Kitaplarim

 

MISKINLER TEKKESI

RESAT NURI GÜNTEKIN

 

Simdi oldugu gibi çocukken de pek canimin kiymetini bilirdim. Kosmaca, kaydirak, birdirbir gibi oyunlar asla isime gelmezdi. Aksam üstleri açilir - kapanir iskemlemi konagin bahçe kapisina kurar, vücuduma göre çok kocaman olan basimi mutfagin sarmasiklarla kapli duvarina yaslayarak karsi viranede oynayan çocuklari seyrederdim.

Çocuklar, kendileri gibi baskalarina da rahmi olmayan, hasbetenlillâh kötülük yapmaktan zevk duyan küçük canavarlardir. Hiç sebep yokken arada bir bana da satasirlar, fesimi kaparlar, yüzüme toprak atarlar, altimdan iskemlemi çekerlerdi.

Gene simdi oldugu gibi o zaman da gücüm, kuvvetim yerindeydi. Hangisini istesem, evvelallah, ayagimin altina alir evire çevire tepeliyebilirdim. Fakat bunun için yerimden kalkmak, kosmak, toz toprak içinde yuvarlanmak gibi bir sürü lüzumsuz hareket yapmak lâzimdi. Ancak deger mi? Hayvan yavrulari gibi ne yaptiklarini, ne istediklerini bilmiyen birtakim abuk sabuk mahlûklara uyarak tatli canimi sikintiya sokmaktan ne çikacak?

— Ne mi çikacak? Sana yapilan haksizligin altinda kalmamis olacaksin. Elin, ayagin biraz zedelense de yüregin ferahlayacak...

Belki hakkiniz var. intikam duygusu asIl bir duygudur. Asil dedigimiz insan; sahsina, onuruna, mal ve canina yapilan tecavüzlere karsi asin bir titizlik ve hazim sizligi olan insanlardir. Ancak kizdirilan hayvanlar da baska türlü mü yaparlar ya? Kedinin en miskinine, köpegin en dalkavuguna haddin varsa, bir parça takil... Velinimeti bile olsan hemen öfkelenir; disiyle, tirnagiyle karsi koymaga kalkar. Hayvanlarin en asIlI olan at, onlardan da mantiksizdir. Önündekinin bir hareketinden pirelendigi zaman arkasindaki hiç suçu, günahi olmayan biçareyi çiftelemege kalkar. Hele devenin kendisine fenalik yapani zamanla da affetmedigi, bir asiret reisi seba-tiyle kin güttügü meshurdur.

Evet, intikam duygusunun yoklugu bir insan için belki iyi alâmet degildir. Fakat ben hayatimin hiçbir çaginda böyle bir heyecanin, beni yoklamadigini itiraftan çekinmeyecegim. Ne yapalim, böyle yaratilmisim. Cüzzamli yanik acisina ne kadar duygusuzsa, ben de kuyruk acisina öyleyim.

Gene diyebilirsiniz ki:

— intikamin faydali bir tarafi vardir. Yaptigi kötülügün yanina kalmadigini gören kimse (hiç olmazsa acisini unutuncaya kadar) sizi rahat birakir.

Bu da dogru. Fakat unutmamali ki bu neticeye varmak için daha yumusak yollar da vardir. Meselâ yalvarmak. Benim o zaman bana satasan çocuklara yaptigim gibi: «Iki gözüm kardesim. Bilirim sen benim basimi yarabilirsin. Hiç ben, seninle basa çikabilir miyim? Basim yanlirsa yazik degil mi bana... Vesaire...»

Hele bunu söylerken biraz da boynunu bükmesini, sesini titreyerek sizildanmasini bilirsen hiç mesele yoktur.

Meslek icabi olarak gayet iyi bilirim: Oldukça dise dokunur bir maddI menfaate dayanmayan meselelerde rica ve niyaz en kuvvetli bir silâhtir. Yalvarmasini, amma usul ve âdabina göre yalvarmasini bilen insan için açilmayacak kapi, erilmeyecek mertebe yoktur. Nitekim ben, daha o yasta gayet ustalikla kullanmaga basladigim bu silâh sayesinde kendimi yalniz sokak çocuklarinin

MlSKINLER TEKKESİ

serrinden korumakla kalmiyor, onlari burnu halkali Arap köleler gibi tepe tepe kullaniyordum.

Gözünüzün önüne getirin: Bahar, bütün saltanatiyle gelmis, agaçlar pitrak gibi kiraz dökmüs. Yalniz, ne yazik ki kudret, onlan kirmizi gelincikler gibi ayaklarimizin altinda yetistirmiyor... Hepsi hava kuslari gibi elimizin erisemiyecegi bosluklar içinde sallaniyorlar... Yanlarina varmak için bir sürü tehlikeyi göze alarak agaçlara tirmanmayi mertlik damarlarini oksamayi bilirsen onlar, agaci takimiyle senin ayaklarina indirirler.

Kirazlardan sonra canim bir araba sefasi isterse, açilir - kapanir iskemlemi katlayip bir köseye birakarak bahçivaninin tek tekerlekli çekçek arabasina kurulur, bir eski zaman krali saltanatiyle kendimi tebaama çektirirdim. Hep ayni tatli dil, güler yüz sayesinde...

Ancak ne de olsa çocuktum. Bebeklerle evcik oyunu oyniyan kiz çocuklar, teneke kiliçlarla muharebe oyunu oyniyan oglan çocuklar gibi benim de zaman zaman bir seyin oyununu oynamaya, büyük insan taklidi yapmaya ihtiyacim vadn. Lapaci mizacina çok uyan; kolay, rakipsiz ve kavgasiz bir oyun icadetmistim: Dilencilik oyunu.

Taklidin benzemesi için kâh göz kapaklanma sigara kâgidi yapistirarak kör, bir kolumu tersine çevrilmis hirkamin içine saklayarak, çolak, kâh dolaptaki dedemden kalma bastonlari koltuk degnegi gibi kullanarak topal olurdum. Sonra: «Alilim... Elim ermez, gözüm görmez... Bir sadakacik verin!» diye sizildanarak minderler, sandalyeler arasinda dolasirdim.

Kimseye bir zarari olmamakla beraber, bu oyun nedense büyükleri kizdirirdi. Sudanli Gülfidan dadimiz beni o halde gördükçe parmaklarinin ucuna tükürerek:

8

MISKINLER TEKKESİ

— Tuu... Tuu... Tuu... Ayo, sen hiç utanmaz misin? diye ince ince haykirir; sonra salavat parmagini diliyle islatip duvara isaretler çizerek:

— Görürsünüz... Bu oglan eninde, sonunda dilenci olur, derdi.

Tehlikeli hasariliklarla yüregini oynatmadigim için beni konagin öteki çocuklarindan fazla seven büyük annem, hemen baciya çikisirdi:

— Agzindan yel alsin... Bak su kus beyinli fellâhin yakistirdigina... Sen, ondaki kafaya baksana... Bu yasta onun bildigini sen bilmezsin... Görürsünüz o, ne adam olacak insallah!.

Kürkü ve gecelik entarisiyle daima evde kadinlarin arasinda oturan dayima gelince, o, benim için bir türlü kararini veremiyordu. Arasira içindeki maddeyi merak eder gibi kocaman kafami elleri içinde evirip çevirir, karpuz muayene edenlerin yaptigi gibi ötesine, berisine fiskeler vurarak: «Bilmem amma... Bu büyüklük pek hayra alâmet olmasa gerek!» derdi.

Büyük annemin buna da cevabi vardi:

— Büyük babam Semseddin Mollaya Kocabas Kazasker dediklerini unutuyor musun? Arabaya bindigi zaman basini tutmak için yanina bir lala oturturlardi... Sizin kafalariniz yumruk kadar amma Kocabas Kazasker gibi padisah sofrasinda yemek yiyemediniz. Hepiniz hâlâ ondan kalan nimetin kinntilariyle geçiniyorsunuz.. Bu çocuk da ona çekmis. Hele bir büyüsün, göreceksiniz ne adam olacak o...

Dünya hali acayiptir. Talihin beni de bir Kocabas Kazasker yapmasina hiç mâni yoktu. Fakat nedense Gül-fidan bacinin tahmini büyük anneminkinden daha dogru çikti. Birbirini kovaliyan bir sürü vak'alardan sonra nihayet... bacinin dedigi oluyorduk.

MISKINLER TEKKESİ

II

Dedelerim arasinda gerçekten degerli kimseler vardir. Bunlann bazilari tarih kitaplarina geçmis, yalniz bizim ailenin degil, bütün memleketin kendileriyle ögünmesine hak kazanmis büyük adamlardir.

Arasira kibar cenaze alaylari arkasinda Eyüp'e, E-dirnekapi'sina, Merkezefendi'ye gittikçe birkaçinin hâlâ ayakta duran mezar taslanna rastladim: Sudur-i izamdan Haci Nasir Molla, Akidecibasi Osman Melali Efenw di, Kaputan-i Derya Rükneddin Pasa, Abuvada Müselli-mi Tahir Bey ve niceleri...

Dedelerimin bu mezarliklarda hâlâ vakar ile dikilen kavuklu taslanna bakarken gözlerim dolar, gögsüm iftiharla kabanr. Fakat onlarin son torunlariyle iftihar edebileceklerini ummadigim için yanlarina pek sokula-mam. Hele Sultan Mahmut'la dizdize yemek yemis Kocabas Kazaskerin yana çarpilmis bir kavuklu tasi vardir ki beni tanisa büsbütün yikilmasindan korkarim.

Evet bu padisahlarla bir sofrada yemek yemis, daglara, deryalara hükmetmis adamlardan ben nasil çiktim? Bizim Sudanli Gülfidan baci kafasiyle düsünürsek bu Allanin akil ermez bir hikmetidir. Fakat ben kendi hesabima bu ise pek de sasiyor degilim.

Bugünkü meslegimde bu hürmete, dedelerin tesirleri bence parmakla gösterilecek gibi açiktir. Hayatlarini iyi bilmiyorum; secerenamemiz ve daha baska kâgitlar ve fermanlar Aksaray yangininda yandi. Fakat çocuklugumda onlara dair dinledigim hikâyelerden aklimda bazi seyler kalmistir. Meselâ basimin kocamanligin-dan dolayi kendime en yakin saydigim Kocabas Kazasker, gerçekten Sultan Mahmut'un gözbebegi hükmün-deymis. Konaginda belki yirmi otuz halayik, köle, asçi,

10

 

ayvaz vesaire bannirmis. Böyle oldugu halde bu mübarek adam Padisahin sofrasinda kaymak gördükçe ellerini açarak dua edermis: «Allah ömr-i sahanelerini müz-dad eylesin. Abd-i fakir ancak say-i devletinde kaymak tadiyor. Yoksa kaymaga el sürmek biz gibilerin haddine mi düsmüs?»

Gene o büyük adam, Sultan Mahmut'un önünde kalan ekmek kirintilarini yüzüne, gözüne sürerek toplar, sirf bu is için yaptirilmis bir sedef kutuya koyarak dualar, senalarla el üstünde konaga getirirmis. Ben, bu mesut devreye yetisemedim. Fakat yillarca ailenin yeni dogan çocuklarina teberrüken tattirilan ilk dünya nimeti (Sakal-i Serif gibi kat kat islemeli bohçalar içinde saklanan) bu padisah artiklari olmustur. Yavrunun bütün ömrünce yiyecegi ekmek zahmetsiz ve sikintisiz bir el ekmegi olsun diye.

Benim yetistigim Ikinci Abdülhamit zamanlarinda bile arasira saraydan (adina resmen Sadaka-i Sahane denen) elli altinlik, yüz altinlik ihsanlardan gelir ve Ka-racaahmet'in meshur Miskinler Tekkesi'nde oldugu gibi bütün aile, büyük sofada toplanarak «âmin, âmin» çagirirdi.

Demek ki sadaka benim mayamdadir; Kocabaslar ailesinin hamuru onunla yogurulmustur ve sanli dedele-rimdeki Tanri vergisinin ilerleye ilerleye bende tam kemal mertebesini bulmus olmasina sasmamak lâzimdir.

Sekiz, on sene evvel sair dedem Osman MelâlI Efen-di'nin Divanini ele geçirmistim. Arasira ibretle okurum. Bu divan, bastanbasa bir yalvarip yakarma kitabidir... Dedem; basta Allaha, peygambere ve tesrifat sirasiyle ashaba yalvarir... Arkasindan padisahlar, vezirler gelir. Nihayet kasideler bitip âsikane gazeller baslayinca bu sefer de canana bitip tükenmez yalvarislar: Bir nigâh için, bir hande için, zülf-i semenbûdan bir tel için... \)

 

III

«Insan, yedisinde neyse yetmisinde de odur!» derler. Âmenna! Fakat yedisinde neyse on yedisinde, hattâ yirmi yedisinde, pek o kadar «o» degildir de ancak kirka dogru tekrar yedisindekne benzemeye baslar. Meselâ, yedisinde korkak olan çocuga on yediye dogru bir cesaret gelir; kani kaynar; ötede, beride bazi tehlikeli atilganliklar yaptigini görürsünüz. Fakat kirktan sonra damarlar katilasmaga baslayinca eski korkaklik gene deliginden burnunu gösterir. Yedide cadidan, elli yedide hirsiz veya polisten korkan insanla yirmi yedide karanlik sokaklarda islik çalarak dolasan genç adam arasinda — isligin sesi biraz titirek de çiksa - her halde bir fark tanimak lâzimdir.

Yedisinde babasinin etegi dibinde namaz kilan çocuk, yirmi yedisinde felsefe okurken dinsiz olur, cennet ve cehennemden gülerek bahseder. Fakat elliye dogru hava tekrar dönmege baslar. Kitap rafinda beliren damar ilâci, kuvvet ilâci vesaire siseleriyle beraber zihninde de birtakim tereddütler, «acaba» lar uyanir. Arasira yapilisindaki ustaligi seyre gittigi Süleymaniye camiine, birkaç yil önce Amerikali seyyah gibi ayaginda terliklerle grdigi halde, simdi kunduralanni eline alarak, çorapla girer ve Allaha, Peygambere karsi tereddütle ve mahcup bir mülâzemet-i âsikaneye baslar.

Evet, insamn hamur veya çamuru yedide neyse yetmisinde de muhakkak odur. Fakat gençlik dedigimiz o mukaddes kavak yelleri çaginda, bu mayanin az çok kabardigini ve yirmi yasindaki delikanliya çocuk ve ihtiyar insandan çok farkli bir çesni verdigini kabul etmek lâzimdir.

Anlatmak istedigim su ki sekiz, on yasindaki «ben» ile bugünkü «ben» arasinda pek ayn gayn yok gibidir.

12

MISKINLER TEKKESİ

Fakat birbirini gayet iyi anliyan bu iki «ben» arasinda, delikanlilik çagimda, bir yabanci «ben», bir nevi teklifli misafir girmistir.

Simdi onu kendimle ayni kandan, fakat bazi fikirlerinden, huysuzluklarindan dolayi bir türlü kaynasmamiza imkân olmayan bir akraba gibi hatirlarim. Evet, erkek olma yasima dogru bende bir baskalasma oldu. Baharda soganlar gibi birtakim yeserme alâmetleri belirmege basladi. Yüzüm uzuyor, derimdeki kirisikliklar kayboluyor, yanaklarimda pembe bir renk dalgalaniyordu. Bakislarimda bir derinlik, sesime tatli bir islaklik gelmisti. Âdeta kivirciklasarak uzayan saçlarim altinda basim bile daha küçülmüs, daha insana benzemis görünüyordu. Kilik kiyafetimde de epeyce degisiklikler vardi. Çocukken son derece çapaçul oldugum halde gitgide âdeta siklasiyordum. Ikide bir dadimi sikistirarak pantalonumu ütületiyor, sokaga çikarken boynuma kolali yaka, kelebek boyunbagi takiyordum. Hâsili, kisa bir zaman için zerzevati çiçege benzeten bahar beni de insana benzetmisti. Açilir -kapanir iskemleden ayaklandim, kozasindan çikan kelebek gibi orada, burada kanat çirpmaga basladim. Aksamlan pencereden yildizlara bakarken kâh göge uçmak arzusiyle yüregimde çarpintilar uyaniyor, kâh acayip düsüncelerle gözlerim ya-sanyor ve daliyordu.

Artik hareketleri eski vurdum duymazlikla karsili-yamaz olmustum. Cesur ve cömerttim. Yalniz, bu duygular hareket halinde disari çikacak derecede kuvvetli olmadigi için simdilik nazarI ve hayalI kaliyordu. Meselâ bir gece eve hirsiz geldigini tasavvur ederek üzerine saldiriyor, her biri korkudan bir köseye kaçan konak halkinin gözleri önünde kollarini bagliyarak polise teslim ediyordum. (Benimle korkak diye alay edenlere karsi ne intikam!) Bir baska gün kendimi piyangoda zengin

MISKINLER TEKKESİ     43

olmus görerek büyük annemin aylik kâgitlarim sarraftan kurtariyor, konagin yillanmis borçlarini bir çirpida temizliyordum.

Simdi, böyle bir delikanliya bir de sevgili lâzim degil miydi? Ben yastaki çocuklar için mesele yoktu. Bir kismi mart kedileri gibi tavan aralarinda ahretlik kovaliyorlar, bir kismi aksam üstleri kiz rüstiyesinin kapisinda nöbet tutarak kendilerine sevgili tedarikine ugrasiyorlardi. Ben, daha ziyade bu ikinci nevi âsiklardandim. Göz pekligi istiyen kapi arasi âsiklari benim yaradilisima uymuyordu. Sonra, ihtiyar kadinlar arasinda büyüyen birçok çocuklar gibi çapkinligi büyük bir ayip ve günah sayiyordum. Benim istedigim, ilerde Allahin emriyle karim olacak eli, yüzü düzgün bir hanim kiz bularak uzaktan uzaga isaretler, gülümsemeler ve mektuplarla sevismekten ibaretti. Ne tehlike, ne yorgunluk! Sonunda kucagima düsecegine emin oldugum bir seftalinin, dalinda agir agir irilesip kizarmasini beklemeye benzer zahmetsiz ve sakin bir ask!

Yalniz eski sairin de dedigi gibi:

«Âdeme kendi ayagi ile devlet gelmez!»

Küçükken yalvarma ve izzet-i nefislerini oksama yoliyle baska çocuklari agaca çikararak kendime kiraz toplatabiliyordum. Fakat simdi rüstiye kizlarini ayni kolaylikla ayagima getirmeme imkân var miydi? Mutlaka ben de bir parça onlara dogru birkaç adim atmaliydim. Çaresiz, ben de akranlarima katilarak köse baslarinda sevgili avina çikmayi ciddI bir surette düsünmege basladigim bir zamanda talih, imdadima yetisti.

*

Talih diyorum; fakat hakikatte bu, bir felâkettir. Bir ramazan aksami,    iftar sofrasindan    kalkmak üzereydik. Kalfalardan biri uzakta, Edirnekapi tarafla-

14

MISKINLER TEKKESİ

nnda bir yangin haberi verdi, ihtiyarlar, yerlerinden kimildanmadilar; gençler ve çocuklar, birbirinin pesi sira, konagin dördüncü katindaki tahtabosa çiktilar. Gülfidan baci ile ben ikinci kattan yukarisini göze alamamistik. Karsimiz kapali oldugu için gökte, aksamin alaca karanligi içinde bir hafif kizilliktan baska bir sey farkedemiyorduk. Tahtabostakiler, tâ uzaklarda bir cami minaresi ile bir servi arasinda bir evin yandigim söylüyorlardi.

Bir aralik ben de yukari çikmaya yeltenir gibi oldum. Fakat baci:

— Hadi çocuk, deli olma... Allahm yanginini görmedin mi? dedi.

Gülfidan baciya göre her vaka Allahm bir seyi idi: (Allahm hastaligi, Allahm sogugu, Allahm delisi v.s.) Bunun için ufak tefek vakalann pek öyle üzerine varmaya gelmezdi.

Baci ile tekrar asagi inmek için cami kapayacagimiz zaman sokaktan bir tulumba takiminin geçtigini gördük ve durduk.

Koca sehrin bir basindan öte basina kadar yalinayak kosan tulumbacilar benim için dünyanin en sasilacak kahramaniydi.

Baci, gerçi onlardan korkar ve adlan anildigi zaman nefretinden yerlere tükürürdü. Fakat bu, onun gündelik hayata mahsus bir görüsüydü ve yangin zamanlarinda tulumbaci, onun gözünde de ehemmiyetli bir insan olurdu. Dadim, beyaz basörtüsünün kenarlan uçarak pencereden sarkiyor:

— Hadi, Padisahin arslardan, gorayim sizi. Allah yolunuzu açik etsin, diye baginyordu.

Sonra, bütün aile, gene yemek odasina döndü. Arkasindan erkekler teravihe gittiler; musamba fenerlerle kadin misafirler geldi, epeyce bir zaman peçiç ve yüzük

15

oynandi. Ayagina üzenmeyenler birkaç kere yukari çikarak yanginin büyüdügüne dair haberler getirdiler. Asagidakiler bunu ezbere münakasa ediyorlar:

— Merak etmeyin karanliktan öyle görünüyordur. Hem orasi neresi, burasi neresi, diyorlardi. Evet, orasi neresi, burasi neresi? Ancak su oldu ki imsak topundan biraz sonra ortalik yavas yavas agarirken bizim zavalli konak çatisindan tutusuyor ve bütün aile, bunu biraz asagimizdaki sira bostanlarin birinden aglasa bagrisa seyrediyorduk.

