki yasagi zamaninda
Anadolu'da raki kaçakçiligi yapmis ve son zamanlarda çok perisan bir vaziyet-
202
te istanbul'a düsmüs olan
büyük oglunu ona yardimci veriyor.
Bu çocuk, simdi otuz besi
geçmis, koskoca bir erkektir. Meyhaneciligi biliyor. Bunca yil türlü sefalet ve
rezalet içinde, tavada balik gibi evrile çevrile kizardiktan sonra oldukça
aklini basina almistir. Sonra, ne de olsa babasinin ogludur. Nihayet bir içkili
gazinonun icabet-tirdigi resmI muameleler ve rakip komsularla, polisle olan
daha bir sürü nazik is için imamin arkada oldugu düsünülürse bu tesebbüsün
yürüyecegine inanmak lâzimdir, Imam, ölmemistir; isler mevzuunu degistirmis de
olsa mahiyetini degistirmemistir.
İmam, çalgili gazinolari
söyle dolasiyor. Vaktiyle en büyük camilerde, bütün vüzerasi, vükelâsiyle
mevlûtlar, hafiz tenhiyeleri, sazi, hokkabazi, ortaoyunu ile hünkür dügününe
benziyen dögünler idare etmis bir adam için bir miktar boyali bez ve tahta ile
bir çalgili gazino kurmak nedir?
Büyük oguldan sonra Sile'deki
hafiz ogul da istanbul'a getirtiliyor. Hifzi dinledigi siralarda Kur'an
okurken, en meshur mevlutçulara yardim ederken sesinin ve okuyusunun
tatliligina herkesi hayran etmis olan hafiz, etrafini alan birkaç çalgici ve
hanende kiz arasinda Kiz Kulesi'ne karsi gazele baslayinca gazino altüst
oluyor.
Asil kahvecinin ne oldugunu
bilmem. Fakat, hafiz simdi musikinin en söhretli üstatlarindan biridir. Büyük
kardesi Beyoglu'nda büyücek bir çalgili gazinonun sahibidir. Bizim mahalledeki
ev, bastanbasa tamir edilmis ve boyanmistir. Küçük kiz, alt katta bir terzihane
açarak artik ihtiyarlayan eski ustasini yanina makastar almistir. Yukari katta
kumar oynanir ve hemen her gece ortalik karardiktan sonra araba araba kibar
kadinlar ve erkekler gelir. Bu isin idaresi Anadolu'daki kocasinin yaninda çok
sikinti çekmis, fakat buna mukabil evde gizli kumar
oynatmak sanatini bütün incelikleriyle ögrenmis olan büyük kiza
verilmistir.
Sakalin «bamteli» tâbir edilen
kisminin biraz altinda eski güzel sakalindan, mecidiye çeyregi büyüklügünde
,bir agarmis hâtira ve numune birakmis olan imamin vazifesi arasira
misafirlerinin arasinda dolasmaktan ibaret gibidir. Yalniz, kapi zilinin hizla
çalinmasi, yahut sokakta yüksek sesle bir münakasa olmasi gibi hallerde,
misafirlerden biri ürkeklik gösterecek olursa, imam, çevik bir hareketle
elinden tesbihi havaya atip tutar, eski dil aliskanligiyle «saye-i resulûllahta
hiç endise buyurmayin, keyfinize bakin!» diye teminat verir ve gülümseyerek
gözlerinden birini kirpar.
IX
t
Mavi Konagin mukabilindeki
köse basinda, muallimin bir ev asinsindaki yeni tugla binanin üst katinda,
gecenin geç vakitlerinde bir mavi isik yanmaya baslamistir.
Burasi imamin tamir edilen
evinden sonra mahallenin en yeni evidir; ben buraya yerlestikten galiba iki
sene sonra yapilmistir. Bu evin mavi isik yandigini söyledigim üst katinda genç
bir isçi ile kansi oturmaktadir.
Birkaç sene evvel dügünleri
oldu; birtakim çarsafli ihtiyar kadinlarla Feshane kumasindan yeldirme biçimi
mantolar giymis basi örtülü genç kadinlar, İstanbul'un bir kenar
mahallesinden, atlarinin boynuna renkli basmalar sarilmis, eski talika
arabalariyle, kizi gelin getirdiler.
Erkek, büyük fabrikalardan
birinde tornaci, tesviyeci gibi bir seydir; yakinlarda da ustabasi olmustur. Otuz
yaslannda saglam ve yakisikli bir delikanlidir, tsini ve karisini çok sever;
birinden ayrildi mi, arada hiç vakit
204
kaybetmeden, ötekine kosar.
Vaktiyle epeyce hasari imis. Sik sik sarhos olur ve arkadaslariyle kavga
çikarirmis. Galiba gene böyle bir sarhosluk esnasinda yaptigi bir vukuat
yüzünden iki ay hapis yatmis. Fakat evlendikten sonra bunlarin hepsi bitmistir.
Arasira bulustugu uygunsuz bir kadini bir odaya kapatmayi ciddI surette
düsündügü siralarda simdiki karisini tanidi. O, fabrikada kolunu bir çark
kayisina kaptirarak parçalamis bir ihtiyar gece bekçisinin dört veya bes
çocugundan biriydi. Delikanli, .bu kizi fabrika kapisinda göz yaslariyle
yikanmis sedef gibi yüzüyle görünce asik olmus ve hemen o saatte onu kendine
kan yapmaya karar vermisti. Hele o perisanlik gününde bir dilenci kizmkinden
farki kalmamis kiyafetine bakarken memnun oluyor, her seyi kendisine borçlu
olacagi için bir Tanri gibi tapacagini düsünüyordu. Nitekim ilk evlendikleri
zaman, degil, viranede yetismis aç ve çiplak bir bekçi kizi, bu tunç heykellere
benzi-yen genç vücut ve çehre için mükellef bir hanimefendi de pekâlâ evini,
barkini yikabilirdi.