IV

Yangindan sonra Cinci meydani taraflarinda gene bir eski zaman konagina yerlestik. Öteki gibi bunun da haremi, selâmligi, trabzanlan kopmus, yelpaze merdivenleri, büyüklerin «içinde at kostur» diye tarif ettikleri taslik ve sofalari, yüksek sahnisli pencereleri, yillarla kuruya, çürüye kav halini alan ve tutusmak için havadan bir kivilcim bekliyen oymali saçaklari vardi.

Barinilmaz hale gelen bazi odalar battal edilmis, yikilma tehlikesi gösteren tahtaboslarin kapisina kalaslar çivlenmisti. Damin yagmurdan akmayan tarafi kalmadigi için yukari kata yalniz yaz ortasina dogru —Çamli-cada hava tebdiline gider gibi— hafif esya ile çikilirdi. Bununla beraber yagmur siddetli olursa ikinci kat da akar, böyle zamanlarda yatak odalarina bos gaz tenekeleri ve çamasir legenleri dizilirdi.

Tavanlardaki iki ayri çesit mimariden anlasildigina göre konak bir tarihte esasli tamir görmüstü. Bünyedeki bozuklugun tamirle düzelecegine inanan bol parali ve iyi niyet sahibi bir adamcagiz, eski tavanin çöken, akan yerlerini yeni kalfalara yamatip boyatmis, fakat

16

 

bir zaman sonra tabiate karsi ugrasmanin nafileligini anhyarak her seyi hali üzere birakmisti.

Genis döseme tahtalarinin aralan o kadar açilmisti ki arasira kaza ile elimizden düsen onluk ve kuruslar — yerde daire çevirerek döndügü sirada atik davranip üstüne basamazsak — mutlaka bunlardan birine düser ve kayboluyordu. Oda ve sofadaki su tenekelerinin bir vazifesi de sayet günün birinde bu araliklar arasina yanar bir sigara kaçarsa onu söndürmekti.

Yanan konaktan pek az esya kurtanlabilmisti. Bunlarin kirilir cinsten olanlari o kargasalikta bostana tasinirken kullanilmaz hale gelmisti. Hele ikinci kattaki misafir odasinin pencerelerinden bahçeye atmak suretiyle kurtarilmis bir ceviz koltuk takimi vardi ki bir türlü tamir tutmamis, tahta âzali malûller gibi çarpik kalmisti.

Ailemiz, yangindan sonra niçin derli toplu bir evce-gize siginmamis da bu berhaneyi basina belâ etmisti? Bunu basta büyükannem olmak üzere bütün ev halkinin sik sik tekrar ettigi «Allah kimseyi gördügünden yâdet-mesin» sözü kâfi derecede anlatir saninm. Kocabaslar ailesi için asalet: konak ve bir miktar da Arap ve Çerkez halayik demekti, öyle saninm ki yangindan sonra yeni bir eve çikmis olaydik, hepimiz çadira çikmis gibi kendimizi küçülmüs görecektik.

Tavanlardan kopup sarkan musamba parçalan üstündeki boyali ve yaldizli resim artiklan; kis gelirken kenarlarina bez, yahut kâgit seritler çirislenen ve rüzgârli havalarda köçek zilleri gibi singirdayan battal pencereler; renkli camlan kinldikça yerlerine âdi cam ve bazan da mukavva takilan merdiven camekânlan; içinde çok kere bir gaz tenekesi kuru soganla biraz kuru fasulye ve pirinçten baska bir sey bulunmayan kiler odasi; haremle selâmlik arasindaki dönme yemek dolabi; bakkaldan günü gününe alinan kömürü mangalda üfliyerek

MlSKINLER TEKKESİ     17

yakan Arab bacilar, sabahlan küçüm hanimlarla, küçüi beyleri dizlerinin arasinda çerkezce sarkili masallarla oyalayarak saçlarinin sirkesini ayiklayan dadilar; misafirlerin etegini öpen basi konakli, ayagi çorapsiz Anadolulu ahretlikler, bu insanlara eski debdebenin devami gibi görünüyordu: «Allah, insani gördügünden yâdetme-sin!»

Ailenin demirbaslari büyük annem, büyük halam ve dayimdi. Gene demirbaslardan sayilmak lâzim gelen baci ve dadilar müstesna, geri kalan kismi, irili, ufakli bir alay çoluk çocuk ve her gün degisen bir kervansaray kalabaligi idi.

Meselâ: «Ruhi dayilar izinle hava tedbiline geliyor.» denir. Birkaç kadin ve çocukla seyrek sakalli, kisa boylu bir efendi birkaç hafta veya ay konagin bir tarafina yerlesir, sonra kaybolur gider.

Bir baska gün: «Rüstem Pasa, Manastir'dan, Trabzon'a geçiyor» derler. Pasa hakikaten geçer ve ailesini bes, on gün bize misafir birakir. Sonra, Çerkez amcalarin Hicaz'a gittigi haberi çikar. Bir hafta, on gün selâmlik odasinin duvarlari dibine kalpakli, sakalli, çizmeli ihtiyarlar çömelir.

Hele, nemiz oldugunu bilmedigim bir Kadi Rasim Efendi merhum vardi ki her gittigi yerden yüzünün aki ile alti ayda geri döner ve yeniden bir kadilik alincaya kadar bizde otururdu. Bu alti ay, öyle kesili bicili bir zamandi ki kadi, biraz gecikti mi «Rasim Efendi'den ses sada çikmadi. Sakin bir hal olmasin biçareye!» diye merak ettiklerini hatirlarim.

Büyük annemin diline doladigi sözlerden biri de «Allah kimsenin kapisini kapamasin!» di. Misafirleri daima güler yüzle karsilar. Hattâ Türkçe bilmeyen ve yüzlerine baktikça utançlarindan parmaklarini isiran

F. 2

18

MİSKİNLER TEKKESI

sakalli Çerkezleri bile karsisina alarak saatlerce konusmaya çalisirdi.

Büyük annem, gerçekten misafirden hoslanir miydi? Yoksa bunu, bir hanedan kisilik vazifesi saydigi için mi böyle yapardi, bilmiyorum. Yalniz, ay sonralarina dogru eldeki para tükendigi ve sokak saticilari kapiyi asindirmaya basladigi zaman bütün kibarligini kaybeder, «dilenci beslemekten yandim» diye avaz avaz haykirirdi. O esnada civarda misafir varsa bacilar ve dadilar (sünnet çocuklarinin yaygaralanni bastirmak için yapildigi gibi) hep birden bagrisarak, el ve ayak vurarak gürültü ederlerdi. Büyük annemin bu taskinliklarina hak vermek lâzimdi. Çünkü Abdülhamit'in mabeyincilerinden olan büyük dayimin bile arasira ondan para istemesine göre degirmen onun basinda dönüyordu.

Iradi, ayligi, mücevherleri, hazir parasi var miydi? Hazir parayi zannetmem. Böyle bir sey olsaydi afiyetle yenecek ve her ay gürültü çikmayacakti. Fakat birkaç parça iradi, mücevherleri ve epeyce bir ayligi oldugu muhakkakti. Miktarlarini büyük annemin kendisinin de bildigini zannetmem. Çünkü mütemadiyen Kosti adinda bir sarrafa gidilip gelindigine göre göre aylik, kayd-i hayat sartiyle kirdirilmis olacakti, iratlarla mücevherlerin en büyük kisminin rehinde bulundugunu da gene durmadan birtakim muamelecilere, Emniyet San-digi'na ve bankalara tasinmadan anlardim. Zavalli hanimefendinin bütün kâri rehinler satiliga çikarildikça eline kalan bir miktar paralardan ibaret olsa gerekti.

Hâsili, gidis iyi bir gidis degildi. Fakat ne büyük annem; ne de saraydan artan zamanlarini Naima tarihi okumak ve kendinde vahmettigi hastaliktan birtakim uydurma ilâçlar ve fosfatin muhallebileriyle tedaviye ugrasmakla geçiren büyük dayim, bu batagi görmekte

MISKINLER TEKKESİ     19

Afrikali Arab bacilarimiz ve Kafkasyali Çerkez kalfalarimizdan daha ileri degillerdi.

Aradigim sevgiliyi iste Cinci meydani civarindaki bu ikinci konakta buldum. Bitisimizide bizden kale duvarlari kalinliginda bir yangin duvariyle ayrilmis bir pembe konak vardi. Sevdigim bu konakta yasiyor ve güzel havalarda bahçeye çikarak havuzun kenarinda oturuyordu. Sari saçli, al yanakli, yusyuvarlak bir kizdi. O da benim gibi agir basli ve büyük adam tavirli id. Gene benim gibi nafile hareketlerden hoslanmaz kisa kollarinin ucundaki pembe, tombul ellerini, yasina göre bir parça fazla çekik karninin üzerinde birbirine kilitliye-rek saatlerce kimildamadan otururdu. Nihayet, o da ben gibi susadigini, yahut baska bir sey istedigi zaman etraftan gelip geçenlere tatli bir sesle yalvarirdi. Hâsili, biz âdeta birbirimiz için yaratilmistik. Bugün bir yangini vesile ederek bizi birbirimize komsu yapan Tanri, yarin da evlenmemizi nasip eder ve az çok kismetimizi de ayagimiza gönderirse, büyük basimi Mesrure'nin — benim için hazirlanmis bir atlas yastiga benziyor — gögsüne yasliyarak tadina doyulmaz bir ömür geçirecegime hiç süphe yoktu.

Onu yeni konagimizin henüz perdeleri takilmamis pencerelerinden görür görmez âsik olmustum. Hiç unutmam, güzel bir bahar günüydü. Bir mermer havuz kenarinda, sarmasikla sarilmaga baslamis bir çardagin altinda günese karsi oturuyordu. Yan belinden yukarisinin aksi, hemen hemen hakikatteki renkleriyle, önündeki havuzun aynasina düserek onu iki basli bir iskambil kizina benzetmisti.

Mesrure, o seneki bahar, yaz ve sonbaharin bir kis-

20

MİSKİNLER TEKKESI

mim hemen hemen böyle kimildamaz bir resim vaziyetinde geçirdi.

Çekinmeden penceremin önüne oturabilseydim mesele yoktu. Benim onu seyrettigim gibi o da — bir baska tablo halinde — beni seyrede ede nihayet sevmege mecbur olacakti. Fakat ne yazik ki henüz kaç göç devrinde idik. Terlemege baslayan biyiklarimla kendimi yetismis bir erkek sayiyor, komsu kadinlarini gözetliyen bir çapkin vaziyetinde görülmekten fena halde ürküyor-dum. Sonra, dadisinin onu bahçenin bir baska kösesine götürüp oturtmasi da baska bir tehlikeydi. Bunun için Mesrureyi seyredisim çaresiz, inik Sam perdeleri arkasindan, fotografçilarin baslarini örtü altina sokarak fotograf çekmeleri gibi bir sey oluyordu.

Bu gizliligin bir ikinci faydasi da, basimin ayibini saklamasi idi. Ne zaman bir yabanci ile karsilassam ilk önce basima dikkat ettigini, vaziyete göre ona acinacak, yahut gülünecek bir sey gibi baktigini görürdüm. Bu hal, çocukken beni rahatsiz etmisti. Fakat zamanla alismis, bu bakislara pek aldiris etmez olmustum. Ancak bütün vehim ve heyecanlariyle genç bir adam olmaga ve hele sevmeye baslayinca derdim yeniden depresiyor, kabugu kopmus bir yara gibi ince ince sizlamaya basliyordu.

Gülfidan baci, yangin gecesi saskinlikla bir ayna, yakalamis, sandigin bütün esyasini birakarak yalniz onu kurtarmisti. Büyük annem, bu vakayi kahkahalarla gülerek anlatir, hikâyeyi daima «hangi yüzünü seyredecektin akilsiz fellâh?» diye bagirdi.

Bacinin yeni konaktaki odamizin bir kösesine yerlestirdigi bu ayna karsisinda ne hüzünlü saatler geçir-misimdir.

Fotograf karsisinda titremis gibi daginik ve karar-

              21

siz çizgilerim, ekseri zayif iradeli kimselerde görüldügü üzere yassi, yaygin ve gevsek bir burnum vardi. Bu burunun hafif bir çizgi ile ortadan ikiye bölünmüs ucunda büyücek bir et beni sivrilirdi. Süzme bal rengi gözlerime, agzima ve hele çene çukuruma çirkin denemezdi. Ancak ne çare ki alnimda, kalin çatik kaslarimin üstünde hafif bir çikinti yaptiktan sonra birdenbire üfürülüp sisen basim hepsinin üzerine tüy dikiyordu.

Aynanin karsisinda saçlanmi saga sola, öne, arkaya tanyarak yaptigim tecrübeler korkunç neticeler verirdi. Bir türlü yola gelmeyen bu bas karsisinda bazan deniz tutmus gibi saframin kabardigini ve vücudumun bütün azasina soguk bir titreme yapistigini hissederdim.

Bu basla kendimi Mesrure'ye gösterecek olursam felâketti. O da herkes gibi evvelâ yalniz, basima bakacak ve artik baska tarafimi görmeyecekti. Vapur ve simendifer biletçilerinin deligi gibi yalniz yüzümü gösterecek bir delikten Mesrure ile konusmayi ne kadar isterdim. Bal rengi gözlerimle, düzgün agzimdan gülümsüyor gibi çikan tatli dalkavuk sesimle ona mutlaka kendimi begendirmenin yolunu bulacaktim. Etrafim-daki kadinlardan ögrendigime göre çirkin kizlari satmak için de zaten böyle yapiliyordu. Çiçek bozugu, sasilik vesaire gibi kusurlar evvelâ peçe, boya vesaire ile gizleniyor, sonradan nikâhtaki kerametle bunlarin hepsi görülmez hale geliyordu.

Kafami her hangi bir vasita ile küçültmek, yahut küçük göstermek mümkün olmadigina göre baska bir çareye basvurmak lâzimdi. Uzun uzun düsündükten sonra nihayet bir sey kesfeder gibi oldum: Hemen günasiri bize gelen Hüsniye yengemiz vardi ki güzel ud çalardi. Bir çok yalvarip yakarmalarla bu Hüsniye yengeyi bana ders vermeye razi ettim ve sonbaharin ilk

22

 

günlerinde Ussak pesrevinden ise basladik. Maksadim ertesi yaza kadar bir seyler becermek ve Mesrureyi udumun sesine âsik etmekti.

O kis, hayatimin en mesut senesi olmustur, diyebilirim. Musikiye gerçekten istidadim mi vardi; yoksa askin acayip mucizelerinden biri mi demek lâzim, bilmiyorum. Birkaç hafta içinde pesrevden sarkilara geçtim. Sokakta lapa lapa kar yagarken ben, köse minderinde sirtimda sal örnegi hirkam, gögsümde udum ile durmadan çaliyordum. Sesler umulmayacak kadar sür'atle temizlenip tatlilasiyor, ilk zamanlarda dehsetle baska odalara kaçisanlan yavas yavas etrafima toplamaya basliyordu.

Bahçe mevsimi tekrar gelince udum da Mesrure'ye dinletilecek bir hale gelmis bulunuyordu. O, daha büyümüs, fakat çocuk halini kaybetmemisti. Havuzun yanindaki kanapesinde gene uslu uslu otururken gögsünün üzerinde kavusmus parmaklariyle tempo tutmasindan ve arasira pencerelerimize bakmasindan beni dinledigini anliyor, sevinçten aglayacak gibi oluyordum. Yaz ilerleyince aksamin alaca karanliginda bahçeye de çikmaya basladim. Mehtapli gecelerde onun beni görebilecegi yerlerde dolasmaktan korkmuyor ve en tatli sesimle konusup gülüyordum.

Fakat bütün bu ölçülü, bicili büyük adam tedbirlerime ragmen ne de olsa çocuktum. Bir aksam, bana birçok göz yasina malolmus bir talihsizlikten kendimi ko-ruyamadim.

Parlak mehtapli bir agustos gecesiydi, öyle kudurtucu bir mehtap ki Mesrure'yi bile kanapesinden kaldirarak bahçede kosturuyor ve sesini kus sesleri gibi civil datiyordu.

Yanima iki ufak misafir çocugu almistim. Mesru-

MISKlNLER TEKKESI     23

renin isitebilecegi bir sesle konusuyor, biçarelere yaslarinin çok üstünde birtakim seyler anlatiyordum.

Bir incir agacinin altindaydik. Birdenbire bana bir fikir gfeldi ve yüregim siddetle çarpmaga basladi. Ne pahasina olursa olsun bu gece agaca çikacaktim. Çok kere baskalarinda ayipliyor gibi yaptigimiz seyler için içimizde ne hevesler, ne hasetler çöreklenip yatar..

Heyecandan kisilan bir sesle çocuklara:

— Durun size incir koparayim, dedim ve bir bahçe iskemlesine basarak agacin bir koltuk gibi rahat ve ferah olan birinci çatalina çiktim. Sonra oradan daha yu-kanki dallara dogru yeni bir yürüyüs...

Yapraklan hisirdatarak mehtap içinde yüzer gibi dalga dalga mesafeleri asarak yükselirken yüregimi sisiren gururu göklerde taklak atan tayyareci bilmem duyabilmis midir?

Yerden kim bilir kaç karis yüksekteydim. Fakat oraya bakarken bir minare tamircisi gibi gözlerim ka-rariyordu.

Iste o esnada melun bir tesadüf, konagin asçisi Kasim Aga'yi bahçenin öbür ucundaki mutfagindan çikarmis, acaip bir sarki mirildanarak agir agir bizim bulundugumuz tarafa dogru sürüklemisti. Asçi, beni agaçta görünce birdenbire ahengi degistirerek bagirmaga baslamasin mi:

— Amanin dirim; amanin dirim... Sen haline bakmadan agaca da mi çikarsin?, In asagi çabuk.. Kafam kabak gibi patlatip da basimi belâya mi sokacaksin?

Büyük annem, bahçedeki bütün vakalardan Kasim Aga'yi mesul tuttugu için adamcagiz, basindan korkmakta belki hakli idi. Fakat hayatimin en nazik dakikasinda bu müdahale, beni canevimden vuruyor ve «kafami kabak gibi patlatmak» tâbiri tuz biber ekiyordu.

Komsu bahçede sesler birdenbire kesilmisti. Bu de-

24

 

mekti ki Mesrure ile dadilari bizi dinliyorlar. Gökyüzü tepemde fini fini dönmeye baslamisti. Kisik bir sesle lâf anlatmak istedim. Fakat ne mümkün! Ayi, dinlemiyor, âdeta ögretmisler gibi inadina dik bir sesle bagirmaya devam ediyordu:

— Tanimam... in asagi diyorum sana çocuk... Agaç kim, sen kim?

Asil korkmasi lâzim gelen sey benim düsmem oldugu halde üzerinde bulundugum dali ucundan yakaliya-rak canavarca silkeliyor, böylece tehlike yüzde besten yüzde elliye, altmisa çikiyordu. Nihayet, ayagindaki nalinlari firlatarak agacin altindaki iskemleye çikti ve beni belimden tutarak, esekten indirir gibi, kolayca yere aldi.

Dedigim gibi bu vaka, bana çok tesir etmisti. Beni, sevdigimin yaninda küçük düsüren ayiya karsi aylarca karanlik intikamlar düsündüm. Meselâ onun çok sevdigi priyol saatini, tulumbada abdest aldigi sirada, usu-letle asirarak kuyuya ativermek. Yahut bunun tersine olarak büyükannemin para çantasini mutfaktaki bulasik bezleri arasina saklayarak asçiyi hirsizlikla töhmet-lendirmek. Bereket versin her türlü harekete karsi olan nefretim, bu tehlikeleri önlüyor ve namert intikamlarim, birer hayalden ibaret kaliyordu.

O yil kis, çok hazin basladi. İlk yagmurlarla beraber Mesrure, bahçeden kaybolmustu. Her halde konagin kuytu bir kösesinde, gene el el üstünde oturuyor olmaliydi. Fakat ne çare ki bunu görmek degil, tasavvur etmek imkânindan bile mahrumdum.

Bu iki senede udu daha fazla ilerletmistim. Simdi geceleri:

«Vuslat yine mi kaldi güzel, bahara?» sarkisi için ev halkindan bana âdeta yalvaranlar oluyordu.

MISKINLER TEKKESİ     25

Evet «Vuslat yine mi kaldi güzel, baska bahara?» Bunu tekrar ederken bazan gözlerimden yaslar geliyordu. Eh, o geldikten sonra da insanin yaptigi herhangi bir isi fena yapmasina galiba imkân yoktur.

Ud, ilâhI askimin âdeta bir hastalik halini aldigi bu uzun ve gamli kis gecelerinde beni böyle avutuyor. Fakat basimda bir dert daha var. Rüstiyenin son sinifin-dayim. Yüze yüze kuyruguna getirdik. Sonra bu kafa pe-risanligiyle bu sene bu kuyrugun altindan nasil kalkacagim?

Benim uddan baska bir marifetim oldugunu galiba söylemedim. Güzel yazi yazardim. Yani hüsnühattim vardi. Dogrusunu söylemek lâzim gelirse hiç kazaya ugramadan son sinifa kadar gelisim biraz da onun yüzü suyu hürmetine olmustu. Evet, tembel oldugu muhakkak bir çocuk; fakat hattat! Hocalardan iyi yazi yaziyor! Zaten hattatin cahil olmasi kaide degil midir? Sonra, insana gayriihtiyarI hürmet veren bir kocaman basi var. Sonra uslu... Bana simdiye kadar sinif geçirten sebepler bunlardir... Fakat bundan sonrasi ne olacak? Al-lahin büyüklügüne bakin ki talih burada da imdadima yetisiyordu. Daha mektebin ilk açildigi gün müdür, beni odasina çaginyor; bilmem hangi kütüphaneden aldigi yazma bir divanin bir suretini çikarmami emrediyor, okuyamadigim yerleri geilp kendisinden sormami istiyor. Bu, en asagi sene sonuna kadar sürecek bir istir. Sinifin en arka sirasina çekiliyordum. Bir daha artik hiçbir hoca, ne derste, ne de imtihanda, beni nafile suallerle rahatsiz etmege cesaret edemiyecektir. Geceleri udun sesinde oldugu gibi gündüzleri de önümdki deftere bir siyah nur gibi akan bezir mürekkebinde Mesru-re'nin hayaline gülümsiye gülümsiye belki en güzel senemi geçiriyordum.

Vücutta en kolay isliyen âza, belki   hattâ çeneden

26

MİSKİNLER TEKKESI

de evvel, parmaklar olacaktir. Dikkat edilirse hareketten en çok nefret eden büyük sultanI tembellerin bile, köselerinde otururken ellerini birbirine kilitliyerek seha-det parmaklariyle durmadan çark çevirdikleri görülür. Benim ud gibi yazida gösterdigim kabiliyetin de sebebi bu olsa gerekti. Udun da, yazinin da beni Mesrure'ye yaklastirmakta çok büyük faydalan olmustur. Anlatayim.

Bizim konak, bastan kara giden bozuk bir devlete benzerdi. Kendi hirgürümüzden söz açamadigimiz için komsularla mesgul olmaya vakit bulamazdik. Bu sebepten yanan konakta oldugu gibi burada da mahalleli ile hiçbir münasebetimiz yok gibidir. Ancak, benim talihime o kis, komsumuz Mesut Pasa ile dayim arasinda siki bir ahbaplik baslamisti.

Mesrure'nin babasi benim gözümde Tann gibi bir sey oldugu için onun gelecegi geceler en yeni elbiselerimi giyer, misafir odasinin bir kösesine otururdum.

Dogrusu aranirsa ilk zamanlarda Pasa, bana benim kendisne baktigim gözle bakmiyordu. Hattâ arasira hiç bakmamak için gözlerini öteye, beriye kaçirdigina da dikkat ediyordum. Fakat küçükten beri büyük insanlar arasinda otura otura onlarin ne taraflanndan yakalanacaklarini ögrenmistim. Mesut Pasa, kürkünün içinde hafifçe omuzlarini kisarak etrafina bakmaga baslayinca hemen sobaya bir odun parçasi atilir, o, elini sigara kutusuna götürürken parmaklarimin arasinda bir samali kibrit parlardi.

Yazisi pekiyi olmiyan dayim bir aksam, saraya takdim ettigi arizalan bana temize çektirttigini söylemisti. Pasa, gözlügünü takip benim birkaç satirima bakar bakmaz âsik oldu ve bana öyle geldi ki o zamandan sonra gözlerini benden kaçirmadi.

isi bu kadarla da birakmadim ve Mesrure'nin baba-

              27

sina kendimi begendirmek için daha ustalikli tertiplere giristim.

Pasa, siir meraklisi geçinirdi. Her su içiste isini çekerek:

— Nedir efendim, FuzulI'nin o su kasidesi, der ve okurdu:

«Dökme ey göz, eskten gönlümdeki odlara su

Kim bu denlû tutusan odlara kilmaz çare su»

Pasa, bundan sonra güçlükle bir iki misra daha okur, fakat arkasini getiremezdi. Gençliginde daha fazlasini bilir miydi bilmem. Fakat (hay Allah cezasini versin bu ihtiyarligin... Hafiza kalmadi) diye kabahati yasina yüklerdi.

Dayimin kütüphanesini karistirarak evvelâ Divani, sonra su kasidesini buldum; yazdim; sonra FarisI hocamiza okutup dikkatle harekeleyerek agir agir ezberledim. Ask insana ne yaptirmaz?

Derken gene bir gece Pasa: «Nedir efendim, o su kasidesi..» diye basladi. Fakat biraz sonra durdugu zaman, camilerdeki mukabele hafizlari gibi, onun biraktigi yerden ben alarak devam ettim.

Bunu ellerim dizlerimde, gözlerim kapali okurken kocaman basimi saat rakkasi gibi vezne uydurarak agir agir iki yana salliyordum. Pasa hayretler içindeydi. Bitirdigim zaman «vüs'at-i mütalâanizi tebrik ederim. Allah feyzinizi artirsin» dedi.

Dogrusu aranirsa dayimin hayreti de onunkinden asagi degildi. Fakat bu tebrikten kendisine de bir pay ayrilmasi lâzim gelecegini düsünerek bozmadi. Hattâ: «musiki gibi siire de meraki vardir» diye yalanci sahitligi de etti.

Dayim, bu vesile ile sair dedemizin Divanindan da bir parça bahsetmisti. Fakat Pasa, onun Kocabas Kazasker ile karistirdi:

28

MlSKINLER TEKKESI

— Demek merhumun sairligi de vardi. Görülüyor ki cedd-i vâlâsina çekmis küçük bey, dedi.

Bahar çiçekleri açmaya baslayinca bir baskasi.. Meselâ subatta yeni yilin kuzulan kesilmeye baslayinca zemin ve zamana münâsip bir siir:

«Bilsem su kuzu neden gam almis? Her nâlesi kalbe dagzendir; Feryadederek kosar nedendir? Sütsüz mü, refiksiz mi kalmis?» Pasa artik avucumun içindeydi. Fakat bu adamcagiza karsi en büyük tertibim «Ha-zine-i Fünun» da rastladigim bir manzumeyi    kendime mal etmem olmustur.

«Felek yeter daha mi vakf-i istirap olayim Birak ki ben de ölüp tû-me-i gûrap olayim Kemiklerim çürüsün bir avuç türab olayim Safa-yi ömr gibi birden naks-i ber'ab olayim...» vesaire... Bunu en güzel yazimla yazdim ve bir aksam Pasa'ya uzattim:

— Efendimiz. Rüstiyede bir arkadasim vardir.. Arasira bazi siirler karalar. Bunu da yazmis. Tashihini rica ediyor.

Pasa ne olur, ne olmaz, siiri evvelâ sessiz, sonra yüksek sesle okudu. Manali manali gülerek:

— Kimmis bu sair arkadas bakayim? dedi.

Ayni zamanda hileyi yutmadigini anlatmak için de dayima kas, göz isaretleri yapiyordu.

Ben, sasalamis gibi görünerek ortaya isimler atmaya, birbirini tutmaz lâkirdilar söylemeye basladim.

Siiri dogrudan dogruya kabullenmeyisin! belki çakilir diye idi. Fakat bu tedbirim, Pasa'ya bir tevazu yalani gibi görünüyor, beni onun gözünde büsbütün yükseltiyordu.

Bu defa dayimi tebrik etti:

MİSKİNLER TEKKESI     29

— Küçük beyle hakikaten iftihar edilmeli... Li-san-i nazma bu yasta bu derece tasarruf sayah-i hayrettir. Allah feyzini arttirsin.

Sonra, bir meslektasla, bir akranla konusur gibi bana kendisinin de vaktiyle siire heves etmis, hattâ bazi gazeller karalamis oldugunu anlatti, bunlari sayet bulursa bana okuyacagini vâdetti.

Turnayi gözünden vurmustum. O, söylerken ben Mesrure'yi telli, pullu gelinlik elbiseleriyle koltugunda görüyor, dizlerimin karincalandigini, kafatasimin sarsilmis bir saat çani gibi için için öttügünü duyuyordum. Kafamin büyüklügü artik lehime dönmüstü. Pasa, simdi ona bir asalet hücceti, asirlardan kalma bir hazinenin mahfazasi gibi bakiyor, beni Kocabas Kazaskerin öz torunu sayiyordu:

— Masallah, masallah.. Cedd-i vâlâsinin vâris-i ke-malâti olacak insallah... «Akibet gürkzade gurk seved.»

Yangin duvarinin öte tarafindaki konaga henüz ayak basmamisti. Fakat Köroglu'nun adi daglarda gezdigi gibi benimki de simdi bu konakta geziyordu. Pasanin arasira elini öpmege giden akraba ve ahbap çocuklarina beni misal gösterdigini, agzim kulaklarima vararak, öteden, beriden isitiyordum.

On sekiz yasinda rüstüyeyi bitirdigim zaman benim bir baltaya sap olmamda dayimdan ziyade Pasa'nin emegi geçmistir. Balta, o vakitki Evkaf-i Hümayun Nezaretiydi, Ilk baslangicim pek parlak oldu. Hakikatte ben, oturmaktan ve arasira basimi çevirerek yanimdaki pencerenin kalin Sam perdeleri arasindan Marmarayi seyretmekten baska bir sey yapmiyor görünüyordum. Fakat talih beni, havasini bulmus bir yelken gemisinde gibi durmadan ileri götürmekteydi. Güzel yazim rüstiyeden kulagimda kalmis FarisI beyitler ve yasli insanlar meclisinde ögrendigim edibane konusma tarziyle bir

30

MISKlNLER TEKKESİ

araya gelince, hele buna kocaman kafatasimin verdigi agirlik da katilinca Evkaf Nezaretinin birinci sinif insanlari arasina girmekten daha tabiI bir sey olamazdi.

Öteki meseleye gelince, bizim zamanimizda geçim ucuzdu; sinema kadinlarimiza henüz yeni hayat usullerini ögretmemisti. Tanrinin kör kurdundan bile geçmedigine inanilirdi ve bir kör kurdun nafakasina razi olduktan sonra da fukaraliktan korkmaya sebep kalmazdi. Mektepten çikan ve eli ekmek tutan çocugu solutmadan evlendirmek o zamanin güzel bir âdeti idi.

Benim için de konakta günden güne ciddilesen sakalar basladiktan sonra bir firsatini kolladim ve bir gün dayima açildim. Komsu konaga damat olmak istememi kimse acayip bulmadi. Pasa, bana hayrandi, bir papagan kadar cahil bir sarayli olan hanimefendiyi düsünmeye bile sebep yoktu. Kala kala bir Mesrure kaliyordu ki bizim dadilar onunkilerle el ele verdikten sonra bu saf çocugu kafese koymak da isten degildi. Bununla beraber kizin en aptali bile görünüslere karsi hassas oldugu için kafamin zannedildigi kadar kocaman olmadigim ve yasim ilerledikçe daha da ufulacagim Mesrure'-ye ispat etmek epeyce zor olmustur: Kiz uzun zaman bocaladi. Dadilarinin anlatislarina göre, arasira yumusar gibi oluyor; sonra gene cayarak:

— Getir dadi su iskambilleri... Bir fal daha atayim.. Papaz çikarsa varmayacagim; oglan çikarsa varacagim, diye kararsizliklar içinde yaniyordu. Perdeler, dürbünler vesaire ile rasathane haline gelen penceremden onu gözetledigim zamanlarda bazan sinirli hareketlerle papatyalan dittigini görüyor, bunun benim için bir fal oldugunu anlayarak heyecana kapiliyordum.

\ Mesrure'nin dadisi iki taraf arasi lâkirdi götürüp getirirken metinlerde daima iki tarafi da oksayacak degisiklikler yapardi. Fakat bizim Gülfidan baci, kafasiz

 

oldugu için her seyi bana oldugu gibi söylüyordu. Dadimin bana anlattigina göre Mesrure: «Kalfacigim, çehresi fena degil amma basi da pek büyük. Koca diye elâ-lemin içine nasil çikaririm?» der, baci da:

— Aman kizim, günah günah... Hiç Allalhin yarattigi basa kusur bulunur mu? diye beni müdafaa edermis.

Son yagmurlarda bahçedeki ara duvarinin birazi çöktügü için simdi birbirimizi daha iyi görebiliyorduk. Mesrure, benim bahçede dolastigimi farkedince yerinden kalkiyor, paldir paldir bahçe kapisina kaçiyordu. O zamana göre bunun büyük mânasi vardi: Mesrure benden utaniyordu, demek ki beni sevmeye baslamisti.

Nihayet, bizimkiler, kalenin içinden fethedilmek üzere olduguna hükmederek Pasa'ya, açildilar. Pasa'nin beni gene göklere çikardigi bir gün dayim: «Keske lâyik olsaydi da kendisini evlâtliga kabul buyurmanizi istirham etseydik» demis; o da gülümsiyerek: «Biz asalet ve zekâ âsiki insanlariz... Hele su Ramazan geçsin. Bu meseleyi salim kafa ile bir kere daha görüsürüz» diye cevap vermis. Bu söz, hemen hemen bir vait demekti.

Dadilar, içerden zorlama hareketlerine devam ediyorlardi. Çiçekli ve kuslu bir mavi kâgida benim kalemim ile uzun bir name yazildi ve kimseye gösterilmiye-cegine dair büyük yeminlerle Mesrure'ye teslim edildi. Egri bügrü bir yazi ile gelen cevapta sevgilim: «Ben de sizi seviyorum. Allah kismet ederse mesud oluruz insallah» diyordu. Çok tuhaf sey! Ben, kendi mektubumda böyle açik açik ask ve alâkadan bahse cesaret edememistim. Anlasilan birçogu «Cezmi» romanindan alinmis cümlelerimi Mesrure de benim gibi pek anlamayarak daha kestirme yoldan yürümüstü.

Dadilar, kim bilir ne düsünmüs olacaklar ki beni Mesrure ile bir kere yüz yüze konusturmak istediler. Güveyin gelini koltuk merasiminde tanidigi devirler

32

MİSKİNLER TEKKESI

çoktan geçmis oldugu için   bunda zaten bir   zarar da yoktu.

Parlak bir haziran mehtabi!.. Pasa'nin isi haber alarak dadilari sira dayagina çekmesi tehlikesine karsi bahçeye gözcüler kondu ve Mesrure, duvarin yikik yerine kadar getirildi. Benden utandigi için zavalli kizin önünden çekip arkasindan iterek âdeta katir gibi haydiyorlardi. Ben dua eder gibi ellerimi açip basimi sallayarak güçlükle birkaç kelime söyleyebildim. Mesrure, onu da beceremedi. Dadilar, ona isirttiklari bir armudu benim agzima soktular. Yüregimde tatli bir ezinti ile dislerinin yerini agzimdan hissettim. Mesrure'nin bütün tadi benim için bundan ibaret kalmisti. Hayatta görüp görecegim tek ask!..

VI

bir

Ben yasta olanlar Mesrutiyet inkilâbinin nasil hengâme oldugunu iyi hatirlarlar.

Sokaklarda imamlarla papazlann sarilip öpüstügü, mizika ve nutuk gürültüsünden ürken atlann dükkânlara girdigi o ana baba günlerinden birinde caddemizin üst basindan bayrakli ve davullu bir nümayis alayi koptu ve biraz sonra bizim konagin kapisina dayandi. Dayim, dedikleri gibi, kafasi ezilecek bir hafiye miydi? insanin alacasi içinde olduguna göre belki evet... Fakat nümayis yapanlar da bu meselede benden fazla bir sey bilmedilkeri-ne göre belki de hayir... Muhakkak olan su idi ki yukaridan kopan dalga, yolunun üstünde baska bir konaga tesadüf etmedigi için, çaresiz, bizimkine çarpip kirilmisti.

Damgalilarin siki duracak vaziyette olanlarindan bir çogu o günlerde az çok hirpalanmislar, fakat sonradan tekrar çulu düzmege muvaffak olmuslardir. Bize gelince, yukarda bir parça anlttigim gibi bizim sangiranga konak zaten yikilmak için bir bahane anyordu.

              33

Büyük annemden ödünç para almadan ay sonunu getiremeyen dayim büyük pasalarla beraber, sürgüne gön-derilince konak dagildi; dadilar Çerkes'e gittiler; Araplarin ne olduklarim bilmiyorum. Bunlardan bir tanesini çok sonradan bir hamam kapisinda susam satarken gördüm.

Ben, büyükannem ve Gülfidan baci, Baglarbasi'nda çirak çikarilmis bir ihtiyar kalfanin evine siginmistik. Kazan kaynamadigi için artik misafir gelmiyordu. Fakat buna mukabil sarraflar, muameleciler ve bunlara benzer daha birtakim acayip adamlar kapimizdan eksik olmuyorlardi. Tanrinin günü istanbul'a inen büyükannem mahkeme, defterhane ve Emniyet Sandigi arasinda mekik dokuyor.

Fakat bu, çok sürmedi. Bir dülger hikâyesi vardir. Ölüm dösegine düsmüs bir ihtiyar dülger bir türlü can veremez, gözleri kapali: «Kireçleri getirin; tuglalari dizin, çivileri çakin» diye emirler verirmis. Nihayet uzun aliskanliklarin ne oldugunu bilen biri kulagina egilmis, aksamüstleri yapilarda kalfalarin bagirdiklari sesle «Pay-dooos» diye bagirmis, artik yapilacak isi kalmiyan adamcagiz da derhal ruh teslim etmis. Onun gibi bütün ömrünce konagin yükünü çekmis olan zavalli büyükannem de son takririni ve son borcunu verdigi günün aksami yatagina uzandi. «Çocuklar, bana bir sey oluyor; galiba ölecegim» diye âdeta sakaciktan bir telâs gösterdi ve biraz sonra sahiden oluverdi.

Bu kadar akraba, bu kadar tanidik... Fakat cenazesinde Gülfidan kalfa ile yalniz kaliyordu. Sonra, evde de gene öyle...

Gelelim simdi bana! Evkafta her sey agir yürür, derler. Benim oradan yürütülmem de öyle oldu. Evvelâ kimsenin bana ses etmedigine bakarak epeyce ümitlere

F. 3

34

 

kapilmisim. Fakat inkilâptan birkaç ay sonra yapilan meshur tasfiyede ilk sokaga atilanlardan biri ben oluyordum.

**

Evkafta Sakalli Talât diye bir çocukla ahbap olmustum. Gerçi o zaman Evkafta sakalli olmayan devede kulakti. Fakat onunkinin sebebi büsbütün baska: Talât, Eyüp Peygamber kadar fukara bir adamdi. Çok çocuklu bir küçük gümrük kâtibinin oglu imis. Son derece ça-liskanmis. İptidaiyi, rüstiyeyi, idadiyi ates alir gibi geçerek çocuk denecek yasta Mülkiye'nin kapisina dayanmis. Fakat kaza insana kastan, gözden yakindir. Evlerinde oturacak, duracak yer olmadigi için karsilarindaki mezarlikta mülkiye imtihanlarini hazirlarken biçareye bir ahretlik kiz musallat olur.. Sicak öglelerinde kizgin mezar taslari ve diz boyu kuru ot ve diken kümeleri arasinda ahretlik arsiz arsiz sirnasmaga ve el sakalari yapmaga baslayinca ne olacagi malûm.. Mahalleli harekete gelerek kizi zorla Talât'a yamar; ahretligin efendisi el etek öperek ona EvkafIta iki yüz kurus aylikla bir kâtiplik becerir. Derken arkadan çocuklar sökün etmege baslar ve sayilari alti senede dördü bulur. Buna karsilik maas henüz üç yüz elli... Arkadaslar arasina iane toplarlar; fakat bunu para olarak eline vermeyi uygun görmedikleri için yag, pirinç, seker gibi ayniyat alarak evine gönderirlerdi. Bu Talât'in sakali sofuluktan degil, zügürtlüktendi. Bir gün, bana bir büyük sir anlatir gibi:

— Ne yaparsin birader, demisti, kilik kiyafet malûm... Üstelik bes alti gün de tiras parasi bulamayinca büsbütün hirpaniye dönüyorum... Iyisi mi namusumla bir sakal koyuvereyim dedim.

Talât, ufak yapili, gösterissiz bir adamdi. Bu yüzden her bulundugu yerde daima ayak altinda kalmaga mah-

MISKINLER TEKKESİ     35

kûmdu. Yirmi besini geçmeden ötesinden, berisinden agarmaya baslayan bu sakal olmasaydi tasfiyede onun da kim vurduya gitmesi pek mümkündü. Bununla beraber bu badirede Talât'i koruyan seyin yalniz bu sakal olmadigina da süphe etmemek lâzimdir. Talât, çok çaliskan ve becerikli bir memurdu. Sade kendi islerini degil, bizimkilerini de o çikanr, bütün kalemlerde her basi sikisan ona kosardi diyemeyecegim, fakat hademe ile onu ça-girtirdi. Talât'in durup dinlenmeden islemesi bazan bizim sükûn zevkimizi bozar; hattâ dogrudan dogruya bizim için ugrastigi bazi zamanlarda, deniz tutmus gibi elimizi gözlerimize götürerek: «Aman, Allah askina dur biraz» diye onu azarlardik.