Genç âsiklar asklarinin tam
tadini çikarmak için onu sarki, siir, yahut güzel sözle süslemek
ihtiyacindadirlar. Bu delikanli, bunlarin hiçbirini beceremedigi için kendi
sanatinin sazi demek olan çekiç vesairesin eline alir ve evde bulundugu zaman,
yani aksamüstleri ve tatil günleri ask u sevk ile evi ve esyayi tamir ederdi.
Böylece yeni evin genis balkonundaki kapi ve demir parmaklik baska bir sekle
sokuldu ve maviye boyandi; üzerine telden bir ag örülerek boyali saksilar
içinde yetistirilmis sarmasiklarla sardirildi. Sonra, gene bu balkona kurulan
bir küçük tezgâhta tahtalar rendelendi; yeni biçimde masalar, dolaplar, raflar
ve dogacak çocuklari için bir tahta karyola yapildi ve boyandi.
Gerçekten tüy gibi bir fikara
güzeli olan karisi tiril tiril ince entarilerle etrafinda döner; tahtalarini,
çivileri-
205
ni getirip götürerek, boya
tenekelerini tutarak ona yardim ederdi.
Kizin öteki kardesleri ne
olmustu bilmiyorum. Fakat anasi onlarla beraber yasamaya gelmisti. Yasi, artik
evlenmeyi düsünmek zamaninin geldigine karar veren bazi kibar aile kizlarinin
yasini pek fazla geçmemis olmakla beraber basina bir yemeni, arkasina bir siyah
entari ile kendini ihtiyar kiligina sokan bu kaynana da bazan yanlarina gelir,
balkona asilacak çamasirlari veya sucuklari unutarak onlara yardim ederdi.
Üst kat böyle derece derece
degiserek alt katlara hiç benzemez bir boyali oyuncak haline gelirken onlarin
yasama tarzlari da degisiyordu. Postabasi olduktan sonra eli büsbütün
genisleyen ve ögleyin yiyecegini bile evden götürerek sokaktaki masrafini hemen
tütün parasina indiren isçi karisini ikide birde çarsiya götürerek ince
çoraplar, sik iskarpinler aldi. Eve gündelikle terzi getirtti ve kendi eliyle
yapip boyadigi elbise dolabini renk renk ipekli elbiselerle donatti. Gene ayni
hevesle genç kadini berbere götürerek uzun saçlarini kestirttI; ona baska bir
güzellik veren, top salata biçiminde bir kivircik bas yaptirdi.
lIk zamanlarda balkonda top
gibi birbirine atip tutmakla eglendikleri çocugu sonradan büsbütün büyük anaya
birakarak arka odaya gönderdiler. Onun da eskisi gibi yemenisiyle is
zamanlarinda entarisinin üstüne çektigi basma doniyle balkona çikmasina artik
izin yoktu. Evin islerine yardim etmek için belki de eski mahallelerinden, on
iki, on üç, yaslarinda bir kiz çocugu getirerek gögsüne bir fistolu önlük
takmislardi.
Gelelim simdi, bir zamandan
beri bu katta gecenin geç vakitlerinde yanmaya basladigini söyledigim mavi
isiga! Bütün bu anlattigim degisiklikler olduktan sonra genç kadin, kendini
açik gögüslü ipek elbisesi ile, boyu-
206
nü daha ziyade uzatan
iskarpinleriyle, kivircik basiyle — kocasinin eliyle yaptigi elbise dolabinin
bir büyük su damlasi gibi uzamis söbü aynasinda gördügü zaman — öteki kibar
hanimefendilerden farki olmadigina kanaat getirdi. Bu, bir dereceye kadar dogru
idi de. Bu kibar hanimlardan birçogunu yilan derisi iskarpinlerinden, adini bir
türlü beceremedigim parlak kivircik tüylü kürk mantolardan soyarak onun eski
kiyafetine soksaniz onlardan da ne kalacaktir?
Halbuki bu genç kadin, zarif
hareketler ve güzel sözler cihetinden olan ufak tefek eksikliklerini de gördügü
sinemalardan ve postacinin kizlarinin getirdigi romanlardan çabucak tamamlamak
yolundadir. Onun yeni islemeye baslamis taze ve hevesli zekâsi bunlari âdeta
sömüre-rek göz göre göre büyümektedir.
Ancak o, böyle kozasindan
çikmis renkli bir kelebek gibi havaya ve günese kanad açarken kocasi kasketi ve
deri tulumu ile hep ayni adam kaliyor ve bunu nihayet, beraber gezmeye
çiktiklari günlerde bir temiz avci ceketi ve pantoloniyle degistirebiliyor. Bu,
onun için bir para degil, hiçbir pahaya degistirilemiyecek bir meslek kiligi
meselesidir. O, simdikinin bes misli de para kazansa posta memurunun oglunun
taksitle yaptirdigi beli büzmeli mavi ceketi, açik yakali, yahut kelebek
boyunbagi ipek gömlegi giyemeycektir.