Kalemlerde kayit, kuyut hak getireydi. Geçmis günlere ait muameleler için en emin defter Talât'in hâfizasiy-di. Tasfiye encümeninde bulunan bazi âmirler bu kuru ve kiliksiz küçük memuru her halde sakalindan ziyade bu isleriyle hatirlamis ve taburcu edildigi halde dairede kopacak curcunayi bir an gözlerinden geçirmis olmalidirlar.

Sakalli Talât ayni zamanda da çok geçimliydi. Gerçi «olmaz da ne yapardi» denebilir amma hiç degilse bazi uygunsuz muamelelere karsi surat asmak kabildir ya. Halbuki o, en agir hareketleri iltifat gibi karsilar ve bir tesekkür etmedigi kalirdi. Yalniz, onu da söylemeliyim ki o hiçbir seyi anlamiyor gibi göründügü halde domuzuna hassasti. Hattâ bazi en zararsiz kelime ve hareketlerden türlü akla gelmez mânalar çikarmasina göre vesveseli ve içinden pazarlikli da denebilirdi, Isini bitirdigi ve kendini yalniz zannettigi zamanlarda bu hareketleri birer birer hatirlar ve tefsir eder; her birine yenip yutulmaz hamal küfürleriyle karsilik vererek içini bosaltirdi.

Sakalli Talât'a neseli demek belki dogru olmaz... Fakat ufak çocuklarda oldugu gibi zaman zaman içinden

36

 

sebepsiz bir sevinç dalgasi kabanrdi: Bir telâs, bir heyecan... Zaten dar ve küçük oldugu halde sefaletten büsbütün kepçe kadar kalmis, üstelik bir kismi da sakalla örtülmüs yüzünün her zerresi ayri ayri oynar, gözleri islanip sasilasir, sesi kus sesi gibi öter. Bu sevinci, karsisindakinin kolunu sikmaga, sirtini sivazlamaya baslayarak soguk muamelelere ugrardi. Böyle zamanlarda kaç kere «ulan neye seviniyorsun?» diye avazim çiktigi kadar ba-girmamak için kendimi zor zaptetmisimdir.

Tasfiyeden birkaç ay sonra Talât'i tekrar gördügüm zaman sakali defetmis, belki de yeni idarenin ihtari üzerine kilik kiyafeti az çok degistirmisti. Gene o hangi saadet veya ümit için oldugunu bir türlü anlayamadigim tasinr ve sulu sevinciyle kolumu sikarak:

— Yâr-i canim, ben artik Darülfünun talebesi oldum, dedi, arasira kaçamak yaparak Hukuka gidiyorum. Görülüyor âli mektepten çikmayana bundan sonra ekmek yok. Bugün belki çoluk çocuga aciyarak beni kapi disan etmediler. Fakat yarin ne olacagi belli olmaz. Beni dinlersen sen de Darülfünuna girmelisin..

— Neyle? Darülfünuna girmek için idadi sehadetna-mesi lâzim,.

— Birak canim, kim kime? Tozdan, dumandan ferman okunuyor mu? Zeynep Hanim konaginin kapilarini ardina kadar açtlar.. Sehadetnamesi olmayanlar dinleyici diye giriyorlar. Sene sonunda imtihan vererek aslI talebe oluyorlar. Hacisi, hocasi hep orada. Benim sinifta bedesten tellâlindan, sirik arabacisina kadar her çesit insan var. Sen de gel, açilirsin... Bir yandan da üç bes kurusluk bir is bulunur sana belki.

Birkaç gün sonra henüz eskimemis mabeyin biçimi redingotum ve fesimle Zeynep Hanim konaginin kalabaligina ben de karismis bulunuyordum. O vakitki Darülfünun, gerçekten yolgeçen hani gibi bir yerdi. Tüysüz

MISKlNLER TEKKESİ     37

tüssüz çocuklardan bizim Talât gibi kalem efendilerine, saraydan ugartilmis üniformali mabeyin hademelerine, kir sakalli elllilik medrese softalarina kadar çesit çesit insan, siralarda kucak kucaga Ahmet Mithat'i, Emrullah Efendi'i dinlerdi. Yirmiser paralik tas baskisi formalardan dersleri takibederek benim de postu suda kurtarmam pekâlâ mümkündü. Fakat yapamadik.

Ilk mesrutiyet kisinda her yer gibi Zeynep Hanim konaginda da bir politika kazani kayniyordu. Bunun derecesini anlatmak için o senenin Otuz Bir Martindan sonra asilan meshur Dervis Vahdeti, Kör Lütfi Bey ve adim hatirliyamadigim daha baska bir hocanin benim sinif arkadaslarim olduklarini söylemem kâfidir.

KüllI aybindan baska bir de politika mi? Dogru! Fakat bu, benim politikanin ne oldugunu bilmeyisimden ileri gelmemistir. İnsan, denize girmege de taraftar olmi-yabilir. Fakat adami, hele benim gibi hiçbir zora karsi koymaga kudreti olmiyan bir iradesiz adami sagindan, solundan iterlerse..

Bizim Gülfidan bacinin bir masalini hatirladim. Bilmem nereden iki koyun geçermis; biri ak, biri kara. Ak koyuna binen; yedi kat gökyüzüne çikar; karaya binen ise yedi kat yerin dibine inermis. Ortada ittihatçilar ve Ahrar diye iki fikra vardi. Benim kismetime kara koyun, yeni Ahrar düstü ve bir daha çikmamak üzere yerin dibine battim.

Dedigim gibi benim politikaciligim sadece herhangi bir rüzgâra karsi mukavemetimin sifir olmasindan ileri geliyordu. Fakat neden ittihatçilar degil de Ahrar? Her seyden evvel baska elbisem bulunmadigi için degistirilmesine imkân olmayan mabeyin biçimi redingotum... istanbul'da keçe-külâhtan papaz sapkasina kadar bütün kiyafetler Ahrar'da idi. Sonra ailem, kadro harici vaziye-

38

MİSKİNLER TEKKESI

tim vesaire de beni ittihat ve Terakki hosnutsuzluklari tarafina atan sebeplerdi.

Gerçi benim ittihatçilara karsi pek bildigim bir sey yoktu. Bütün yaptigim gevsek yaradilisim icabi olarak etrafimdakilerin her söyledigine kafa sallamaktan ibaretti. Fakat teslim etmeli ki benimki gibi bir kafanin tasdiki heybetli bir tasdik oluyordu. Bununla beraber gene de pek ölçüyü kaybetmez, etrafta agzi ve kiligi bozuk birini gördügüm gibi derhal kendimi toparlardim. Bunun içindi ki Otuz Bir Mart'tan sonra arkadaslarim itibarlarina göre derece derece daragacina ve hapse giderlerken ben, sadece üç sene kadar bir zaman için Sinop'ta sürgüne gönderi] iyordum.

VII

Balkan muharebesine dogru ittihatçilar düsünce beni de tabiatiyle saliveriyorlardi.

ilk zamanlar Sinop'ta epeyce bocalamis, fakat az sonra belimi dogrultmaya baslamistim. Çarsibasinda bir kocakarinin evinden dükkândan bozma bir odada oturuyordum. Hava ve günes almak için bu odanin kepenkle-rini aralayinca yeniden dükkân oldu. Bir gaz sandigiyle bir hokka kalem tedarik ederek arzuhal ve köylü mektuplari yazmaya basladim. Arasira da zengince bir kitap saticisindan musamba üzerine toptan muska siparisleri aliyordum. Sonra «Darülfünunlu politika mahkûmu» sifatim bana az çok bir hüviyet izafe ettiginden mahkemede, vergi dairesinde bazi çaprasik isi olanlar bana akil danismaya geliyorlar ve bunlardan bir istisareyi yumurta, bal, tavuk gibi hediyelerle ödeyenler oluyordu. Bir aralik devamli bir nezle sebebiyle basima büyük bir yün takke giydigim ve sakalimi uzattigim için ihtiyar kadinlardan bana hasta okuyup okumadigimi soranlar olmustu. Fakat iltifat etmedim. Zaten çarsida oturdu-

              39

gum için alisverislerimi pencereden yapiyor ve bu suretle bazan haftalarca yerimden kimildamiyordum. Hâsili tam günlüme göre bir is; yapistigi kayalardan kabuklarini etrafin akintilarina karsi aralayarak kismetini bekleyen mesut bir midye hayati!

Fakat hürriyet! Onun cazibesine dayanmak mümkün müdür? İyi düsünülürse benim gibi bir insan için en iyi hürriyet, hürriyetsizlik! İradesini kullanmadan, önünde açilan yollardan hangisine gidecegini kendi kendine sormak zorunda kalmadan vukuatin akisina kendini birakmakti. Fakat İttihatçilar düsünce öteki sürgünleri saran çocukça heyecan, bana da sirayet etti; birdenbire kendimi toparlayamadim; İstanbul'dan beni kirmizi mühür mumlariyle davet edenler varmis gibi ben de onlarla beraber vapura bindim.

Yaptigim deliligi ancak Sirkeci'de ucuz bir otel odasina yerlestigim gece bütün dehsetiyle anliyabiliyordum. İste o zaman, Sinop'taki odam, yahut dükkânini bana gerçekten kaybedilmis bir nezaret koltugu gibi görünmüstür. İstanbul'da Talât'tan baska kimsem kalmamisti. O fukaranin isleri de iyi gitmiyordu. Birbirimizi görmedigimiz üç sene içinde arkadasim, çocuklanndan birini kaybetmis, ancak büyük Tanri ona bunun yerine iki tane yenisini — hem de bir arada — göndermisti.

Talât, Hukuku bitirdikten sonra Darülfünunun bir baska subesine kaydolmustu. Fakat, bana izah ettigine göre bu, sirf bir kurnazliktan ibaretti. Haftada üç sabah «Darülfünuna gidiyorum» diye Evkaftaki âmirlerini kafese koyuyor ve Aksaray taraflarinda bir hususI mektepte üç yüz kurus aylikla hesap ve FarisI hocaligi yapmaya gidiyordu. Bununla beraber gayretli çocuk, bos zamanlarinda da gene formalardan Darülfünun derslerine çalisiyor ve her sene olmasa bile iki senede bir sinif geçiyordu.

40

MISKINLER TEKKESİ

Talât, bir kere daha elimi tutmak istedi; Sirkeci'deki otelin kahvesinde ikinci görüsmemizde:

— Bizim mektepte sana da bir is buldum, dedi, yazi hocaligi ve kâtiplik yapacaksin... Vazifenin en güç tarafi ay baslarinda para almaktir... Fakat siki basi'irsa o da oluyor... Buna mukabil mektepte yiyip yatacaksin. Bir müstakil odan olacak.

Fakat Sinop'taki dükkânda, daha dogrusu evimde yazin entari, kisin da aba ile oturdugum için redingotum asagi yukari eski halinde kalmisti. Mercan yokusundan bir beyaz gömlekle iki lâstik yaka uydurduk mu bu is tamam oluyordu. Mektep; iç içe selâmlik ve harem bahçeleri, yikik ahirlar, hamamlar ve havuzlar arasinda gene bir eski zaman konagiydi. Onu Florina muhacirlerinden bir baba ogul isletiyordu. Ogul, Selanik Hukuku mezunlarindan Sefkati Bey diye bir adamdi. Gözünün biri ötekinden küçük, kafasi ve çenesi bir tarafa dogru hafifçe çarpik, kekeme bir efendi İdarenin asil ehemmiyetli unsuru bahçeye ilk giriste aba poturu, çiplak ayaklannda yirtik postallari, omuzdan ilikli gömlegi, karisik kir sakali ile bahçivan sandigim babasi idi. Fakat gelen giden oldugu zaman onu, kiyafeti için, iç tarafta bir yerlere saklarlardi.

Ne oldugumu, nereden geldigimi arayip sormamislardi. Vazifem kâtiplik ve yazi hocaligi idi.. Canim sikildikça bazi açik derslere girip çikacak, odamin etrafindaki firdolayi pencerelerden teneffüs bahçesine gözcülük edecektim.

Sefkati Bey'in «Maas meselesini düsünmeyin. Mektep sizin. Bakalim ay basi gelsin de münâsip bir sev takdim ederiz» demesi bir parça mide bulandirici idi. Fakat ben simdilik bogaz tokluguna, hattâ Sinop'tan getirdigim birkaç paradan biraz da üste vererek buraya kapilanma-

MISKINLER TEKKESİ     41

yi nimet sayacak vaziyette bulundugumdan ay baslarinda ne eserse açiktan kâr sayacaktim.

Adimiz «Nur-i İrfan» idi. Derse giris çikis zamanlarinda babanin boynuna bir kirik trampet takmakla, bahçelerde, sofalarda dolanmasina göre Galatasaray Sulta-nIsiyle rekabete hazirlandigimiz görülüyordu. Zaten ortada dolasan sözler de o merkezde idi. Ne idügü belirsiz serseri Frerler elinde terbiyesi bozulan vatan çocuklarini mutlaka kurtarmak lâzimdi, Iyi düsünülürse Florina-nin gitmesi de o yüzden degil miydi?

Ancak halkimiz, Allah selâmet versin, daha gaflet içindeydi. Etek dolusu para dökerek, üstelik de yalvarip yakararak yavrularini o Galatasaray denen batakhanede ziyan olmaya götürüyordu. Fakat ümit kesmemek lâzimdi. Kendileri, ben, Talât gibi münevver ve- hamiyetli vatanadaslarui elbirligi sayesinde bir gün elbette «Nur-i Irfan»'m yolu da ögrenilecekti.

Bu baba ogul, evvelâ Çatalca'da, bazi hemsehrileriy-le beraber, bir miktar toprak alarak hayvancilik etmek istemisler, fakat nedense bir müddet sonra ortaklarinin ahlâksizligi yüzünden dagilarak isi mektepçilige dökmüslerdi. Sahiplerinden bir kismi ortada bulunmayan bu konaga ne verdiklerini bilmiyorum. Belki de aradaki adam-laia biraz bir sey koklatarak simdilik bekçi gibi yerlesmislerdi. Bir rivayete göre de, gene aradaki adamlar va-sitasiyle biraz pesin para vererek ve geri tarafini taksite baglayarak, konagi enkaz fiyatina kapatmak istiyorlardi.

Aradan daha birkaç sene geçer ve hele bu arada bir de konagin olmaz bir tarafina bir kivilcim siçrarsa sahiplerinin bu fiyati da arayayacaklarina süphe yoktu. Bununla beraber binanin henüz ayakta duran taraflan ve hele duvarlarla tavanlarin bir kismindan saglam kalmis tezyinat numuneleri onun bir zaman daha Galatasaray'la bas kosmasina müsaade eder haldeydi.

42

MlSKINLER TEKKESİ

Benim kâitplik odam binanin en mükellef odalarindan biriydi. Duvarlarinda türlü nakislar; yarisi insan yarisi balik denizkizi resimleri; tavaninda gökteki burçlari temsil eden yagliboya bir kubbe vardi. Birkaç yerinden çatlamis ve araliklarindan samanli kireç parçalari sarkmaga baslamis olan bir kubbenin bir gün Akrepleri ve Terazileri ile basima göçmesi korkusu olmasa manzara pek güzeldi. Bir de gene merhum pasadan kalmis antika bir yazihane vardi ki esine gerçekten ne Galatasaray'da, ne de hattâ Maarif Nezareti'nde rastlamak mümkündü. Yalniz agaç kurtlan tarafindan tamamiyle yenmis iç kisimlari teller, sopa parçalan ve temel çivi-leriyle, pek ustalikli bir sekilde birbirne tutturulmus oldugu için yanindan geçerken çarpmamaya ve otururken kenarlanna dayanmamaya dikkat etmek lâzimdi.

«Nur-i Irfan»a çocuk yazdirmaya ve aylik vermeye gelen talebe velileri müdür odasindan sonra merasimle buraya sokulurdu. Mabeyin biçimi redingotumun nasilsa elimde kalmasi âdeta Tannnin bir inayeti olmustu. Sanirim ki bu odada Nur-i irfan kâtibini, Kocabas ogullarinin son torununu hiçbir kiyafet bu derece açmiyacak-ti. Müdür .Sef kati Bey, Selanik Hukuk mezunu olmasina ragmen, igri ve buruk yüzü, kiliksiz, siska vücuduyla kendi odasinda kaybettigini burada beni kâtip bey diye ça-ginrken kazaniyor gibiydi.

Bu odanin pazarliklar üzerinde daima ugurlu bir tesiri görülürdü. Kâtip bey teslimat makbuzunu bir berat kadar güzel bir hat ile agir agir yazip verir, sonra redingotunun önünü ilikleyerek parayi kösedeki kasaya kilitlemeye giderdi. Kasa bozuktu. Fakat bunun pek o kadar ehemmiyeti yoktu. Çünkü ziyaretçi çikar çikmaz baba, garip bir hastalikla evlerinden ugramis korkunç gözleri, kir sakalinin altinda hindi kursagi gibi kabanp sisen girtlagi ile odaya girerek kasaya dogrulur; paralari min-

MISKlNLER TEKKESİ     43

taninin içinde sakladigi bir kirli cüzdana yerlestirdikten sonra konusmadan çikardi.

Çok kere birbirinden aptal görünen, fakat sirasi gelince de seytana külah giydirecek kadar hinoglu hin olan bu iki müdürün hangisinin ötekine üstün oldugunu anla-yamamisimdir. Muhakkak olan cihet paranin babada oldugu ve mektepte en ziyade onun borusu öttügü idi. Aralarinda ikide bir kavga çikar, hattâ yatili büyük çocuklarin anlatisina göre baba —eski el aliskanligiyle— müdür beye bir iki tokat da atardi. Fakat baba ogul arasinda, tabii teklif aranacak degildi.

Nur-i Irfan'in kirk kadar yatili talebesi vardi. Bunlardan bir kismi Anadolu belediyelerinin ucuz bir fiyatla istanbul'a okumaga gönderdigi zeki ve yoksul çocuklar, bir kismi bosanma, cinayet gibi sebeplerle tasfiyeye ugramis ailelerden açikta kalan kimselerdi. Bunlari belediyeler ve ailelerin İstanbul'daki baska islerini de kova-liyan Rumelili avukatlar getirirlerdi.

Müdürler, yatili kismi çok çocuklu bir aile gibi idare ediyorlardi. Yani burasi için kâtiplik dairesinden 'hiçbir muamele geçmezdi. Baba, mektebin zerzevatini yatili çocuklarla beraber ekip biçtigi arka bahçeden çikariyor, iyi numara almak istiyen çocuklarin evlerinden, yahut sokaktan toplayip, getirdikleri kirintilar ve süprüntüler-le de tavuk, kaz ve keçi besleniyordu. Sonra, baba, yaz kis her gün sabahtan evvel tüfegini sirtlayarak surlar disinda avlanmaya giderdi. Kuyrugu veya kanadi olmak sartiyle tavsandan leylek yavrusuna varincaya kadar Önüne ne çikarsa vurur; bunlar, harem mutfaginda kaynayan kazana, bahçenin zerzevatiyle beraber doldurularak yemek olurdu. Sasilacak taraf su ki Tanri, bu mektep için yemegi olmayacak ot ve kök yaratmamisti. Meselâ avin ve bahçe mahsullerinin kit zamanlarinda baba, gene surlar disinda hodana eledigi devedikeninc benzer

44

 

bir acayip ot bulup getirir ve bunun çorbadan dolmaya kadar yedi, sekiz çesit yemegi olurdu. Gene meselâ bizim ancak tatlisini tanidigimiz helvaci kabagini dilim dilim una bulayip kizartirlar ve üzerine sirke, kuru nane ve kirmizi biberle yapilmis bir garip salça dökerek çocuklara kapis kapis yedirirlerdi. Bu maritetler daha ziyade ailenin yedi sekiz kadar tahmin ettigim, kadinlarina aitti. Onlar da baba gibi nalinli çiplak ayaklan, basma salvarlari ve basörtüleriyle yemekleri pisirirler, on bes günde bir küfe ile mezbahadan gelen iç yaglarini eritirler, bahçede çamasir yikarlar ve arasira da hep bir arada mektepte, temizlik yapmaya gelirlerdi.

Daha evvel de anlattigim gibi benim vazifem kâtiplik, yazi hocaligi, canim istedikçe bos derslere girmek ve bir de odamin pencerelerinden teneffüs bahçesine gözcülük etmekti. Hemen daima siniflarin üçte ikisi bostu. Fakat canim istedikçe kaydindan da anlasildigi üzere bu, bir nevI ihtiyarI vazife oldugundan isin bu kismi beni pek rahatsiz etmiyordu. Yani bos siniflardan birinde pek büyük bir kavga filân olmadikça yerimden kimildamaz-dim. Buna mukabil de, evvelden pek hafif tahmin ettigim bahçe gözcülügü vazifesi, hele yemis mevsimlerinde, agir mesuliyetli bir isti. Bazi hasan çocuklar, yemis çalmak için agaca çikarlardi. Böyle zamanlarda otlann arasina saklanarak bekçilik yapan baba, evvelâ elindeki uzun sopa ile çocuklari yere indirir, sonra kansik sakali kirpi dikeni gibi kabarmis bir halde benimle kavgaya gelirdi.

Çocuklara «MillI ve islâmI siara uygun» bir terbiye verecek muallimlere gelince, bunlann en ehemmiyetlisi bizim Talât'ti. Ötekiler yakin mahallelerde oturan bir\:aç ihtiyar ve Sefkati Bey'in arasina Zeynep Hanim konagindan avlayip getirdigi bazi Darülfünunlu gençlerdi. Para lâkirdisini tehlikeli bulan müdür, bunlara daha ziyade

MISKlNLER TEKKESİ     45

mefkureden bahseder, onunla beslenemeyecek hale gelerek azdiklari zaman ise yerlerine yenilerini getirirlerdi.

Bu Darülfünunlu çocuklarin bazilarinda bir fikir hissderdim. Güya ortada yenip içilecek bir sey varmis da bunu ihtiyarlar kendilerine sakliyorlarmis gibi garip bir vehme kapilirlar ve onlari devirerek mektebin basina geçmek için aralarinda tertipler yapar, talebeyi kiskirtirlardi. Bu zamanlarda, Sefkati Bey için bütün mesele zaman kazanmakti.

Zavalli çocuklar, benim odadaki, bana bile hayri dokunmayan, göstermelik kasa gibi kendi tertiplerinden de ümit kesinceye kadar siniflarda bagira bagira ders takrir ederler, bahçede konferanslar verirler ve sonra kaybolurlardi.

Bir kisim muallimler de vardi ki dogrudan dogruya fahrI idiler. Meselâ günün birinde sarsak bir bahriye mütekaidi gelir, hiç bir mektebe sigmamayaraV ortada kalan oglunu ucuz bir fiyatla almamizi isterdi. Sefkati Beyin büyük sag gözü aptal bir merhametle ihtiyara bakarken küçük sol gözü daha ziyade uf alarak düsünürdü:

— Beybabacigim... Biz, birbirimize yardimla mükellef degil miyiz? Sizin çocugunuz bizim çocugumuz.. Biz sizden para da istemeyiz. Yalniz çocuklarimizin haftada iki saat yüksek ilminizden istifade etmelerine müsaade buyurursaniz..

— Anlayamadim, yani.

— Iki üç saat riyaziye dersi verirsiniz. Sizin için b'r eglence de olur.

— Fakat ben hiç muallimlik etmedim.

— Aman beyefendi! Sizden iyisi olur mu hocanin?..

Ertesi gün müdür odasinin kapisi yamnda asili «Heyeti muhtereme-i talimiye» levhasina, güzel bir yazi ile ilâve ederdim: «Hifzirrahman firkateyni sabik komodorlarindan ve riyaziyundan binbasi Ferhat Bey.»

46

MtSKlNLER TEKKESİ

Ferhat Bsy, bazan mektebe ugrar, çok kere de gelmezdi. (Nasil ki oglu da öyle yapardi.) Fakat muallim kadrosunun o kismi uzun bir müddet, serefli bir isimle kapanmis bulunurdu.

Gitgide bu mektebin islerinden daha baska kokular da almaga basliyordum: UmumI Harbe girmistik. Çanakkale'den nesesiz haberler geliyor, İstanbul'daki sikinti, gün geçtikçe artiyordu. İste bu siralarda mektebe büyük merasimle bes kadar parasiz sehit çocugu aldik. Fakat buna mukabil her gün baska çocuklari kirmiziya boyanmis teneke kutularla sokakta iane toplamaga gön-deriyorduk. Sonra, is daha ziyade büyüdü. Mektebin kâtibi sifatiyle redingotumun yakasina bir kordelâ takarak ve saat hesabiyle kiralanmis bir arabaya bindirilerek beni bazi dükkânlar ve ticarethanelerden iane toplamaya gönderiyorlardi. İlk ciddI dilencilk talimimi ben bu dolasmalar esnasinda yapmisimdir.

Sayisini tasrih etmedigim sehit çocuklarinin Nur-i Irfan ocagina nasil geldiklerini, bu yavrulari nasil bagrimiza bastigimizi anlatiyor, onlar için para ve erzak topluyordum. Hattâ.bir gün Tahtakale taraflarinda verecek bir seyi olmadigini söyleyen bir nalburdan birkaç avuç çivi aldigimi hatirlarim. Neticeler parlakti. O kadar parlak ki arasira Sefkati Bey, babasinin gögsündeki cüzdanindan, mektebin hakiki kasasindan, geçmis ayliklarima mahsuben bana bir iki lira para bile veriyordu.

Bu bir dilencilik degil miydi? Keske yalniz öyle olsa. Fakat bizim ayni zamanda bir sahtekârlik ve dolandiricilik yapmadigimizdan emin olamiyordum. Daha fenasi boyuna kendi imzamla etrafa makbuzlar da dagitmaktaydim, öyle ki bir aksam, baba da dahil oldugu halde mektebin idare heyetini karakola götürdükleri ve komiserin karsisina dizdikleri zaman korkudan aklim çikiyordu. Bereket versin ki bu davet, mektepte bâzi as-

              47

ker kaçaklari sakladigimiza dair verilen bir yalan haber üzerine imis.

Benim o zaman, bir türlü içinden çikilamayar bir askerlik meselem vardi, Ikide bir benI subeye çagirarak basimi ölçüp biçiyorlardi. Kocabas ailesinin o hiç bir ölçüye sigmayan baslan vaktiyle onlarin orduda en yüksek kumanda mevkilerine çikmalarina mâni olmamisti. Nitekim simdiki kanunda da buna dair açik bir emre rastlanmiyordu. Fakat buna ragmen sube âmirleri bir türlü beni gözlerine kestiremiyorlar, her defasinda «simdi git, biz seni icabinda çagiririz» diyorlardi. Nihayet, galiba Sankamistan sonra kafami artik göremiye-cek derecede sikistirdilar ve «Yarin sabah bes günlük yiyecekle beraber gelirsin» diye bir emir verdiler.

VIII

tik hedef Misir'di. Yollar emin olaydi ve ingilizler, Kanali müdafaaya kalkmasalardi Kocabaslarin son torunu, hiç süphesiz, bu memleketin ikinci fâtihleri arasinda bir yer alacakti.

Gönüllü Mevlevi alayini götüren trenin kirk kisilik vagonlarindan birine yükletilmistim. Degil mi ki yürümek yoktu; vagonumun fazla yumusak ve aydinlik almamasi nese kaçiran bir sey sayilmazdi. Hattâ yerimden kimildamadigim halde etrafimdaki sarsintilar ve demir gürültülerinden, tahta köprüleri geçtikçe altindaki boslugun verdigi seslerden uçan bir kartal gururu duyuyordum. Bazi büyük istasyonlarda vagonun kapilan açildikça, gene kimildamadan, Anadolu'yu seyir ve tetkik etmek de baska bir zevkti. Tütün dumani, sicak mesin kokulan, Anadolulu neferlerin sazlan ve aramiza düsmüs bazi Mevlevi fikaralarinin nefesleri arasinda, günleri saymak yorgunluguna bile katlanmadan, gecemiz

48

MlSKINLER TEKKESİ

gündüzümüze karismis bir halde kâh uyuyup kâh uyanmakla geçen o yolculuk hiç hatirimdan çikmaz. Fakat ne yazik ki demiryolu daha tamamlanmamisti. Pozanti-dan sonra Toros geçitlerini yürüyerek geçmek benim için çok mesakkatli oldu. Fakat vatan içindir diye sizildanmadan sineye çektik.

Yalniz o geceli gündüzlü yürüyüslerden iflah olmadim. Bir müddet sonra, Toprakkale civarlarinda öyle bir çöküs çöktüm ki ne tehdit, ne dayak beni bir daha ayaga kaldiramadi ve ordu etrafimdan bir sel gibi akip geçti.

Haftalarca sonra yeni bir kafileye karisarak tekrar yola çikacagim sirada bir tesadüf, imdadima yetisiyordu. Hafif hizmetliler arasinda demirci, nalbant gibi zanaat sahipleri aranmaktaydi. Önündeki bir masa dolusu evrakin igri bügrü yazilari karsisinda sasalamis bir sakalli binbasi o meshur yazimla özene bezene yazdigim birkaç satira öyle âsik oldu ki beni hemen yanina aldi ve iki seneden fazla bir zaman Halep'te yazici neferligi ettim. Yerim rahat, isim hafifti. Sinop'taki aliskanligin tesiriyle bos vakitlerimizde arzuhaller, asker mektuplan ve hattâ muskalar yazarak bes, on kurus arttirmanin kolayini da buluyordum.

Tas, yuvarlana yuvarlana gedigi bulmustu. Etrafimdan durmadan insan dalgalan akiyor, midye, gene sirtini kayasina yapistirarak kabuklarim aralamis, göyle böyle geçinip gidiyordu. Fakat bir gün sokak basinda üzerime dogru gelen bir levazim katirindan kaçmak mi, kaçmamak mi tereddüdünü geçirdigim bir dakikada agir bir kazaya ugradim; katir, sag bilegimle kolumu birkaç yerinden kirdi. Sag kolumdaki çarpiklik onun yadigâridir. Üstelik tek geçim vasitam olan parmaklarim da o zamandan sonra islemez olmustur. Artik bir malûl gazi olarak serefle ve bir, iki kurus aylikla istanbul'a dönmeme bir mâni kalmiyordu. Fakat aksi gibi o siralarda

              49

bozgun basladi. Dille anlatilmaz bir ana baba günü! Din ulemasi Kizilcleniz'in yarilmasi, ayin yanlmasi gibi mucizelerden bahsederler. Fakat, Tann'nm asil büyük mucizesi o kargasalik içinde benim canimi kurtarisim ve ge-' ne yürüye yürüye memleketime dönüsüm olmustur.

Bu yollan ben nasil geçtim? Kirk derece atesli hastanin rüyalari anlatilabilir mi? Kendimi kâh bir yük vagonunun bir kapisindan aglaya aglaya girip öteki kapisindan dayak yiyerek atiliyor görüyorum; kâh ayaklarimdaki çizmeleri çalmak için beni falakaya yikar vaziyette yere yatirmis Arapça âyetler, hadislerle yalvariyor görüyorum; kâh kendim gibi birkaç serseri ile beraber dilendigimi, samanliklarda yattigimi, geceyansi çigliklarla uyanarak kimden, niçin oldugunu bilmeden, bir koyun sürü-sündeki koyun gibi, yalmarak kaçtigimi görüyorum. İnsanin en miskini sikiyi görünce düldül oluyor Yarabbi!

Bilmiyorum kaç hafta, yahut kaç ay sonra dalga, beni büyük bir sehre atti. Sordum: Konya dediler. Suriye'deki bozgun, içerdeki mütareke bozgunuyle karisiyor, memleketi barinilmaz bir hale getiriyordu. Bu sefer Türkçe yalvararak, Türkçe dilenerek ve dayak yiyerek yeni bir yolculuk, kâh hastalanip günlerce kendimi kaybederek, kâh eceli gelmiyen için en iyi ilâç olan büyük sefaletle iyileserek bir zaman daha sürünüs... Nihayet, yukarida söyledigim büyük mucize bir bun bana kendimi İzmir'de bir hastahanede bulduruyor.

IX     '

Evvelâ tütün tabakama, kayis kemerime varincaya kadar nem varsa yollarda sattigim, sonra da boynumdaki muskaya kadar soyuldugum için pek fena bir vaziyette idim. Öyle Jd hastahane müdürü beni taburcu edebilmek için bana yanimdaki yatakta ölmüs kimsesiz bir ihtiyarin eskilerini vermege mecbur olmustu: bir don gömlek,

F. 4

50

 

lâstikleri gevsemis bir çift. eski lâpçin, kiraz kokan bir kalin baston, hazin bir tesadüf olarak da eskilikten çayir gibi yeserip parlamis bir redingot takimi!

Yunanlilar tarafindan yeni isgal edilen izmir, kargasalik içnideydi. Bununla beraber ben halde olanlari büsbütün sokakta birakmiyor, Kâtipoglu taraflarinda bir eski tütün deposuna misafir ediyorlardi: Adam basina bir ot minder ve günde bir ögün çorba. Ne yapalim, buna da Allah bereket versin.

Diyebilirim ki hastahaneden çiktigim gün eski «ben» den yalniz erimis vücudumun üzerinde eskisinden daha heybetli bir hal alan basim kaliyordu.

Doktor, bol günes, bol istirahat, bol gida tavsiye etmisti. Reçetenin ilk iki maddesinde düsünülecek bir taraf yoktu. Yaz geldigi için günes, doktorun tavsiye ettiginden daha da boldu. Etrafimdaki kerevetlerde birçok aglayip inleyenler, kavga edenler, hatta vakitli, vakitsiz ölmege kalkanlar bulunmakla beraber istirahat de (kimildanmadan yatmak mânasina) asagi yukari öyle idi. Fakat bol gida!

ilk zamanlarda bütün günümü deponun arkasindaki bir eski Yahudi masatliginda yatmakla geçiriyordum. Bu masatligin ince bir yosun tabakasiyle örtülü mermerleri günesle kiziyor, tatli bir göbektasi sicakligi aliyordu. Diyebilirim ki benim yeniden dirilisim ikinci defa olarak hayata dogusum bu masatlikta olmustur, ilk zamanlarda tasa yapismis bir kertenkele ölüsü gibiydim. Vücudum, o kadar incelmisti ki arasindan geçen günes isigi mermerin üstüne kemiklerimin resmini çikariyordu desem yalan sayilmamalidir, iste bu günestir ki, köpegin encigini yalamasi gibi, yumusak, sicak diliyle yalaya yalaya beni canlandirmistir. Bu yeniden hayata dönüs devresinde kafam da vücudum kadar cansizdi. Kapali gözlerimin içinde kivilcimlar uçusuyor, bunlar arasinda

MISKlNLER TEKKESİ     51

durgun bir bataktan kalkan su sinekleri gibi küçük, renksiz fikirler canlanip oynamaya basliyordu. Büyük sairlerden biri —her halde FuzulI olacak— ne güzel söylemistir: «His var mi bu âlemde nekahat gibi tatli!» Vücudum, ne kadar zehiri, pisligi varsa disari atmis gibiydi. Âdeta iyilik ve sevinçle dolu bir sübyan yüregi.

Biraz ayaklaninca etrafta ufak tefek gezintiler yapmaya baslamistim. Bunlar, yeni yürüyen bir çocugun emekleyisleri gibiydi. Bes on adimda bir dizlerim kesilince oldugum yere çönieliyor, bastonumu altima koyarak dakikalarca dinleniyordum.

*

**

Meslege ilk baslayisim bugünlerde olmustur. Kizil-çullu yolu üstündeki Esrefpasa camii önünden geçisim nedense çok kere ikindi vaktine tesadüf ediyordu. Kapinin karsisindaki bir agaca yaslanarak ahalinin namazdan çikisini seyreder ve dinlenirdim. Bunlarin arasinda bir ihtiyar hanim vardi, ördek gibi yürürken hafifçe iki tarafa sallanan kisa vücudu, çenesinin altindan igneli siyah gron çarsafi, yaz kis omuzlarindan eksik etmedigi kahverengi atkisiyle uzaktan uzaga zavalli büyükanneme benzettigim bu kadina uzun uzun bakardim.

Bu bakislarimi farkettiginden mi, yoksa o da beni bir baskasina benzettigi için mi, birkaç gün içinde onun da bana dikkat etmeye basladigini gördüm. Hattâ üç bes adim yürüdükten sonra dönüyor, dinleniyor gibi yaparak tekrar bana bakiyor, sonra âdeta tereddütle, zorla yoluna devam ediyordu. Nihayet bir gün caminin kapisiyla benim aramda uzunca bir lâmelif çizdikten sonra o salintili yürüyüsüyle yanima yaklasti, çantasini açarak, yüzüme bakmadan, bana iki çil kurus verdi.

Ben dilenmis miydim? Zannetmem. Fakat öyleyse neden avucumu bu kadar çabuk bulmustu? Çocukken gerçi ben, onun oyununu oynardim. Fakat ne de olsa bu,

52

MISKINLER TEKKESİ

bir oyundu. Ya Nur-i Irfan kâtipliginde yaptiklarim? iyi amma o, baskalari hesabina idi? Asker dönüsündeki yiyecek dilenciliklerine gelince, onu bir alay aç hep bir arada yapmistik; firsatini bulaydik hiç süphesiz eskiyalik da edecektik. Ancak, ne olursa olsun bunlar, benim için bir takim talimlerdi; yaradilisim ve bütün hayatim durmadan beni bu akibete sürüklemisti. Fakat ilk resmI sadaka, ilk resmI müsterimin elinden o gün ilk defa avu-cuma düsüyordu. O, vermekten; ben, almaktan utaniyor, bir ayip yapar gibi o anda birbirimize bakmaktan çekmiyorduk. Dedigim gibi, benim ilk resmI müsterim bu kadindir, tik sadakasi alinan kadin da ilk koynuna girilen kadin gibi unutulmuyor.

Bu vakadan sonra ikimiz de kendi yollarimiza yürümüstük. Fakat avucum kapanmiyor, ortasindaki iki gümüs kurusluk açik duruyordu. O gün ortalik kararmca-ya kadar da öyle durdu. Bunlari bana oynasin diye vermisler gibi geceye kadar oynadim. Ertesi sabah, bu para ile aldigim peynir ve kuru üzümü depodaki arkadaslarla bölüsüyor, böylece kendimi bir acayip sikintidan kurtariyordum.

Her meslegin baslangicinda zorluklar, mazur görülmesi lâzim sinir hareketleri, hayvani mukavemetler vardir. Sonradan her sey öyle bir yoluna giriyor ki!

Esnaf, sabahleyin yaptiklari ilk alisverise ehemmiyet verirler. Onun gibi bu asIl kadincagizin elinden yaptigim siftah da bana ugurlu gelmistir.

O günden sonraki gezintilerde yolumu degistirdim. Artik iki tarafinda tarlalar ve basibos keçilerden baska bir sey görünmeyen Kizilçullu'ya dogru gitmiyor, aksi istikameti tutarak Tatar mahallesinden tkiçesmelik'e, aksam üstleri büyük insan kalabaliklarinin kaynastigi caddelere yöneliyordum.

MİSKİNLER TEKKESI     53

Çulu düzelttikten sonra sehrin sapa bir kösesinde kendime bir oda aramayi düsündüm.

Gündelik kazancim tas tasiyan, odun yaran herhangi bir isçinin gündeligini geçmeye, arasira depoyu teftise gelen kravatli, bastonlu doktorlar ve büyük belediye memurlarinin kazancina yaklasmaya baslamisti. Demek ki artik devlete yük olmakta mâna kalmiyordu.

Kâtipoglu'nda geçirdigim yazdan sonra gücüm, kuvvetim de iyice yerine gelmisti. Sirtimda redingotum, elimde kalin bastonumla kâh oturup, kâh yürüyerek ve bu arada ticaretimi de ihmal etmeyerek uzun uzun dolastim. Sonunda Kadifekale eteklerinde tamasalik denen bir mahallede gönlümce bir yer buldum.

Simdi bilmem ne haldedir? Fakat o tarihte bu Tamasalik, dagin dibinde deve sirti gibi biçmisiz yokuslar ve inislerden meydana gelmis bir oyuktu. Tufandan evvel yasamis ve Nuh Peûygamber'in gemisine sigacak halde olmadiklari için nesilleri kurumus fil-i Mamudiler malûm! Dagdan baktigimiz zaman sanirdiniz ki her biri bes alti fil cesametinde olan bu hayvanlardan bir sürü, günün birinde bu çukurda dolasarak oraya, buraya terslemis ve bu Tamasalik mahallesi onlari öbek öbek kuruyup katilasmasindan hâsil olmustur. Fakat içine indiginiz vakit manzara baskadir. Çogu en âdi bir hendeseden mahrum köstebek kümbetleri arasinda tastan, tenekeden, hattâ tahtadan yapilmis kulübeler de vardir.

Dagdan inen seller topragi yalayarak yer yer yollar açmis ve bunlardan bazilari âdeta merdiven haline gelmistir.

Tamasalik'in ahalisi Afrika zencileridir. Konaklardan çirak çikarilmis, yahut kaçmis, sürü sürü Gülfidan bacilar ve onlarin erkekleri... Bunlarin güçlü, kuvvetlileri gündüzün sehirde incire, palamuta, yahut dilencilige

54

 

giderler; ihtiyar ve sakatlar kulübelerinin önünde, kizgin günesin altinda iri kertenkeleler gibi yari çiplak yatarlardi. Tamasalik'ta geceler de gündüzleri aratmayacak kadar sicaktir. Gündüzün tepedeki dagin, hamam taslari gibi kizan kayaliklari, günes batinca bu sicagi agir agir asagiya vermeye baslarlar ve mahallede Arapçiklar için âdeta Sudan geceleri hüküm sürer ki biçareleri buraya toplayan da belki budur.

Sagin, solun rüzgârlari bu izbeye yol bulamadiklari için Tamasalik'in kisi da oldukça yumusaktir. Yalniz, arasira büyük yagmurlarda dagdan sel inerek bazi kulübelerin esyalarini, hattâ kendilerini götürüp, bacilar sabaha kadar acayip kuslari andiran sesleriyle haykmsir-lar; fakat ertesi gün kirik dökükler elbirligi ile tamir edilerek her sey tekrar yoluna girer.