Eskiden bu üst katin
pencereleri erkenden sönerdi; kari koca da, çocuk da, kaynana da erkeden
uyurlardi. Fakat bir zamandan beri genç kadin, uyumuyor ve bazi kisa yaz
gecelerinde bu küçük mavi isik sabaha kadar yaniyor.
Bu küçük mavi isik, marifetli
oldugu kadar da zevk sahibi olan isçinin demir teller ve karisinin mavi ipek
elbisesinden artmis kumas parçalariyle meydana getirdigi, bir güzel abajurun
isigidir. Genç kadin, bu abajurun
önünde, gitgide kusurlarini
görmeye basladigi kanapesi-nin üstünde bir yandan öbür yana dönerek romanini
okuyor, bir mermer sarayin mermer balkonunda, her düstügü yere yaldizli varak
kâgitlari gibi yapisan bir mehtabin altinda uzun saçli bir genç erkegin,
kollarini boynuna dolayarak kendisine bakan bir güzel kadina söyledigi
isitilmemis sözlere kendini o kadar veriyor ki biraz sonra gözlerini kapadigi
zaman o sözleri ezbere tekrar ettigini hayretle görüyor. Sonra, yerinde
dogrularak basini arkaya çeviriyor, hafifçe horlayan kocasinin, karyolanin
kenarinda sarkan çiplak koluna bakiyor. Bu sefer hangi romandan hatinnda
kaldigini hatirlayamadigi için kendi içinden geliyor zannettigi bir baska
cümleyi tekrarliyor: «Seviyorum onu muhakkak. Daima da sevecegim. Fakat
korkuyorum ki birbirimizi anlamadan ölecegiz.»
Gariptir ki bu duygu, simdi
onun anasinda da vardir. Kiziyla damadi sokaga çiktiklari zaman onlarin yan
yana uzaklasmalarini balkondan seyrederken karsi taraftan postacinin mavi
ceketli oglunun, imamin beyaz yakali, güderi eldivenli, rugan iskarpinli
hanende oglunun, pasanin arasira hastahaneden izin alarak birkaç gün Mavi
Konakta misafir kalan morfin hastasi oglunun geldigi-* ni görecek olursa içini
çekiyor: «Kiz, böyle birilerine lâyiktir. Yazik ettik!» diyor.
Genç kadinin da, anasinin da
haklan vardir. Bu adam iyidir, hostur; fakat bu kadini anlayamayacaktir. Kdain
yükseldikçe o, inadina düsmekte, daha tenasi bayagilasmaktadir. Karisinin en
sade kadinlik haklarini anlamiyor; postacinin ince ruhlu kizlari ve onlar
vasitasiyle tanidigi daha baska yüksek aile kadin ve kizlanyle ahbaplik
etmesini hos görmüyor; bu ve buna benzer seyler yüzünden arasira çikan
kavgalarda, fabrikada imis gibi agzini bozuyor ve yumruklarini sikiyor.
Kim ne derse desin
geceyarisina, dogru bütün ma-
208
halle karanliga gömüldügü
zaman bir büyük mavi yildiz gibi parlamaya baslayan bu isigi ben sevmiyorum;
gecenin birinde yirtici haykinslanyla yataklarimizdan ugramayacagimiza, bu
yildizin etrafindaki karanliga ugursuz tabanca aydinliklariyle delinip
desiliyor görmeyecegimize bir türlü kendimi inandiramiyorum.
Karsimizdaki asmali eve,
muallimin alt katina elli yaslannda kadar görünen bir disarlik kadini yerlesmisti.
Her sabah pencereleri açarak uzun uzun temizlik yapiyor, sonra çarsafini
giyerek, elinde bir küçük sepetle pazardan alisverise gidiyordu. Konuskan bir
kadin oldugu belliydi. Fakat mahallede kimseden yüz bulamadigi için nihayet
günün bir çok saatlarmda pencerede gördügü Mesule Bacida karar kilmisti.
Hicazlilan Arap sandigi için baciyi «haci hanim» diye çagiriyor ve bu, Mesule
Bacinin pek hosuna gidiyordu. Birbirlerinin dilini pek anlamamakla beraber
ahbaplik çarçabuk ilerledi ve iki komsu, bir zaman karsidan karsiya konustuktan
sonra birbirlerine gidip gelmege basladilar. Baci, bu «haccaamm» liga daha
ziyâde hak kazanmak için sandiktan çikardigi bir yesil gaz boyamasini basina
bagliyor ve misafirlik dönüslerinde bana bu kadini uzun uzadiya methediyordu. Fakat
bu, onu, günün birinde, bir çok sevdigi kadin için gayet agir bir sey
söylemekten alikoymadi: Bazi geceler yatsidan sonra bu kadina uzun boylu bir
erkek misafir geliyormus; perdeleri kapiyarak saatlerce oturuyorlar-mis; sonra
kadin, onu usulca sokaga saliveriyormus!
Mesule Baciyi bu çirkin
vesvesesi için fena halde hasladim. Fakat dogrusu kendimin de bir parça içim
çürü-medi degli. Baci, insanla maymun arasi bir mahlûktur; fakat ne de olsa
konak yetistirmesidir; burnu gizli münasebetlerin kokusuna alisiktir. Böyle
olmakla beraber gene de bu güleryüzlü, tostoparlak, disarlik kadini için fena
düsünmek elimden gelmiyordu. Hattâ tesadüfen bir gece onun tipki, bacinin
tasvir ettigi sekilde, sokak kapisini açtigim, uzun boylu misafiri sokaga
salivermeden onun boynuna sarilarak tekrar tekrar öptügünü, bununla da
kalmayarak uzun uzun arkasindan baktigini gördügü-güm halde de gene hükmümü
veremedim.