Sehrin her kösesinde birçok arastirmalardan sonra kendime seçtigim yer, bu Tamasalik'in en hallice evlerinden birinin sokak yüzünde bir odasi idi. Evin bundan baska, bir yarim odasi, ufak bir tasligi ve bu tasligin dibinde mutfak vazifesi gören bir ocakligi vardi. Ev sahibi Nur-i Nigâh kalfa adinda bir hastabakici idi. Doktorlarin fil hastaligi dedikleri bilmem o mudur? Kadinin bacaklari korkunç bir sekilde sismisti. Yanimdaki yarim odada tahta kerevetin üstündeki yataginda kimildanmadan ve hattâ beni rahatsiz edecek bir fazla ses bile çikarmadan yatiyordu.

Ben gelmeden evvel bilmem ne yeyip içerdi. Her halde komsu bacilar kendi yediklerinden ona da bir parça bir sey getiriyor olmaliydilar. Fakat benden sonra kira parasiyle, tasliktaki ocakta bazen bir parça süt, bazen bir pirinç çorbasi kaynamaya basladi. Tamasalik'in ha'ini anlamali ki bacilardan bazilarinin: «Allah versin. Ona gün dogdu. Evinin iradini yiyor» diye bu Nur-i Nigâh kalfayi âdeta kiskandiklarim isitiyordum. Fakat biçare-

MISKINLER TEKKESt     55

nin saadeti uzun sürmedi. Tamasahk'a tasinmamdan bir, bir buçuk ay sonra bir aksam, sokaktan döndügüm zaman bacinin odasini kapali ve kapisini kirmizi mumla mühürlü buldum. Kapi esiginde ufak bir idare lâmbasi yaniyordu. Biraz sonra benim lâmbam da yaninca komsular pencereye gelerek haber verdiler. Nur-i Nigâh kalfa sabahleyin, ben çiktiktan biraz sonra merhum olmus ve ikindi namazinda cenazesi kaldirilmis. Odasinin mühürlenmesine ve kandilinin yakilmasina kadar her seyin bu kadar çabuk olup bitmesine o gece hayret etmistim. Fakat sonradan gördüm ki Tamasalik'ta ölüm kadar sade bir dâva yoktur. Evimin etrafindaki tepe ve çukurlarda, kulübelerin önündeki meydanciklarda bacilarin, çöplüge inmis kargalar gibi, yediser, sekizer kisilik halkalar halinde çömelip oturduklari her zaman görülen manzaralardandir. Bazen bunlarin durup dururken korkunç haykinsmalarla yerlerinden firladiklarim ve ortada bir hasir üzerine yatmis birinin etrafinda kendilerini yerden yere çarptiklarini görürdüm. Etraftan daha baskalari yetiserek bu çirpinanlari kollarindan yakalarlar ve çarçabuk yatistinrlardi. Derken aradan yarim saat geçmeden birkaç erkek Arap, üstü açik bir tabutu sirtlayarak yokusu inerler ve ölen her kim ise böyle iki saat içinde kidemde Nuh Peygamber'e müsavi olurdu.

Nur-i Nigâh kalfanin kimsesi olmadigi için evi ve esyasi mahlûle kaliyordu. Bir iki pili-pirti ile üç bes kap kaçaktan ibaret olan bu esyayi mezattan satin almam, bu defa evin tamamini kiralamam, beni birdenbire mahallenin en büyüklerinden biri mertebesine çikardi. Komsu bacilar artik evimi silip süpürüyorlar, çamasirimi yikiyorlar, yemegimi pisiriyorlardi. Aralarindan vak-tivle pasa ve belki de vezir konaklarinda kalfalik, dadilik edenler buulndugu düsünülürse bunu. Kocabaslarin

56

MISKINLER TEKKESİ

son torununa talihin garip bir ikrami saymak lâzim gelirdi.

Bacilarin bütün bu hizmetlerinin karsiligi çamasirimdan artan bir sabun parçasi, benim için doldurduklari dolmanin bir iki tanesi, kuru ekmek kirintilari ve arada bir ellerine sikistirdigim birkaç para idi.

Cemiyet halinde fukaraligin bu derecesini, ben diyebilirim ki baska hiç bir yerde görmedim. Kedi mancasi satan Arnavut, mahalleye ugradigi zaman bacilar, etrafina üsüsürler, singin ucunda sallanan akcigerlerden bir parça kestirirler ve bunu kuru ekmek unundan bir hamura bulayarak, kapilarin önünde yaptiklari çerçöp atesinde tava ederlerdi. Hali anlamali ki buna da imrenen-leri, tavadan kalkan yagli dumani kedi gibi karsidan koklayarak ve kirmizi dilleriyle yalayarak: «Güle güle ye komsu... Afiyet seker olsun!» diye dua edenleri görürdüm.

Arada bir mahalleye bol miktarda deve eti gelirdi. Bunlar, her halde sehir disinda kesilen hurda hayvanlar olacakti. Hattâ bazilarinin öldükten sonra kesilmis olmamalari için de sebep yoktu. Komsularim deve etinin biraz eksi olmakla beraber sigir eti kadar lezzetli oldugunu söylerler ve kizarttiklari köftelerden bana da tattirmaga ugrasirlardi. Bu kadar sefaletin, zenginligi dillere destan, Frenk mahallesinin bu kadar yakininda nasil barindigi, Tann'nin anlasilmaz bir hikmetiydi. Fakat bundan daha fazla sasilacak sey, çok kere dâvâli bir sabun \ ^ya odun parçasi etrafinda saç saça bas basa kavgalar, hattâ bazen erkekler de karisarak sopali ve kanli gazveler oldugu halde mahallede hiç hirsizlik vakasi isitil-memisti. Kavgalar sadece paylasilamayan haklar içindi.

Tamasalik mahallesinde epeyce çocuk da vardi ve bunlarin pek ufaklari asagi yukari Afrika'daki zenci köylerinde gibi, yani çirilçiplak gezerlerdi. Ancak günün

              57

birinde de bu çocuklardan bir veya birkaçinin fistolu ipek entariler; boncuklu pelerinler; kivircik baslannda kordelâlar, hattâ renkli Japon semsiyeleriyle ortaya çiktiklarini, oyuncak bebekler gibi ellerinden tutularak gezdirildiklerini görürdünüz. O vakit, hemen anlamaliydi ki o günlerde kibar mahallelerden birinde bir ufacik kiz çocugu ölmüstür.

Bununla beraber mahallede ölü elbisesiyle birdenbire siklasan yalniz çocuklar degildi. Bir gün evvel sokakta dolasirken salvarinin deliklerinden parça parça etleri görünen bir ihtiyar Arap, ertesi gün bacaginda çizgili pantolon, sirtinda kadife yakali kaputla dolasir; entarisinin etegi dizkapaklanna çikmis baci, arkasinda hisir hisir gron çarsafla tavus gibi kabararak sokaklarda sallanirdi. Hattâ bu yüzden bir ramazan gecesi Tilkilik çarsisini heyecana düsüren bir vaka da olmustu. O zamanlar İzmir'in meshur bir damaci Hacisi vardi. Uzun boylu, köse sakalli, kuru yüzlü bir ihtiyar Yemenli... Yaz kis lâstik potin, zümrüt yesili bir cübbe giyer; pelerin gibi omuzlarina attigi bir kirmizi sali boynunda siktiktan sonra iki ucunu gögsüne sarkitirdi.

Semtin büyükleri yaz geceleri Tilkilik'in meshur meydan kahvesinde Haci'ya dama oynatirlar, arasira dalina basip kötü kötü küfür ettirerek eglenirlerdi.

Bir ramazan gecesi sahura dogru Haci'ya birdenbire Allah emri erdi ve ertesi gün degme bir büyük adama nasip olmayan bir cenaze alayi yapildi. O aksam, teravihten sonra meydan gene hincahinç doluydu. Kadir gecesi oldugu için gramofon çalinmiyor ve oyun oynanmiyor, hazin hazin damaci Haci lâkirdisi ediliyordu.

Iste bu siralarda karsi sokagin karanligi içinden yavas yavas Haci'nin belirdigi; ince burma sangi, zümrüt yesili cübbesi, boynundan gögsüne sarkan kirmizi sali ile cadde fenerinin aydinligina dogru ilerledigi gö-

58

 

rülmesin mi? Evvelâ biri bagirdi; sonra bütün cemaat hurya ayaga kalkti. Saçlari dimdik olarak bagiranlar; avaz avaz salât ü selâm okuyanlar; birbirini ezerek, sandalye ve masalari devirerek kaçisanlar!.. Gündüzün ilâhiler, dualarla gömülmüs bir ölünün gece mezarlik yolundan agir agir indigini görmek gerçekten korkunçtur. Fakat halkin gördügü damaci Haci'nm kendisi degil, onun elbiseleriyle giyinip kusanan ve o keyifle teravihten sonra meydan kahvesine bir çay içmege inen bir Arap komsu idi.

XI

Tamasalik'ta itibarim artiyor, kendimi gitgide çölde bir kabile reisi gibi görmege basliyordum. Gerçekten burasi çöle ne kadar benziyordu. Bacilarin dillerini ancak yanimda konustuklari zaman anlamak kabildi. Uzaktan birbirlerine seslendikleri, kulübelerden birinin önünde toplanarak gülüstükleri, yahut kavga ettikleri zaman kendinizi bir Afrika köyünde sanirdiniz.

Mesule kalfayi iste bu Tamasalik'ta tanidim. O vakitler bir deri, bir kemik denecek kadar zayifti ve boyunun uzunlugu bu zayifligi bir kat daha meydana çikarirdi. Ayaklarinda yandan dügmeli erkek potinleri vardi ve kalem gibi ince ayak bileklerinden bu potinlerin üzerine kisa konçlu erkek çoraplari düserdi. Yeldirmesi çok kisalmis oldugu için bacaklarinin, dizkapaklariyle bu düsük çoraplar arasindaki kismi, yaz kis açik dururdu.

Kiyafetinin bu gülünç hirpaniligine ragmen halinde anlatilmasi güç bir baskalik, âdeta bir kibar konak kizi nazliligi vardi. Sabahlan Kadifekale etegindeki dik sel çukurlarinin birinden, elindeki ufak, bos torbayi bir çevre gibi sallayarak iner, evimizin biraz asagisindaki meydanda etrafini alan bacilarla bir parça konusup sakalas-tiktan sonra yoluna devam eder, aksamlan ayni yoldan, bu defa dolu torbasiyle, gene daga çikardi. Komsulari-

              59

min bu Mesule baciya çok ehemmiyet verdiklerine dikkat etmistim. Bir zaman sonra kendim de konusunca onlara hak verdim. Dili, ötekilerden daha az çetrefil olmamakla beraber, dudaklarinda nazli kivnmlara, inanilmayacak kadar ince kelimeler söylüyor, adamakilli muamele ve tesrifat biliyor, gözleri ve bembeyaz dislerinden sirin bir gülümseme hiç eksik olmuyordu. Lâkirdi arasinda bir gün Bogazda bir SürurI Pasa yalisindan bahsedince ayaklarim suya erdi.

Daha sonra, ögrendim ki bu Mesule kalfanin bir sevgili guçubeyi (küçükbey) vardir; Topalti'ndaki bir odada otururlar ve hasta olan bu guçubeye kendisi bakar.

Evvelâ yirmi, yirmi bes yaslarinda bir çocuk sandigim bu küçük beyi sonradan kendim de gördüm. Altmislik bir insan viranesiydi. Yahut belki de kirk, ne bileyim? Yasini belli etmek için insanda az çok surat ve vücut kalmis olmak lâzim gelir.

Bu guçubeyin pasa babadan kalma konaklan, han-lan yemis bir mirasyedi oldugu anlasiliyordu. Hem kendini bu hale sokabilmek için nasil bir yiyis! Ona, ecza-hane camekânlarinda kavanoz içinde teshir edilen ceninlerin bir büyügü ve canlisi denebilirdi. Fazla olarak da kafasi bir madenI çemberle, gözlerini disari ugratacak derecede, sikilmistir.

Fakat Mesule kalfa kim bilir nasil bir büyü ile onu eski guçubey görüyordu.

Guçubeyle Mesule dadisini Bogaz'da Süruri Pasa yalisindan buraya hangi rüzgâr atmisti. Bunu sorup anlamayi merak etmedim. Bildigim sade su idi ki baba malinin nasil da satilamamis bir parçacigi olan bu zavalli Mesule baci, gündüzleri onu komsulara emanet ederek sehirde gündelige gidiyor, aksamlari dolu torbasiyle dönüyor ve onu yasatmaga devam ediyordu.

Eski konaklarin Arapçiklanm benim gibi yakindan

60

 

tanimamis olanlari sasirtacak bir acayip vefa ile muhabbet! Fakat bu biçareye, bu kadar düskünlük içinde, bu bir eski saray kizi nazlilik ve kivrakligini veren de belki gene bu vefa ve muhabbetti.

*

Bir gün Pestemalcilarbasi taraflannda bir ara sokaktan geçiyordum. Burada belediyenin yiktirmaga basladigi bir ada ile set üzerinde eski bir mahalle mezarligi vardi. Bu mezarliktan kulagima birtakim çocuk yaygaralari arasinda tanir gibi oldugum bir ses geldi: «Alla askina, Peygamber askina, Padisah basi için yapmayin ayo!» diye yalvanyordu. Sonra, bu ses birdenbire: «Müslüman yok mu? Can kurtaran yok mu?» diye çigliklara basladi. Mezarlik duvannin yikik bir yerinden basimi uzatinca bir dayak manzarasiyle karsilastim. Bizim meslektaslardan bir Seyh Abdu tanirim. Heykel yapili, tunç renkli, uzun sakalli, beyaz bornozlu bir âmâ arap. Bu Seyh Abdu'nun asagi caddede dörtyol agzinda bir yeri vardi. Eski bir binek, yahut musalla tasi olmasi mümkün bir tasin yaninda yaz, kis kimildamadan ayakta dururdu. Bir eski Arap halifesinin heykeli yapilmak istense sanirim ki bu Seyh Abdu'dan daha ihtisamli bir örnek bulunamazdi. O da benim gibi sükûnun büyük kudretini anlamis olanlardandi ve bu sükûn, onun iri vücuduna uzun beyaz bir sakalla çevrilmis tunç çehresindeki bos gözlerine benden çok ziyade yarasirdi. Evet, ne bir ses, ne bir dua ve hareket... Basi dargin bir vakarla gökyüzüne kalkmis durur ve bembeyaz bornozun hakettigi paralar durmadan yagardi. Daha garibi Müslümanlar gibi Ermeniler, Rumlar, hattâ Yahudiler de onun müsterileriydi.

Seyh Abdu'yu o gün ilk defa hareket halinde görüyordum. Bununla beraber ne vücudunda, ne yüzünde hiç bir çizgi oynamiyor, gözler gene her zamanki gibi bos.

MlSKINLER TEKKESI     61

Heykel, bir eliyle zayif bir Arap kadini yakalamis, öbür elindeki asa kaside okur gibi agir bir ahenkle inip kalkiyor ve her defasinda kipirdadigi görülmeyen dudaklarindan tek kelime çikiyor: Mal'une, mal'ûne, mal'ûne.

Dayagi yiyen bizim zavalli Mesule kalfa idi. Imdat aramak için etrafima baktim; kalfa, sopayi yiyip bagirdikça, çiplak ayaklarini yere vurup çekirge gibi birbirlerinin omuzuna ziplayan ve keyiflerinden birbirlerinin fesini kapip atan bir sürü çocuktan baska kimse görünmüyor. Gerçi Arap, bir kaza çikarip basini belâya sokmamak için gayet hesapli hareket ediyor, sürüden koyun satin alir gibi Mesule bacinin sirtini ve butlarini iyice yoklamadan vurmuyor. Fakat biçare Arap, o kadarina da takati olmayan bir kadit. Komsuma yardim vacip olmustu. Ancak, seyhe yaklasmak tehlikeliydi. Sokaklarda birkaç kere kör dilenci kavgasina rastlamis ve dehsete düsmüstüm. Gözleri görmedigi için bunlar bir tecavüzden kuskulandiklari zaman birdenbire sopalarini kaldirarak olduklari yerde topaç gibi dönmege baslarlar ve sopanin çevirdigi çarkin içine düsenlerin kafasindan, gözünden hayir kalmazdi. Sonra, enkaza bir de seyhin Mesule Kalfayi tutan mengenesine düsmek vardi ki dönen bir makine kayisina kendini kaptirmak gibi bir seydi.

Kalfa, çagirdigi Müslümanlardan simdilik bir ümit olmadigini görünce nagmeyi degistirdi, gene yalvarmaga basladi: «Ya seyh... Alla, Peygamber, Padisa basi için... Bir daha gelirsem ayaklarim kinisin!» Fakat seyh, aldirmiyor ve hain bir sogukkanlilikla vurmakta devam ediyor: «Mal'ûne, mal'ûne, mal'ûne...»

Artik dayanamayarak ben de bagirdim: «Bu, ne re-za'et sey!... Hadi bakalim karakola», Hareketim hesapsiz degildi. Seyh, karakol sözünü isitince derhal durdu. Cadde agzindaki makamim ancak polisle hos geçinmek

62

MlSKINLER TEKKESİ

sayesinde muhafaza edebilecegini biliyordu. Sesimi iyi idare ettigim için beni polis sandigina süphe yoktu. Fakat ne olur, ne olmaz Mesule baciyi da birakmaga razi olmayarak: «Mâni-i rizk mel'ûne» dedi ve bir heybetli arapça bedduaya basladi.

Sahici polis bu beddua karsisinda belki de sasiracakti. Fakat ben, çocuklarin beni ele vermesinden korkarak, can havliyle bir kere daha haykirdim:

— Birak diyoruz Seyh... Kanun namina emrediyoruz... Biz onun terbiyesini veririz.

Mengene gevser gevsemez Mesule kalfa, öyle bir firladi ki Seyh Abdu, onu artik mahserde bile yakalayamazdi. Zavalli kadin, evvelâ ince ve uzun bacaklariyle süpürge önünden kaçan örümcek gibi kosuyor, yeldirmesinin zaten kisa etekleri havalanarak ötesini berisini mev-dana çikariyordu. Fakat tehlikenin uzaklastigini görünce tekrar döndü, yanima geldi ve aglayarak itiraf etti. Meger benim gibi onun da sehirdeki isi gizli dilencilikmis.

Seyh Abdu'nun bu senitte bir nevi derebeylik idaresi kurdugunu o gün ögrendim. Âdil adam oldugu için baskalarinin topragina geçmez, fakat kendi sinirlarina girenleri de affetmez ve onlara karsi bir nevi kan dâvasi güdermis.

tkbal mevkii kolay muhafaza edilir mi? Hacinin mahalle çocuklanndan bir nevi gizli polis teskilâti varmis. Arasira bu civarda dilenmeve cesaret edenleri bu çocuklardan ögrenir ve derhal tedbir alirmis. Mesule bacinin bir zamandan beri buralara dadandigim ögrenince topragina göz dikilmis bir hükümdar gibi gazaplanims ve birkaç para mukabilinde kadincagizi çocuklara yakalatarak cezasini vermis.

Bir iki hafta sonra Mesule bacinin bir kere   daha

MISKINLER TEKKESİ     63

haykirdigini ve vücudunun sopa ile öldürülen bir yilan gibi yerlerde kivrandigini gördüm. Fakat bu sefer dayak yemiyordu. Guçubeyi ölmüstü. Biraksalar gece mezarlikta çömelip kesik kesik uluyacakti. Fakat birakmadilar; o gece ve daha ertesi gece zorla Tamasalik'ta alikoydular.

Öyle görünüyordu ki zavalli baci, guçubeyi degil, hayattaki istinat noktasini, küfreden külhanbeylerin dedigi gibi savulunu kaybetmisti.

Bogaz'daki yalidan Topalti'ndaki kulübeye dönmek bir sey ifade etmezdi. Yali da, her sey de küçük beydi. O gidince ayaginin altindan toprak kayiyor; yuvasi süpürülmüs bir örümcek gibi boslukta, görünmez bir ince telin ucunda sallaniyordu.

Biraz kendini topladiktan sonra baci, bende bir konak kokusu sezdi ve islerimi görmek bahanesiyle etrafimda dolasmaga basladi.

Arasira benden edali bir istanbul sesiyle: «Dadi kal-facigim» gibi kelimeler isittikçe oksanmis bir kedi gibi hiriltilarla sirtini kabartiyor, gelip gelip dizlerime sür-tünmek için kendini zor tutuyordu.

Bir gece, Topalti'nin bir kismini silip sünüren bir siddetli su baskini Mesule bacinin barakasivle beraber kendini de bizim Tamasalik'a indirdi ve artik büsbütün sokakta kalan baci, benim eve, rahmetli Nur-i Nigâh kalfadan kalan küçük odava verlesti.

Talihin bir garip cilvesiyle benim bu yastan sonra gene bir dadim oluyordu. Sancilandigim zaman avakla-nmi hardalli suya sokacak, minimini kushanelerde pisirdigi lezzetil yemekleri neredeyse kasikla agzima sokacak yeni bir Gülfidan dadi. Fakat o, kendisinin aradigi küçük beyi bende degil, o vihn ilkbaharinda bi/imle beraber yasamaya gelen bir ufak erkek çocukta bulmustur. Bunu da anlatmaliyim.

64

 

XII

Tamasalik'in her yil meshur Dana bayrami vardi ki, her halde Afrika'dan getirilmis bir putperest âyini olacakti. Sehirde ve hattâ civar kasaba ve köylerde £«, kadar Arap varsa Tamasalik'a akin eder, bunlara hemen bir o kadar da beyaz seyirci katilirdi. Acemlerin Seyyid Ahmet deresi tekkesindcki eski «On Muharrem âyinleri» ne benzer bir alay...