Fakat bir gece yansi bu kadina
agir bir bayginlik geldi. Eli, ayagi sasiran ev sahibi kadin, yukaridan
muallimi, karsidan bizi çagirdi. Zavalli muallim, geceliginin üstüne giydigi
bir palto ile kim bilir hangi karakollari dolasir ve nafile yere hekim ararken
kadin Mesule bacinin kucaginda kendiliginden açildi.
O gece, hastanin yanina bekçi
biraktigim Mesule Bacinin çetrefil dilinden, ertesi gün, bin güçlükle hakikati
ögreniyordum: Gece gelen uzun boylu misafir, kadinin kendi oglu imis; onu
evvelâ Konya'ya, sonra İstanbul'a, sonra Avrupa'ya göndererek adam etmis,
Avrupa'daki tahsilinin son yillarinda, hali, vakti yerinde bir çiftçi olan
babanin isleri bidrenbire bozuldugu için kadin, boynundaki besibirlikleri
ikiser üçer bozdurmaya baslamis ve tahsil bununla tamama ermis.
Bunlarin hepsi güzel. Fakat
bugüne kadar oglunu Mesule Bacidan saklamanin sebebi ne? Kendisini sirf hastaligina
baktirmak için istanbul'a gelmis gibi göstermek niçin? Hastalik, gerçekten
dogrudur; kadinin midesinde ne oldugu anlasilmamis bir yara vardir. Fakat asil
yaraya gelince, Avrupa'dan dönen ogul, istanbul'un asil ve kibar bir ailesine
damat olmustur. Her halde bir gönül isi. Fakat Avrupa'da da okumus olsa bir
köylü çocuguna bu kadar yüksek bir kiz ancak köylü oldugunu saklamak, soyunu
sopunu inkâr etmek sartiyle verilmistir.
Damadindan para ve asalet
istemeyen bu büyük ailenin hiç degilse bir parça yumusak baslilik istemek
elbette hakkidir.
Dügün, Karaman'daki anadan
gizli tutuluyor; o, bunu ögrenerek, son kalan besibirlikleriyle ziynet
altinlarini gelinine götürmek için tutturunca türlü bahaneler, yalanlar
uyduruluyor. Fakat sonradan baba ölüp midedeki yara da bir istanbul seyahatini
kaçinilmaz bir zaruret haline getirince!
İste o zaman, bu lâf
anlamaz köylü kadinina, kendisini Haydarpasa istasyonundan almaya giden oglunun
daha oracikta, istasyonun bekleme odasinda, hakikati açik açik anlatmasi vâciboluyor:
Anasidir; kendisi gibi karisinin basi üstünde de elbette yeri vardir. Fakat bu
asil ve büyük ailenin Sisli'deki mükellef apartmanina, hâlâ çarsafmi bile
siritndan atmamis, yesil pazen entarili bir köylü nasil girecektir? Elektrik
avizelerinin aksinden aynaya dönmüs kaypak cilâli döseme tahtalari üzerinde
nasil yürüyecektir? Yillarca Avrupa'da kalmis olmasina ragmen kendisi bile bir
davet sofrasinda hâlâ, karisinin karsidan verdigi kas göz isaretleriyle talimli
maymun gibi yemek yerken köylü ana, bunu nasil yapacaktir? O asIl baba, o asIl
ana, o her bii i dört lisan konusan asIl erkek ve kizkardesler bu köylü kadim
dünürümüzdür diye ortaya çikarmaktan utanmasalar bile, onlar kendileri ne
olacaklardir? Sefkatli bir ananin, böyle insanlar yaninda oglunun yüzünü yere
getirmeye bu kadar hakki var midir?
Kadin, evvelâ sasiriyor;
kiziyor; fakat sonradan ogluna hak veriyor. Demek ki en dogrusu, anasinin
istanbul'a geldigini ailesine bile haber vermeyerek (çünkü haber verirse asIl
insanlar onu mutlaka apartmana çagiracaklardir) onu söyle kenar kösede tutulmus
bir odaya misafir etmek olacaktir. Hattâ telgrafi alinca böyle bir
211
odayi hazirlamistir bile.
Kendisi sik sik bu evde anacgi-ni görmeye gelecektir; onun bir an evvel
hastaligindan kurtularak selâmetle Karaman'a dönebilmesi için en iyi
doktorlar" ve hastahaneleri simdiden temin etmistir. Hattâ dönüs günü
istasyona, simdi konustuklari bekleme odasina, gelinini getirerek ona
göstermeyi bile va'dediyor. Yalniz, bunun için her seyi son güne kadar ailesinden
saTslamak lâzimdir. Anacigi Süleymaniye'de oturdugu müddetçe kim oldugunu,
kimin nesi oldugunu herkesten saklayacagina — daima gögsünde tasidigi En'ami
Serif üzerine — yemin ederse oglunu daha memnun edecektir. Kadin, bunlari
isittikten sonra yaptigina gerçekten utaniyor; hattâ bir ara geldigi trenle
geri dönmeyi düsünüyor, fakat oglunu dünyaya getirdigi günden beri düsündügü
gelinin yüzünü görmeden, onun için sagladigi ziynet altinlarini eliyle boynuna
takmadan gitmeye razi olamiyor. Ailenin kendisinin istanbul'a geldigini
bilmedigine inanmistir; bu talihli rnaymun gibi damadin haftada iki, üç gece
izin almadan nasil sokaga çiktigini kendi kendisine sormamistir. Bir bayginlik
nöbetinden sonra kendini belki de ölecek zannettigi bir gecenin yalnizligi içinde
sirrini Haci Hanima söyledigi zamana kadar her seyi herkesten saklamistir.