Bayramin hazirligi aylarca evvelden baslar, Tama-salik'm inisli, yokuslu sirtlarina seyirciler için, seyyar kahveler kurulurdu. Tamasalik'ta debdebe ve dârati o gün görmeliydi. Sehrin kibar ölülerinden kalma ne kadar süs esyasi varsa meydana çikar; kadinlar; Rama kumasindan kabuk gibi çarsaflar, Haci Efendiler İngiliz sayagindan elbiseler, Ankara sofundan latalarla ortada salinirlar; bir gün evvel salya, sümük içinde yan çiplak dolasan kiz çocuklar satentilyon entariler, erkek çocuklar kisa kadife pantalonlar giyerlerdi. Bayramin asil agirlik merkezi olan mukaddes danaya gelince; onun bayrami çok evvelden baslamis bulunurdu. Bir kalabalik, boynunda ve boynuzlarinda kirmizi gaz bombeleriy-le danayi haftalarca sokak sokak dolastirirlar; zilsiz tefler çalarak, oyunlar oynayarak evlerden kendileri için para; yorgunluk ve açliktan kaburgalari çikmis hayvan için zerzevat kabugu toplarlardi. Fakat oyunlarin asil büyügü o gün Tamasalik'in orta meydaninda dananin etrafinda oynananlardi.

Havadaki toz toprak bulutlarini bir kat daha agirlastiran sicak günlük dumanlan arasinda zilsiz tefler dogulur, hep bir agizdan simdiki dans havalanna benzeyen birtakim sarkilar okunur; dananin etrafinda iç içe birkaç daire teskil eden erkek Araplar, olduklari yerde

              65

maymunlar gibi ziplayip dönerek ve ellerindeki sopalari birbirlerine vurarak acayip bir horon oynarlardi. Sonra gene bu sesler arasinda dana kesilir, akla sigmayacak bir süratle yüzülüp parçalanir, kenardaki çali çirpi atesinde pisirilerek yenirdi.

Mahallenin bü}oik günü serefine ilk -"il ben de çalismayi tatil ederek evimde kalmis, Mesule bacinin pencereme dizdigi feslegen saksilari arasindan bayrami seyretmistim.

Komsu bacilardan bazilari yeni çarsaflarini göstermek için mahsus penceremin önüne geliyorlar, benimle birkaç lâkirdi konusuyorlardi. Bazan da sakat ve meczup dilenciler, kol kola âmâlar geçiyorlar; bir sey istemedikleri halde ben kendiligimden onlari durdurup birer onluk atryordum. Derken karsiki tümseklerden birinde birdenbire bir gürültü ve kargasalik oldu ve etraftan insanlar kosmaga basladi. Böyle fevkalâde günlerde bazan ihtiyar Araplardan birinin babasi tutar, agzinda köpüklerle haykira haykira yerde debelenmege baslar; yardimdan ziyade bu merakli manzarayi seyretmek için etraftan birçok kimseler, hattâ sik hanimlar zabitler kosusur. Evvelâ gene öyle bir sev sanarak pek aldiris etmemistim. Fakat biraz sonra -bir polisin, kucaginda bir çocukla, kalabaligi yararak bizim tarafa dogru geldigini görünce ben de evden çiktim.

Polis: «Su var mi? Çabuk kahvelerden biraz sn bulup getirin!» diye baginvordu. Kahvelerden gelen suyu benim Mesule baci yetistirdi. Çocugu kapimin önündeki hasira uzattik. Burun deliklerinden siddetle bosanan kan, yüzünü âdeta görünmez hale getirmisti. Bunlar bir parça yikandiktan sonra su ve çamurdan birbirine yapismis kivircik saçlan, kenarlari kemik gibi sertlesmis ince kulaklari, sivri burnu ve çenesiyle keçi oglaklarina

F. 5

66

 

benziyen sipsirin bir yüz meydana çikiyordu. Sonradan gözleri açilinca da —biraz evvelki kandan siçramis gibi kirmizi kirmizi zerrelerle benekli— yesile çalar renkte bir acayip gözler göründü.

Bizim tarafta artik merak edilecek bir manzara kalmayinca kalabalik, tekrar sopali rakislari seyre dönüyordu. Mesule baci, polis ve ben çocugun basinda yalniz kaldik.

Bu, bir âdi düsme vakasiydi. Belki baska çocuklar itmislerdi; yahut da kalabaligin arasinda bir yerden bir yere kosarken kendi düsmüstü. Yüz ve bacaklanndaki siyriklar ehemmiyetsiz görünüyordu, ilkönce bizi telâslandirmis olan burun kani da dinince, yere çömelmis olan polis ayaga kalkti:

— Varayim anasi orospuyu arayayim sunun... Çikarirlar, çikarirlar ortaya atarlar böyle, diye söve saya yanimizdan uzaklasti.

Biraz sonra ben Mesule baci ile beraber çocuga sütlâç yedirirken karsidan aglaya bagira yeldirmeli bir kiz sökün ediyordu. Onun agladigini görünce çocuk da sütlâci birakarak tekrar feryada basladi. Bu kiza analigi yakistiramayarak:

— Sen ablasi misin bunun? diye sordum. Salya, sümük birbirine karismis, çocugun burnunu bir kere daha kanayacak sekilde sarsip öperek:

— Anasiyim, dedi.

Hayret! Ön dislerinden birkaçim düsürmüs olmasina göre çocuk en az yedi yasinda olmak lâzimdi. Halbuki ana, yirmisinde bile görünmüyordu.

Fakir insanlar birbirleriyle çabuk ahbap olurlar. Kizdan meseleyi ögrendik. Pek oralarin yabancisi degilmis. Kendi yasinda iki arkadasiyle, Topalti'nda tuttuklari bir odada oturuyor, sonbaharda incire, sonra ne is bulursa, tütüne, palamuda gidiyormus.

MISKINLER TEKKESI     67

— Kocan yok mu? dedim.

Sadece basini arkaya atarak «Aah» diye cevap vermesine göre fazlasini sormak dogru olmazdi. Gündüzleri çocugu, kirk paraya Havra sokaginda bir Yahudi karisina birakiyormus. Kirk para bir sey degil gibi görünür amma Yahudi karisinin tasligin daki çocuklarin gününe göre kirki, elliyi buldugu düsünülürse...

Yav.as yavas çocuga isinmaya baslayan Mesule baci:

— Ayo kizim... Yahudi karisi döver bu guzal oglani, dedi.

Derin derin içini çekerek kiz sikâyet etti:

— Aah... Dayak bir sey degil amma öteki çocuklar kandirip yiyecegini aliyorlarmis elinden... Zaten aptaldir bu...

Fakir insanlar arasinda sade ahbaplik degil, alisveris de çabuk olur. Kizla orada çabucak bir pazarlik yaptik. Sabahlan ise giderken Ikiçesmelik'ten inecegi yere Tamasalik'tan inecek ve çocugu Mesule baciya birakacakti. Bunun için Yahudi karisi gibi para istemiyorduk. Yiyeceginin elinden alinmasi korkusu da yoktu. Çünkü çocuk, Allah ne verdiyse bizimle beraber yiyecekti. Kus kadar çocugun bogazindan ne olacak? Mesule baci, dolma suyuna bir dilim ekmek basarak papara yapsa onun canini alirdi.

Kibar bir mahallede bulunsak böyle garazsiz, ivazsiz bir teklif türlü vesveselere yol açardi. Çocugu yiyecek miyiz? Cambazlara, yahut Yahudilere mi satacagiz? Yahut benim anada gözüm mü var? diye. Fakat böyle bir sey kizm aklina ugramadi ve çocuk, hemen o günden yan yanya bizim çocugumuz oldu.

*

**

Kiz, sonradan bize hayatini da parça parça anlatti: Zileli imis. Memlekette bakacak kimsesi olmadigi için onu küçük yasinda bir Defterdara evlâtlik vermisler...

68

MlSKINLER TEKKESİ

Efendileriyle beraber Anadolu'da gezmedik yer birakmamis... Çocukken döverlermis. Biraz gelisip güzelle-since dayaklar kapi aralarinda öpüp oksamalara çevrilmis, nihayet, evin mektepli küçük beyi «seni alacagim» diye kandirarak bu yumurcagi çikarmis. Defterdar, çok namuslu bir adam oldugu için bu isi namusuna yedire-miyerek evlâtligim çocuguyla beraber sokaga atmis! Yedi senedir incirde, palamutta çalisarak kendini de, oglunu da geçindirmeye ugrasiyormus.

Bu kiz yahut kadin, saati saatine uymiyan delismen bir çocuktu. Sefaletinin asla farkinda görünmezdi. Simdi aglarken biraz sonra çalistigi handaki müdürün galiba kendini alacagini söyleyerek kahkahalarla güler, sevinirdi.

Çocuguna düskün müydü? Bazi hallerine göre pek çok. Mahallede her çocuk öldükçe: «Ya benimki de ölürse» diye yere kapanarak katila katila aglardi. Çocuga oyuncak almak için kendi iskarpinlerini satarak günlerce sipitik terlikle isine gidip geldigi olurdu. Bazi ögle paydoslarinda tâ Pasaparot veya Punta'daki hanindan kosa kosa, kan ter içinde Tamasahk'a gelir, «sana dayanamadim» diye aglaya aglaya oglunu öptükten sonra 1ek-rar geri dönerdi. Fakat aklina estigi zaman da meselâ çocuguna kuvvet surubu için ayirdigi para ile bir çift kalay küpe alarak kulaklarina takar; haber vermeden üstüste bir, iki gece ortadan kaybolurdu.

Pudralar alliklar ve düzgünlüklerle sikliginin gitgide arttigini, Karantina'da oturdugunu söyledigi bir arkadasinin evinde geçirdigi gecelerin siklastigini gördükçe ben pireleniyor:

— Bak kizim. Gündüz gibi gece de çocuk basimizla beraber, diyordum; fakat sakin «alacagiz malacagiz» diye bir kere daha basini belâya sokmasinlar senin... Aman çocugum, ite köpege karsi ayagim denk al...

 

69

Fakat kiz, bir tarafini sikmisim gibi, çingir çingir haykiriyor:

— Beni istiyenler etrafimda kum gibi kayniyor amma dönüp bakmiyorum bile. Çocugumun üstüne ben deli miyim? Vallahi, billahi bir sey yapmiyorum, diye yeminler ediyordu.

Gece misafirlikleri zamanla haftada birden ikiye, ikiden üçe bindi. Artik ise de gitmedigini anliyorum. Gün ortasina dogru gözleri ,içine çökmüs, dudaklarinda iyi yikanmamis boyalarla yorgun argin kendini minderin üstüne attigini gördükçe anliyordum ki verilen nasihatler bostur ve kiz yolu tutmustur. Fakat gene de bana düseni söylemekten geri durmuyordum...

Nihayet, bu habersiz kayboluslarin birinden kiz hiç geri dönmedi. Bir hafta bekledikten sonra polise haber vermeyi düsündük. Fakat kendi rizasiyle gidene polis ne yapacak? Üstelik çocugu bizden almalari tehlikesi de vardi. Halbuki Mesule bacinin sokaktan bulup getirdigi bir san kedi ile beraber bu yumurcak, evimizin senligiydi. Baciya, degil polise haber vermek, hattâ komsularin yaninda bile bu isin üstüne pek düsmemesini siki siki tembih ettim.

Anasi gelmedigi geceler çocuk, Mesule bacinin koynunda yativordu. Büsbütün bizim olunca benim daha büyük ve sicak olan odama bir yer yatagi yapmavi düsündüm. Fakat bacinin gösterdigi telâs ve hüzün karsisinda anladim ki ates, bacayi sarmis, rahmetli gucube-yin pabuçlari bir daha dönmemek üzere dama atilmistir.

XIII

Bacilari memleketin dört bir tarafindan Tamasalik'a sürüp getiren sebep malûm. Fakat ben, burada ne ara-

70

 

maya gelmistim? Hele kazancimin bir memur kazancini geçmege basladigi bir zamanda!

Yukarda meslege ilk adimimi atarken bir parça ir-kildigimi söylemistim. Fakat dogrusu aranirsa bu irkilis, pek de dedigim kadar bir parça olmamistir. Türlü satafatli unvanlar ve vezir tuglan altinda dilenciligin türlü seklini yapmis muhterem ve mübarek atalarim arasinda her halde bazi soyu bozuklar da olacak ve bunlardan bana sizinti halinde bir gurur akip gelmis bulunacaktir. İnsana secde etmemek için Tanriya bas kaldirmis seytanin melun gururundan bir ufak r-izinti! iste bu duygu, meslegimin baslangicinda beni epeyce rahatsiz etmistir. Sonra, zamanla kayboldu; valnir hiçbir z?man t?mamivle ivi olmayan ?itma gibi ar?da bir beni yokla-yarak dislerimi birbirine çarptirdi. Cüzzarna tutuldugunu ögrenenler gibi kendimde kendi vücuduma, kendi etime karsi bir tiksinti vardi ve ne vapsam bunu gidere-miyordum. tnsan vücudunda kafa gibi, kalb gibi bir sürü nafile âza sallanip gezerken katir, sap elimi kirmisti. Ise yaramasi mümkün tek âzam. Bu içeri dogru kivrilir) büzülmüs kuru parmaklar benim vatligimdan baska ne Yapabilirlerdi? Fakat gel gör ki kendi kendimle açik bir hesaplasmaya bir türlü cesaretim yoktu. Bütün ömürlerini ötekini berikini vurmakla geçiren, fakpt bir qün bunlari ödemek hayalinde olduklari için bir türlü dolan-dirinh&T ü/erlerine konduramavan kimseler gibi be1» de resmI sifatimi kabullenmivor, bozgunda vaptigim dilencilik gibi bunun da geçici bir hal oldugunda inadedi-yordum.

Kâtipoglu'nd? bir kuyu vardi. Aksam karanli^mc'"» depova dönerken birçok defalar bu kuvunun h^s-md^ durdugum olmustur, teine iri tas yuvarlar, çikan sesi dehsetle dinleverek: «Nasil cesaretin var mi? Ya bu, va o'.... öyleyse kir boynunu» diye söylenir ve avucumda

MISKINLER TEKKESİ

71

sadakalarimla tiris tiris deponun yolunu tutardim. Bu Sitmanin sonradan bana daha baska delilikler de yaptirdigini ilerde anlatacagim.

Dilencilerin asilzade kismi (yani cetbecet dilenci olanlar) için mesele yoktur. Onlarin dilenmesi çiftçi çocugunun babadan kalma sabanla topragi sürmesi kadar tabiIdir. Fakat ötekiler, yani benim gibi sonradan meslege girenler için is degisiyor.

Deniz kiyilarinda birtakim süprüntülere rastlanir. Ot mudur, yosun mudur, yani karaya mi aittir, yoksa denize mi, kestirilemez. Dalga, onlan alir, sonra tekrar disan atar; gene alir, geri getirir; fakat en sonunda getirmez, insanlarin da böyle köklerinden kopmus bir Süprüntü kismi vardir ki, iki âlem arasinda uzun müddet bocalar: Muvazenesizler, ayyaslar, serseriler, yahut sadece talihsizler; benim gibi, Tamasalik'taki bacilar ve daha birçoklari gibi... Beni Tamasahk'a atan; bacilarla aramdaki bu benzerlik duygusu olmaliydi. Kus bütün gün uçtuktan sonra geceyle beraber nasil basini bir duvar kovuguna sokarsa ben de öyle, aksamlan mahalleme döndügüm zaman, insan ile kus arasinda bir garip mahlûk olan bu biçare Araplann sesleri arasinda kovuguma sokuluvor ve burada duvdugum rahatlik ve em-niveti baska hiçbir yerde asla bulamiyacagimi saniyordum.

**

Tamasalik'ta erkenden sokaga çikip gece ile beraber evime döndügümü görenler ne yaptigimi bilmezlerdi. Soran olursa bir is aradigimi söylüyordum ki gerçekten de öyleydi. Fakat ne isi?

Izmir isgalinin ilk yilindayiz... Yer demir, gök bakir... Fakir halk incir ve palamut hanlan önünde can cana, bas basa. Sokaklar daha geceden doluyor; kaldi-

72

 

rimlar üzerinde çocuklu kadinlar yatiyor... Kapilar açilinca baslayan hücumu nasil anlatmali? Ayak altinda ezilen çocuklar hay kirisiyor, pehlivan gibi erkekler kadinlari kollarindan yakalayip savurarak yerlerini aliyorlar.

Kaç sabah daha tamamiyle iyi olmamis kolum ve bacagim gecenin kiragilarindan sizliyarak ben de bu kalabalik arasina karistim.

Baladurlar «tamam, tamam» diye kapilan kapadiklari zaman sokakta kalanlar arasinda bagirip aglasanlar oluyor; ben yorgunluk ve ümitsizlikten daha ziyade çarpilmis, bastigim yeri görmeden bastonuma dayana dayana yürüyorum.

Ne garip ki is istemek için yalvardigini zaman al-dirmiyanlar, hattâ tersliyenler sükût içinde kendi düsüncelerime dalarak yürümege basladigim vakit bana dikkat ediyorlar; ne kadar ugrassam sakliyamadigim çarpik avucuma onluklar, kuruslar düsüyor.

Nihayet, bir gün bir Giritli baladur nasilsa bem de içeri aldi. Bu günün hayatimda tarihI bir ehemmiyeti vardir. Çünkü ömrümde bir tek defa baskalari ribi çalisarak ekmegimi kazandigim üç günden birincisidir.

Burasi sivli tepe camlarindan isik alan genis ve uzun bir taslikti. Tavani tutan demir putreller arasinda sira sira masalar uzaniyor, bunlarin iki yrnmdaki tahta siralara oturmus insanlar önlerindeki kutulara incir basiyorlardi. Bu, göründügü kadar kolay bir is degildi. Her iste oldugu gibi kutularin alt kisnvmi cemiler dolduruyor, iki üç misli pür>delik alan ustalar bv'plann İ'T/P-rine cami çinileri gibi süslü nakis1 ar islivorlardi. T^-o-M-nin parmaklan yapisik tatlidan yara, bere imindeydi. Devam edemiyecek hale geldikleri zaman fincan fincan sade kahve getirtiyorlar, üstünden acele birkaç yudum

              73

içtikten sonra parmaklarini fincana sokarak yaralarini dagliyorlardi.

Acemilikten baska parmaklarim da sakat oldugu için bana bir ayak isi vermislerdi. Dolmus kutulan bir masadan baska bir masaya götürüp istif ediyor, yerlerine boslanni getiriyordum.

Ayak islerini görenler hemen tamamiyle çocuklardi. Aralarinda ayan âzasi gibi sakalli ve redingotlu bir adamin gelip gitmesi gerçekten garip oluyordu. Bu acayip is kiyafetine bir de bastonumu ilâve edersem büsbütün göze batacagimi düsünerek onu masalardan birinin altina yerlestirdim.

Sabahtan aksama kadar ayakta durmak ve iki elimde iki kutu ile, saat rakkasi gibi, bir masadan öbür masaya gidip gelmek! Fakat fevkalâde zamanlarda insan aci ve agri gibi yorgunlugu da duymaz bir hale geliyor. Yaptigim umulmaz fedakârliktan âdeta vecd içindeydim. Ancak geceleri Tamasalik'taki evime döndügüm zaman is degisiyordu. Masalar arasinda bir günde durmadan gidip geldigim yollan ucuca eklersek benim baska vakit iki ayda yürüdügüm yolu belki de geçerdi. Sonra da bir lâhza oturup dinlenmeder...

Vaktiyle bir külhanbeyinin sokakta birine «hay senin savuluna» diye küfür etigini isitmis ve bundan bir mâna çikaramamistim. Bir insanin savulunun bozulmasi ne demek oldugunu ben ayakta geçirdigim o üç günün aksamlarinda anladim. Âdeta kemiklerim birbirine geçmis, kaburgalarim içinde ne kadar âlet varsa karnima, karnimdakiler kasiklanma inmis, bacak damarlarim boydan boya kurumustu. Yatagimda her zamanki fibi uzunlamasina vatamiyor, anr^k kerevetimin vanin-daki silteye cömelip tortop olarak karnimi kalkik diz kapaklanm üstünden geçirdigim, kollarimla ivice sikistirdigim zaman azalaninin yerlerine geldigini hissediyor

74

 

ve biraz kendimden geçiyordum. Sonra, sabaha karsi alacakaranlikta tekrar sokaga çikmak, tekrar ise gitmek ve üstelik de öteki isin getirdigi paranin dörtte birini bile alamamak! Nedir bunun mânasi? Nafile gurur; bazilarinda kabre kadar devam eden, ya bir kuru hasir üstünde, yahut da bir daragacinda gözlerini yummadan biçarenin yakasini birakmayan hastalik. Bereket ki bu, bende, dedigim gibi, arasira derimi yoklayip geçen zararsiz nöbetlerden ibaret kalmistir.

İkinci gün tasligin genzimi yakan ve Tamasalik'ta-ki Araplarin kokusuna rahmet okutan kokusu, birbirine kansan sarki ve kavga sesleri arasinda rakkas hemen hemen ayni intizamla isliyordu. Böyle oldugu halde ikide birde: «Baba, uyuma!» diye bagiranlar vardi. Uyuyan kim? Fakat ne kadar kossam, etrafimda seytan gibi oyulgalanan yumurcaklar arasinda göze görünmeme imkân var mi?