En'ami serif üzerine verdigi yemini bozmanin büyük günah oldugunu biliyor..
Fakat ertesi sabahtan tezi yok. Haccanimla pazara çikacaktir; köpeklere bir kaç
okka ekmek dograyacaklardir.
Bir kaç gün sonra bir
otomobille anasini hastaneye götürmeye gelen oglu, gündüz gözüyle de gördüm.
Çam yarmasi gibi, ali alina, moru moruna yakisikli, bir delikanli; mum gibi
paltosu, beyaz ipek boyun atkisiyle gerçekten moda gazetesi resimleri gibi-bir
insan olmus. Yalniz, mahallemize pek seyrek gelen otomobilin etrafinda
toplanmis birkaç küçük çocukla sakalasirken ciddiyetini bir parça kaybetti.
Hele kendisine tas atan üç
212
dört yaslarinda bir küçük
kizin tasiyle yaralanmis görünerek ayaginin birini kaldirdigi ve incecik bir
sesle: «Vay, bacagima degdi; vay, bacagima degdi» diye öteki ayagi üzerinde
birkaç kere zipladigi zaman, bir an için, memleketinin çocugu oluverdi.
Garip bir tesadüf, o senenin
yazinda beni bu genç adamla bir kere daha karsilastirdi. Daha güzeli asil
karisi da, sekiz on kadin ve erkekle beraber yaninda idi. Bir vapur iskelesinde
idik. Onlar, hep bir arada Altinkum'a gitmek için bir çatana ismarlamislardi;
takat nedense bu çatana gecikiyordu. Gelin hanim ufak yüzlü, ufak boylu bir
kadindi. Ayagina bol paçali bir mavi pantolon giydigi için daha ziyade de
küçülüyor; hele oturdugu iskele babasinin üstünde sinirden ayaklarini salladigi
ve uzun boylu kocasini arasira semsiyesiyle çagirarak karsisina diktigi zaman
âdeta çelimsiz gemi muçolarina benziyordu.
İskeleden baliklan
seyrediyor gibi yaparak yanlarina yaklastim. Mesele gerçekten ehemmiyetli idi:
beceriksiz adam telefonla bir çatana ismarlamayi becereme-mis, kim bilir
lâkirdiyi nasil agzinda geveleyerek bu felâkete sebep olmustu.
Damat, bugün deniz kiyafetiyle
idi. Ayaginda bir beyaz pantolon, çorapsiz hasir örmesi terlikler, sirtinda
yakasi göbegine kadar açik, kolsuz bir beyaz gömlek vardi. Telefonla asla
gevelemedigini, fakat çatanacilarin ahlâksizlik ettiklerini yeminlerle anlatirken
arasira sesi yükselecek olursa hanim, birdenbire kaslanni çatarak sert bir
isaretle «yavas» diyor, iskele memurunun odasi kapali oldugu için onu çarsida
telefon aramaya gönderiyor ve çantasindan aynasini çikararak yüzünün boyalarini
tazeliyordu.
Bir defasinda kavga büyüyecek
gibi oldugu için on dört, on bes yaslarinda ufak bir kiz araya girdi; ellerin-
213
den biriyle genç adami
omuzundan tutup öbür elindeki mendille yüzünden akan terleri silerek
titizlendi: «Yooo abla... Enisteme söz söyletmem... Ne kabahati var
adamcagizin, gelmediler iste.»
Damat, bu küçük sevgili
baldizin yere düsürdügü mendili alip ona verirken, benim tarafimda olan gözünde
ne derin bir minnet gülümsemesi peyda olmustu.
Nihayet, çatana geldi;
kadinlar, erkekler birbirleriyle sakalasip gülüserek bindiler. O bekleme
odasinda bir kere daha kaybolduktan sonra kollarinda bir alay yiyecek paketi;
semsiye, pardesu gibi birkaç kadin esya-siyle çatanaya geldi. Yüzü gülmege
baslayan karisi içerden:
— Sakin bir sey unutmus
olmayasin, diye seslendi. O, bu sefer sesini çikarmaktan korkmayarak kalin
kalin güldü:
— Olur mu öyle sey?
Bununla beraber ihtiyaten,
yahut da karisinin sözünü hiçe saymis görünmemek için bir kere daha bekleme
odasina gitti ve kosa kosa geri gelerek iskeleden ayrilmak üzere olan çatanaya
atladi.
Hasir pabuçlariyle, beyaz
pantolonu ve beyaz ipek gömlegiyle ne usakti yarabbi, ne usak!
SON
Bu hayat içinde yillar, yillar
geçti. Benim zavalli Gani Dedenin daima tekrar ettigi bir tâbir üzere «geçerken
mihnet gibi uzun, geçtikten sonra visal gibi kisa» yillar!
Mesule Bacinin zaten seyrek
olan saçlan, basinda top top oldu; gözlerini hafif bir duman bürüdü. Yalniz
geceleri sobanin agzindaki alevde dislerinin senligi hâlâ devam ediyor.
Talât, simdi artik bizimle
beraber yasamaktadir. Epeyce zamandan beri tekaüttür. Ogullar, kizlar birbiri
ardinca yetisip ötede, beride evlendikçe üstündeki yük hafifler gibi oluyor,
fakat çok geçmeden onlar, kuyruklarinda çifte çifte kabaklarla tekrar ona
çullaniyorlardi... Nihayet, öyle bir zaman geldi ki bütün kabile, çesit çesit
dertleri, kavgalari ve rezaletleriyle onun basina çöktü. Üstelik hasta kadin da
hâlâ aglaya, inleye ortada yatiyordu.
Talât, artik haritayi,
pusulayi, iyice sasirmisti. Dairede ise güce bakamiyor; zaman zaman gözlerini
simsiki yumup agzini, yüzünü çarpitarak kendi kendisiyle konusuyor, ötüyor gibi
acayip sesler çikararak etrafinda-kileri kendine güldürüyordu.
Zaten bakimsiz olan kilik
kiyafetini büsbütün süfli, gülünç, pis bir sekle sokmaktan âdeta bir melâmet
zevki duyar olmustu. Dügmeleri kopmus pantolonunu çengel igneleriyle ilikliyor,
burnunu gazete parçalarina silerek öteye, beriye atiyordu.
Böyle olunca daire, onu
vaktinden birkaç sene evvel tekaüt etmege mecbur oldu. Kâgidini aldigi aksam
evi-
ne ugramadan bize gelmisti. Siddetli
bir gögüs nezlesinden dolu dolu öksürüyordu. Sobanin karsisinda onu soyup kafes
gibi kalmis sirtina kupa çeken Mesule Baci, ne yiyecegini sordukça, agzim
kapayarak burnundan çikardigi bir acayip ince sesle: «Ben Eyüp Peygamberi de
geçtim kalfacigim. Ben melek oldum bu gece. Melekler yiyip içerler mi
kalfacigim?» diye soruyordu.
Fakat hayatin bazan akil, sir
ermeyen garip tavizleri vardir. Talât'in artik içinden çikilamayacak bir
kargasalik halini almis görünen meselesi inanilmayacak kadar az bir zaman
içinde, inanilmayacak bir kolaylikla çözüldü. Kadin öldü; kabile — vaktiyle de
bana oldugu gibi — sanki yer yarildi, takimiyle yerin içine geçti ve Talât,
hemen benim kadar yalniz kaldi. Ondan sonra hepsini sicimlerle bagli bir ufak
çanta ile kese kâgidina sigdirdigi esyasiyle bizim eve yerlesmeye geliyordu.
Bizim ev, epeyce zamandan beri
gerçekten bizim evdir. Sahibi olan ihtiyar hanimefendi öldükten sonra bu ev az
bir para ile büsbütün bizim olmustur. Onu söylemenin sirasi da gelmisti ki
Kocabaslann son torunu da artik kendi mesleginin bir... mütekaididir. Benim bir
yana konmus birkaç paramdan ziyade Talât'in becerikliligi sayesinde simdi bir
küçük dükkânimiz vardir. Bir kere daha kendini toplayan Talât orada tütünden
baska gazete, kâgit, kalem gibi seyler de satiyor. Benim Sinop-taki arzuhalci
dükkânimi uzaktan uzaga hatirlatan bu dükkâna ben de sik sik ugrar ve sokaktan
görünmeyen bir kösesine oturarak onu seyrederdim.
Geçen yillar içinde Talât,
bana birkaç defa ismail'den haber vermistir. Zaten ayrildigimizdan beri bu
çocuk için ne ögrendimse ondandir.
Talât, gecenin birinde sesini
biraz degistirip alçaltarak: «Çocuktan haber var» der. Basimi önüme egerek,
216
bir kelime söylemeden,
dinlerim. Âdetimi ögrendigi için benden ne baska bir hareket ne bir cevap
beklemeden söyler ve susar. Aylar, yillar sonra yeni bir havadis çikincaya
kadar.
Ismail, Bursa'ya giderken
hemen hemen anlasmistik. Yaza gene gelecekti. Fakat daha bahar gelmeden bunun
olamiyacagini bir mektupla haber verdi: Gene zayif kalmis dersler, basbasa
vererek çalisilacak arkadaslar, mektepten baska yerde bulunamayacak kitaplar,
vesaire, vesaire...
ikinci senenin basinda bir
mektup daha: Babasi ve daha ziyade Defterdar büyükbabasi için ne biliyorsam
yazmami İsrarla istiyor. Bu zatin çok faziletli ve asil bir büyük baba
olmasindan baska hiçbir sey bilmedigim cevabini veriyorum.
Bundan birkaç ay sonra bir
mektup daha: Bayram için gönderdigim biraz parayi bana posta ile iade ettigini
haber veriyor: «Ellerini öperim; bana artik para gönderme. Burada hiçbir seye
ihtiyacim yoktur» diyor.
Bu bizim birbirimize son
mektubumuzdur. Bundan sonra onun için ögrendiklerim, dedigim gibi, Talât'in
zaman zaman öteden, beriden duydugu seylerdir: Ismail, orada da çok çalisiyor;
Ismail mektep idaresinin üstüne titredigi görülmemis bir talebe oluyor; Ismail
gene birincilikle son sinifa geçiyor; fakat Ismail, imtihana üç ay kala, âsi
diye mektepten kovuluyoi.
Bu son haberi alinca,
Tamasalik'in Dana Bayrami'n-da bana onu, yüzü gözü kana bulanmis olarak kucakta
getirdikleri günü hatirliyorum. Talât'a bile bir sey söylemeden, hâlâ kiraz
kokan eski bastonumu alarak Bursa'-nin yolunu tutuyorum. Fakat çok geç!
Mektep memurlarindan birinden
ögrendigime göre
idare onun büyük zekâsina
acimis, darilttigi birkaç hocadan mektupla özür dilerse tekrar mektebe almayi
va'-detmis. Fakat İsmail, cevap bile vermiyor ufak bir yevmiye ile bir
mühendis heyetine katilarak Iç Anadolu'ya gidiyor.
Yillardan sonra, onun artik
yasamasindan bile ümit kestigim zamanlarda, yeniden haberler basliyor; ismail
Avrupa'da imis... İsmail Avrupa'da mimar olmus... İsmail Ankara'ya
dönmüs, günden güne yükselip parliyor-mus.. Talât, bana dükkândan gazeteler
getiriyor, onun Anadolu'da dolastigi yerlerde valilerle, vekillerle çikmis
resimlerini gösteriyor... Bunlar, gerçekten güzel haberlerdir. O kadar güzel ki
Mesule Baciya da anlatarak onu da sevincimize ortak etmek istiyoruz. Fakat o,
söylediklerimizi bir türlü dogru anlamiyor. İsmail eve geliyor sanarak:
«Bugün mü gelecek, yarin mi?» diye sualler soruyor, onu hâlâ on iki yasinda bir
çocuk sandigi için bir dolaba sakladigi terliklerini aramaya kalkiyor.
Hay-kirip aglamalar fasli çoktan geçtigi için İsmail'in ne yarin, ne hiç
bir zaman gelmeyecegini aci aci söylemekten çekinmiyoruz. Fakat o, inanmiyor,
basini geriye atip: «Yooo gelece... ben biliyorum» diye pinl pinl disleriyle
gülüyor.
*
**
Derken bir gün, bir aksam
vakti kapimizin önünde bir otomobil duruyor. Bakiyorum, İsmail. Beni
görünce ellerimi, yüzümü öpüyor; sonra Mesule Baciyi, feryat, figân, kucagina
alarak tasligin ortasinda döndürmeye basliyor.
Ben, saskin, onlari
seyrederken omuz basimda mu-sambali bir genç kadin beliriyor, kollarimi
oksiyarak,
218
karanlikta ancak
gülümsemelerini farkedebildigim sözlerle:
— Baba, ben sizin
gelininizin!, ismail'in karisiyim ben, diyor.
Sonra, ikisi de bizi
birakarak, aceleleri varmis gibi el ele odalara girip çikiyorlar; Ismail,
çocukken oynadigi yerleri, kitap okudugu yerleri gösteriyor.
Onlar, trenden çikar çikmaz
ayaklarinin tozuyle bize gelmislerdir. Bu gece hep beraber yemek yiyecegiz.
Mutfakta Mesule Baciya yardim
eden Talât, arasira aklina bir sey estikçe elinde kepçeler, biçaklarla kosa
kosa yanimiza geliyor; fakat daha söze baslarken ateste biraktigi tavayi
hatirlayarak tutusmus gibi ziplaya zip-laya gene mutfaga kosuyor.
Yemek vakti gelince Mesule
Baci, içinde ne oldugunu hiç merak etmemis oldugum bir dolap gözünden
kullanilmamis çatal biçak takimlari, çiçekli tabaklar, bembeyaz yemek havlulari
çikarmaya baslamisti. Benim hayretime cevap verir gibi:
— Ban solamasmidim gelece
diye, dedi ve kollarini yanina birakarak gülümsiye gülümsiye uzaklara bakti.
Ismail, yemekte birbirimizi
görmedigimiz yillarin havadisini veriyor, bunlardan gülüneceklere gülüyor;
gülünecek yeri olmayanlara daha kuvvetle gülüyor, içlerinde ilk gördügüm gün
bana ince kan serpintileri gibi görünmüs olan kizil benecikleri hâlâ
kaybetmemis gözleri pinl piril...
Ben, bir sokak adamiyim.
Uzaktan, yakindan insanlarin nelerini görmedim!... Fakat kimsenin böyle sedef
gibi konustugunu hatirlamiyorum.
219
ismail, bir aralik bana
bakmadan karisina egilerek ve onun parmaklarindan birini tutarak:
— Evvelce de birkaç kere
söyledim sana, dedi, babamdan bir alacagimiz var. Onunla sana bir güzel yüzük
alip burada takacagiz. Daima parmaginda tasiyacaksin.
Sonra, gene bana bakmayarak
degisik bir sesle ilâve etti:
— Bu alacak, babamin bana
Bursa'ya göndermis oldugu bir bayram parasidir ki ben, onu posta ile geri
göndermistim.
ismail, bu sefer bana dönüyor;
birdenbire yanaklari ateslenmis, hasta bir çocuk gibi:
— isterim onu baba, mutlaka
isterim, o, benim hakkimdir; bu kadar çalistim, diye titizleniyor.
Pek de kisa olmayan bir
susmadan sonra yavasça basimi salliyarak: «Olur» diyorum ve ismail benim sofra
üstünde duran sakat elimi egiliyor; onu öpüyor.
Sonra, gene kansina dönerek
kisa kisa gülüslerle anlatiyor.
— Bir defa da ona faziletli
büyük babamdan haber sordum. Kim bilir arayip bulmaya mi çalisacaktim? Yoksa,
hiç degilse adini, sanini ögrenerek «ben suyum» diye övünecek miydim? Çocuk, ne
namussuz bir gaddardir.
Bu sefer, gene bana dogru sert
bir dönüs ve sert bir itham:
— Hep kabahat babamindir.
Hiçbir aile çocugu benim kadar magrur ve muhtesem büyümedi. Bir padisah çocugu
mutlaka babasindan, amcasindan yalvararak birçok seyler istemistir. Fakat o,
beni hiçbir sey için yal-
220
vartmadan büyüttü. Sonra,
mektebe gittim. Mektep, babalar, amcalar ve hattâ ahbaplarin serveti, mevkii ve
söhretiyle övünülen bir cemiyettir; birçoklari için sahte gururlar, sahte
gösterisle fideligidir. Yani sefil bir evlâtlik olan anamla beni sokaga atmis
bir büyük babayi bana arattirmis olan o buhran çaginda ben, pekâlâ kaynayip
gidebilirdim. Fakat öyle saniyorum ki ben, kendimi bu uçurumdan kurtarmak
kuvvetini gene bu insanin bende biraktigi hâtiralarda buldum: Onun hiç kimsede
görmedigim sükûneti, mazlumlugu soguk gecelerde beni yorganinin içine alarak
söyledigi seyler arasinda bana görünmüs baska bir âlemin hâtiralari...
izmir'deki Mevlâna'yi. çocuklarin tasla öldürdügü o zavalli meczup Giritliyi
hatirlar misin baba? Bütün çocuklar gibi, hattâ bir aksam, onu alayla karakola
götüren polisler gibi ben de onun geceleri küçük çocuklari öldürerek taze
mezarlara gömdügüne inaniyordum. Halbuki sen, bana onu geceleri karda, yagmur
da sokak fenerlerine elini uzatip asil Mevlâna'dan beyitler okuyan bir adam
olarak anlattin. Bir serseri gibi gittigim Avrupa'da, ilk zamanlarda benim de
hemen hemen bu Mevlâna kadar sefil zamanlarim oldu. Kisin soguk ve isiksiz bir
tavanarasina siginmistim. Pencerenin ilerisinde ve agaçlar arasinda bir sokak
feneri yanardi. Karanlikta onun zayif isigi etrafina yagan karlardan baska bir
sey görünmedigi için bütün gökyüzünü bu fenere çullaniyor gibi tasavvur
etmekten zevk duyardim. Sonra bu, bana zavalli Mevlâna'yi hatirlatti. Bunlar,
pek küçük seylerdi. Fakat senin yillardan beri hâlâ yataginin yaninda duran su
Mesnevi'ye sardirdigin merakin ve beni sonradan sarmis bir takim iptilâlann o
zavalli meczup Giritliden baslamadigina emin miyiz?
İsmail, çocuklugunun
sefaletini, Tamasalik'in sefaletini bütün teferruatiyle çirçiplak anlatiyor,
sefil ana-
sinin hâtiralanna varincaya
kadar hiçbir noktasindan utanmayi aklindan geçirmiyor. Beni asil sasirtan sey,
bir ufak çocugun, o zaman hiç farkinda olmuyor gibi göründügü seyleri bu kadar
teferruatiyle nasil aklinda tuttugu degildir; büsbütün baska bir âlemin kizi
olan karisi yaninda bunlari söylemeye cesaret etmesidir. Fakat ondan da daha
fazla sastigim bir sey fakir soframizda, Talât'la benim aramda bir süslü
oyuncak gibi oturan bu genç kadinin onu bu kadar benimseyerek dinleyisidir. Tasligin
karanligi içinde kollarimi oksamaya basladigi zaman yalniz gözlerinin tatli
gülümsemesini far-kettigim bu genç kadin, bana evvelâ rastgele bir insan gibi
görünmüstü. Fakat isiklar yandiktan sonra meydana çikan renkleri ve
çizgileriyle gitgide güzellesiyordu. Sonra, kibar bir ailenin naz içinde
yetistirilmis bir kizi olduguna da süphe yoktu. Bu vaziyette bir genç kadinin
kendi âleminin asalet, gurur vesaire hakkindaki türlü türlü düsünce ve
göreneklerinden bu kadar siyrilmasini, bu kadar sadelikle aramiza girmesini
nasil izah etmeli? Ask mi? Belki bunun da tesiri var. Fakat ben, sanirim ki
bunu asktan daha büyük seye gerçekten büyük olan bir fikrin daha küçük fikirler
üzerindeki cazibesine vermek daha dogrudur.
Ismail, bu hikâyeden sonra
kendisine daha sokuluyor gibi görünen karisinin basini oksayarak:
— Benim babami hor gördügüm
zamanlar oldu, dedi, fakat mevki, seref, para itibariyle hiçbir eksigi olmayan
birçok kibar insanlarin hattâ büyük insanlarin ufak bir geçim sikintisina
düstükleri, kendilerinde olandan daha fazlasina göz diktikleri, baskalarinin
otomobilini, mevkiini kiskandiklari zaman gözlenni belerterek «açiz» diye
agladiklarini gördükten sonra...
Çocuguma bakarken gözlerim
kamasiyordu. HakikI
222
gurur, hakikI asalet, bildiklerimizden ne kadar baska bir seydi.
ismail, bir aralik bana:
— Baba, sen bir sey
düsünüyorsun, dedi.
— Bu kadar vakalarla bir gün
gene bedbaht olmadan korkuyorum, diyecektim. Fakat kendimi topladim. Bu sefer
ben, onun elini dudaklarima götürerek:
— '- Sadakalarimin en
muhtesemim ben, senden aldim İsmail, dedim.