Evet, rakkas agirlasmiyor; fakat onu da saklamayim ki eski aliskanliga kapilarak arasira daliyorum; masalar arasinda yanlis istikametlere gidip gelmeye basliyorum.

Hele putreller ve tavanin açik kirisleri arasinda sallanan sigara dumanlanna aksam gölgeleri karismaya baslayinca bu dalginlik, daha da artiyor. Bu saatler öteki meslekte piyasanin kizistigi saatlerdir. Garip, çok garip sey! Burada çalisirken biraz agirlassanv- «Baba, uyuma!» diye bagiriyorlar. Halbuki ötede agirlik, hizla gelip geçenler arasinda daima geriye kalarak yürümek bir fazilet oluyor. Agir hareket ettigim ve bir sey yapmadigim için verilen ücret kendimi harabedercesine acele ederek yaptigim isin ücretini kat kat gecivordu.

Üçüncü gün rakkas daha agirlasti ve aksama do£ru büsbütün durma alâmetleri gösterdi. O zaman, haketti-gim gündelige ehemmiyet vermeden, masanin altindan

 

75

usulca bastonumu aldim ve parmaklarini kaynar kahve ile daglayan ve ayni zamanda da sarki söyleyen isçi siralan arkasindan agir agir geçtim. Çikis o çikis!

Fikara aile kizlari vardir. Günün birinde bir kazaya ugrarlar; tekerlenirler. Kapatma, yahut sermaye olarak yasadiklari hayat pek de sikâyet edilecek gibi degildir. Yemediklerini yiyorlar, giymediklerini giyiyorlar; arabaya biniyorlar. Fakat bu müddet esnasinda durmadan sizildanirlar; eski yoksul hayatin hasretini çekerler; hamal çamal takimindan biri kendilerini nikâhla almak istese aglayarak kabul edeceklerini ve gösterecegi tek odanin; sogan, ekmek ve minderlerini burada alistigi güzel seylere seve seve degistireceklerini söylerler ve bu sözler dua kadar samimIdir de. Namus kadar köklü anane var midir dünyada?

Derken günün birinde Tanri, dualara aldanir; onlara razi olduklari hamal Cemal'dan hattâ bir parça daha iyisini, elinde bir yüzük ve bir çiçek demetiyle gönderir. Bu hayat, soganli ve ot minderli hayat müsveddesinden elbette daha parlaktir. Fakat tulumba bu defa tersine islemeye, kadincagizin hamle hamle yüregine doldurdugu fazileti bosaltarak yerine ikinci hayatin susunu, busunu sokmaya baslamistir: Manto, ipek çorap, çalgi, araba, kibar kiyafetli erkeklerin nezaketi v.s. v.s... Çünkü nihayet bu da, yeniligine ve kisaligina ragmen, ötekinden daha az kuvvetli olmayan bir baska anane haline gelmistir. Derken kadincagiz, günün birinde bir agiz dalasindan sonra, hattâ bazan o da olmadan bohçasini alir ve benim aksam üstü Incir haninda yaptigimi yapar. Bu sefer artik kat'I kabuldür; gönül nzasiyledir ve dönüs yollan kesilmistir.

Evet: «Tann, kör kurdundan bile geçmez!» derler. Burasi dogru. Fakat dâvanin ruhu kör kurttan biraz da-

76

 

ha baska türlü yasamaya   gayret noktasinda toplanmiyor mu?

Mazaretim ne olursa olsun İncir hanindan kendi ayagimla çiktiktan sonra artik kemküm etmemek, dilenciligi meslek olarak kabul etmek lâzimdir. «Ne yapalim, bizim alin yazimiz da buymus!» dedikten sonra hal-ledilmiyecek mesele yoktur. Hem aslini ararsan insan, yaptigi isten utanmamahdir. Asil gururu buradadir. Hem yap; hem utan; yani lâyik olmadigin bir serefe hak iddia et! Hem yiyeceksin; hem peygamber olacaksin! Nerede bu bolluk? Asil ayip olan bu!

XIV

Sadakanin defteri yoktur. Fakat sunu da bilmeli ki bir büyük sehirde bir yilda fukaraya verilen paranin yekûnu, devlet demiyecegim, fakat belediye vergisi yekûnunu mutlaka asar.

Sehirde, yazili vergisi olanlar kaçta kaçtir? Buna mukabil sadaka vermiyen yoktur, diyebiliriz. Kanunla kesilmis vergi borçlarindan kaçanlar; bunu vermemek için her türlü ayibi, haciz ve hapsi göze alanlarin (bazan uzak ve müphem vadeli, fakat buna mukabil büyük faizli bir borç verdigine inanarak, bazan hattâ bunu da düsünmeden) dilenciye hiç sasmadan borç verdiklerini görürsünüz. Hattâ dilencilerin kendilerinin bile daha düskün meslektaslara para verdikleri muhakkaktir; vani Beyazit ta dilenip Sultanahmet'te sadaka vermek sözü bir mecazdan ibaret degildir.

Su halde o hangi kuvvettir ki bn hirs ve menfaat dünyasinda mutlak âciz demek olan dilenciyi kanun ve polis kuvvetine dayanan vergi tahsil darindan daha kuvvetli bir insan vapar? insanligin serefine olarak basta ilâhI merhameti söylemek lâzim. Vazifenin veri kafa, merhametin yeri hesap ve kitabi olmayan ve bir çocuk

MİSKİNLER TEKKESt     77

gibi kolay kanan kalptir. Dilencinin asil kuvveti, bu kalbe hitabetmesindedir. Ondan sonra da daha baskalari gelir.

Dilenci, vergisini pek küçük küçük taksitlere baglar ve onu size farkina varmadan ödetir. Önünden geçerken her gün kirk para vermeyi âdet ettiginiz fakiriniz, sizden bir seneligi bir arada, yani üç yüz bilmem kaç kurusu birden istese kim bilir ne dersiniz?

Belediyecilerin insani gülümsetecek kadar çocukça bir düsünceleri vardir: «Hayir sahipleri sokak dilencilerine verdikleri parayi toptan bir tahsildara versin. Bu para ile onlari biz idare edelim.» derler. Yani evimizde hasta oldugunuz, çoluk çocugunuzla kavga ettiginiz, yahut bakkal kasap borcunuzun eksigini nasil tamamlayacaginizi koyu koyu düsündügünüz bir zamanda kapiya çantali, kravatli bir efendi gelecek; siz, ona toptan sadaka vereceksiniz!

Dedigim gibi, dilencilikte merhamet basta geliyor. Sanatin bütün inceligi o daman yakaIavip derin derin sizlatmakladir. Tipki büyük sairler vesairede oldugu gibi. Fakat büyük sair olmak gibi büyük dilenci olmak da bir yaradilis davasidir.

Hemen hiçbir esasli ders ve tecrübe görmeden meslegin en yüksek mertebelerinden birine varmis olmama göre benim alninda vildiziyle dogmus bir sanatkâr oldugumu kabul etmek lâzimdir. ManevI ata miraslarimdan yukarida biraz bahsetmistim. Her halde aile terbiyemin görgümün ve az buçuk mürekkep yalamis olmamin da bu Tann vergisini beslemekte tesiri olacaktir. Pevgamberin buyurdugu gibi: «Hiç bilenle bilmeyen müsavi olur mu? Edeasizin, hirsizin âliminin cahilinden az muvaffak oldugu nerede görülmüstür?

Bununla beraber   kendimde bu yildizi    kesfedisim

78

 

izmir'deki Incir hanindan çiktigim o meshur gecede olmustur. Bunu anlatayim:

Vücudum bir büyük meydan dayagindan çikmis kadar harapti. Bir büyük caddenin yeni yanmis puslu fenerleri altinda, iki yanimdan çantali, zembilli, mendilli bir insan kalabaligi hizla akip gidiyordu. Bu sefer artik resmen kabul ettigim meslegime baslamakta acelem vardi. Dilenmek için agizla yalvarmayi henüz sart zannettigimden yanimdan geçenlerden birine:

— Beyefendi, diye seslendim.

Sesimi birdenbire ayar edemedigim için galiba hizlica çikmisti. Adam, hisimla döndü:

— Ne oluyor?

Uzun boylu, keskin yüzlü atmaca gibi bir adamdi o. Bu dönüs ve bu sesteki sertlikten anladim ki ya bir seye kizgindir, içinden birisiyle kavga etmektedir; yahut da kendisini bir düsünceden uyandirmisimdir. Birdenbire beni terslemesinden, aci bir sey söylemesinden korkarak:

— Affedersiniz, rahatsiz ettim, diye kekeledim.

Adam, ayni sinirli tavirla hizli hizli yoluna devam etti. Fakat nedense adimlan gitgide agirlasiyordu. Basini cevirmemekle beraber beni bekledigini hissettim. Yakin geçmekten çekiniyor gibi bir ufak çark çevirerek ve âdeta duvara sürünerek yoluma devam ettim. Bu hareketim, onu d?ha zivade tahrik etmisti. Bir hizaya geldigimiz zaman bana döndü ve hâlâ sert sesiyle:

— Biraz buraya bakin, dedi. Bak degil de bakin. Hayret'.

— Emredin efendim!

— Siz bana bir sey söyliyecektiniz galiba? Hafifçe titriyen kollarimi kaldirarak:

— Hayir, hayir, dedim, bir yanlislik oldu. Affediniz beni.

              79

Gene bir duraklama ve yoluna gidecek gibi bir hareket. Sonra:

— Sizin bir ihtiyaciniz var galiba?

Bu defa sesi yumusamisti; biraz evvel simsek gibi parlamis gözlerin bakisi da öyle bambaska. Redingotuma, bastonuma, sakat elime bakiyor, bir türlü ayrilmaya karar veremiyordu.

Bütün bu ümit verici alâmetlere ragmen, altindan ne çikacagini bilemeyerek, bir daha kekeldeim:

— Hayir, hayir... Hiçbir sey...

Kendisine karanlikta uzun bir dert anlatmisim da ona cevap veriyormus gibi derin derin basini sallayarak:

— Olabilir, dedi, insanliktir bu... yardim etmek isterdim size. Fakat...

Bana bir mecidiye çeyregi uzatti. Evet, bir mecidiye çeyregi. Reddetmemden korkuyor gibi: •

— Alin, dedi, alin., ziyam yok.

Sesi gene sertti. Fakat tavnnda, bana ilk sadakami veren ihtiyar kadininki gibi âdeta masum bir utanma vardi. Sonra, yüzüme bakmaktan çekinerek hizli hizli uzaklasti.

Meslegin kutsI sirrina erdigim an iste bu an olmustur. Bana evvelâ ummadigim dakikada bu ummayacagim kadar büyük sabakayi getiren, beni bir düskün eski memura benzeten redingotum ve o gecenin iliklerime islemis anlatilmaz ye'si idi. O dakikada gerçekten de o halsizlik, hâsili sefaletin her nev'i âdeta yagmur gibi bu redingotun eteklerinden akiyordu.

O gün için gerçek olan bu hali ben, sonradan yavas yavas bir sanat, ince bir oyun sekline getirdim. Arkamda daima yorgun bir redingot (hazindir ki baska yerlerde oldugu gibi dilencilikte de itibar kürkedir), ayaklarimda lâstikleri gevsemis; temiz, fakat boyasiz galos

80

MİSKİNLER TEKKESI

potinler; elimde yer yer kabuklan dökülmüs kalin kiraz bastonum; basimda evvelâ bir eski aziziye fes, sonradan bir kasket; yaz, kis koynumu ve gögsümü kapayan bir atki; ihtiyacim olmadigi halde kulaktan atma tel sapli bir cam gözlük; hafif bir sakal; Kocabas ogullarinin çok vakitsiz bir kösesinden ayirarak çehrelerine yumusaklikla kansik bir vakar veren ve onlari genç yaslarinda büyük mevkilere götürmüs olan meshur köse sakallan. Sonra kink sag kolum ve daima saklanacak bir yer arar gibi agir agir duvar diplerinden yürürken hafifçe sürümege alistigim sag ayagim; nihayet bunlarin hepsinin üstünde, hiç bir seyle açilmayacak mahzun ve muammali sükûtum!

Meslegin acemileri ve kabiliyetsizleri dilenciligi yalvarip yakarmaktan ibaret sanirlar. Benimki gibi bir sükûtun tesirini yalniz benim meslektaslar arasinda degil, cemiyetin daha yukan tabakalanndaki dilenciler arasinda da anlayan o kadar az, o kadar azdir ki...

Hakikat su ki insanlar bir hayatin âlemini kesfetmekten zevk duyarlar. Saklamak istediginiz bir elem veya aybi kendi incelikleriyle bulduklarim zannedecekler. Bütün mesele bu.

Sokakta kaçmak ve utanmak suretiyle erkegi peslerine takan kizlar gibi ben de âdeta bu cekinsen sükûtumla müsterilerimi pesime takiyordum. Ask gibi dilencilikte de kaçani kovaliyorlar.

Büsbütün gece degil,' fakat insanlan anlasilmaz bir mahzunlugun kavradigi, birçoklarinin yorgun arsin evlerine gittikleri, gene birçoklarinin nereve gideceklerini bilemevecek hüzünle adimlarini agirlastirdiklari o los ve bulanik aksam saatleri benim en iyi zamanlanmdi. Devamli müsterilerim arasinda bana, gazetecisine alisir gibi alisanlar, duvar kenarlannda gölgemi görmedi &i ?a-man rahatsizlik duyanlar oluyordu. Aksamlan Tilkilik

MISKINLER TEKKESİ     g l

istasyonundan galiba Bornova'daki evine giden orta yasli bir adamin bir gece bana kirk parami vermek için son treni kaçirdigini hatirlarim.

*

**

Bizim eskilerin fukara-yi sabirin dedikleri bir dilenci nev'i vardi, Isim bile ne kadar sofu ve kalenderdir. Fukara-yi sabirIn!

Eskimis bir cübbe ve sankla dolasan, büyük yoksullugunu saklamaya ugrasiyor gibi görünen ve hiç bir zaman agizlarindan bir sikâyet ve rica sözü çikmayan bu insanlari babalarimiz çok severlerdi; aramizda dolasan bir nevi yarim evliyalar gibi görünürlerdi. En çenesi kuvvetli cerrar dilencilerin en belâli sirnasiklarin, dökülmüs etleri arasindan vücudunun kemikleri görünen cüzzamlilarin yapamadiklarim bu fukara-yi sabirIn geçinenler sükûtlariyle yaparlardi.

Bazi memleketlerde dilencilerin krallari olduguna dair hikâyeler vardir. Ben, kendi hesabima bunlara pek inanmamisimdir! Kralin dilencisi, evet. Fakat dilencinin krali!

Bununla beraber bizim eski dilencilerin de bir krali olmak lâzim gelsevdi. onu mutlaka bu fukara-yi sabirIn arasindan seçerlerdi. Çünkü halk arasinda o kadar itibari vardir. Gelelim simdiye; hele sarik ve cübbe yasak olduktan sonra aramizdan elini, etegini büsbütün çeken fukara-yi sabirInin bos kalan tahtira simdi veni bir namzet vardir: Ymrak eski elbiseli, agarmis pabuçlu, vorgun kasketli eski memur. Yeni dilenci için en bü-vük tilsim kilik kivafetiyle; sükûtu, çekingenligi ve dalgin hüznü ile kendini o zannettirmektir.

XV

izmir, gerçekten ticaret sehridir. Birkaç yil evimi pek güzel geçindirmis, epeyce de para yapmistim. Biraz

F. 6

82

MİSKİNLER TEKKESI

daha zenginlestikten sonra Degirmendagi taraflarinda bir ufak ev alarak büsbütün yerlesmeyi düsünüyordum. Fakat birtakim sebepler, beni istemeye istemeye, gene istanbul'a dogru sürükledi. Anlatayim:

izmir kurtulmustu. Fakat korkunç bir geçim sikintisi geçiriyordu. Bizim piyasada rakiplerin sayisi günden güne çogalmaktaydi. Kelli felli efendiden adamlarin, hattâ sarikli ulemanin günden güne hirpanilesen kiliklarla, elleri boyunlarinda, kaldirimlari arsinladiklarini görüyordum. Lokanta camekânlan, kebapçi dükkânlari önünde durarak dalgin dalgin düsünüyorlar, yürürken kendi kendileriyle konusuyorlardi. Gururlan simdilik ayaktaydi. Biri, bir yardim teklifinde bulunsa mut-Ir-ka terlerler, belki hattâ dövüsmeye kadar da giderlerdi. Fakat eller, eski elbiselerin terden saranp akmis koltuk altlarinda, kravat bogazda ip haline gelerek çarpilmis, yüz tiraslanmis ve uzamis; bu kendi kendine sövlenMerin. bu agir ve nereve gittigini bilmeyen pençesi kalkmis kunduralarla yürüyüslerin bu biçareleri er-geç nereye götüreceginden süphe etmemek lâzimdir. Onlar, çekingen ve utangaç tavirlariyle bizden daha bakir idiler. Bu korkunun merhametleri bir sehvet gibi azgin-lastiracagi, yeni kaldirima çikmis körpe kizlar gibi peslerine taburla müsteri takilacagi muhakkakti. Hele sokakta sarikla gezmek tehlikeli olmaya baslayinca meslegin ilerisi bana büsbütün karanlik göründü.

Beni yer degistirmeye zorlayan bir ikinci sebep de Tamasalik'in zengini sifatiyle etrafimda birtakim süpheli insanlarin dolasmaya baslamasiydi. Dilenciler bankalara kolay girip çikamadiklari için paralarini öteye, beriye gömerler. Bazi serserilerin ustalikla Mesule bacinin, hattâ ismail'in agzini aradiklarini ögrenivordum. Hele son zamanlarda evimin etrafinda bazi yerlerin kazilmasi büsbütün nevrimi döndürüyordu.

MISKlNLER TEKKESI

83

Fakat dogrusu aranirsa asil sebep gene de bunlar degildir. Mesule baci, saka filân derken basima sahici bir küçük bey çikarmisti, ismail'in üç kat elbisesi, burnu demirli potinleri vardi. Daha baska seyleri de öyle. Yani asagi yukari çöplükte bir konak çiçegi. Baci alisverislerden arttirdigi birkaç para ile, onun için, hirdavatçilardan bir kink ütü bile satin almisti. Hattâ, gelecek bayrama bir pasa elbisesi de düsünüyordu amma, bunu tabiI siddetle menettim. Kendisi de bir yeni yeldirme yapmisti. Sabahlari çocugu elinden tutarak çantasi ve sefertasiyle Namazgah mektebine götürüyor ve kendisine dadi dedirtiyordu. Oglan, ates gibi çikmisti. Bacagindan umulmayacak kadar çalisiyordu, öyle ki iki yil içinde iki sinif atlayarak dördüncüye geçmisti. Yani neredeyse Idadi diye basima eksiyecek.

Her sey yolunda gidip dururken bir de bir aksam geldim ki ev âdeta cenaze çikmis gibi bir halde. Mesule baci, basina çatki çatarak somurtmus. Oglanin yüzü aglamaktan an sokmus gibi...

Mesele anlasildi. Arap, kendine dadi adini taktigi gibi oglani da bana, benim için «bey baba, bey baba» demeve alistirmis. Zaten hocalara ve bellibasli ailelere gösteris olsun diye sefertasina doldurdugu dolmalar, tatlilar milleti için için kizdinyor... Bunun üzerine bir de «bey baba» lâkirdisi çikinca çocuklar, gayet hakli olarak «dilenci beybabanin keyfi iyi mi?» diye sormaya balsamislar. Derken baci, hocaya çatarak kim bilir neler söylemis, o da fellâhi kolundan tuttugu gibi sokaga atmis.

Allah bilir ki, ben bir gün bile yolumun üzerinde oldugu halde, bu Namazgah semtinden geçmemistim. Fakat mektep çocuklanna dersten baska ne malûm degildir ki? Evvelâ ben de baciyi hasladim. Sonra: «Ben artik mektebe gitmem!» diye aglayan oglana siddetle çiki-

84

MISKINLER TEKKESİ

sarak sümügünü çeke çeke yatmaga gönderdim ve arkasindan: «Bak maskaraya!... Yumurta kabugundan çikmis, kabugunu begenmemis!» diye bagirdim. Bagirdim amma beni de bir düsüncedir aldi. Her çocuk gibi ismail de sik sik aglar. Fakat bu seferkini begenmemistim. Aglarken bana bakmiyor, çok uzaklarda bir seyler görür gibi dolup dolup tasiyordu. Saklamaya ne hacet! Mesule bacinin kötü terbiyesi, yumurcaga izzet-i nefis denen hastaligin tohumunu atmisti. Bu gördügüm, onun filizleriydi. Hay, Allah belâsini versin!

İnhanin terbiye ile degisecegini zannetseydim bunu kökünden kazimak için elden geleni yapardim. Fakat biliyordum ki böyle tohumlarla ugrasmak nefile bir yorgunluktur. Önce kayboluyor gibi görünecek, fakat bir zaman sonra hiç beklemedigim bir taraftan tekrar burnunu gösterecektir. Hele karin doydukça ve okuyup yazma arttikça!.

O gece, gözlerimi uyku tutmadi ve yatagin içinde bir yandan bir yana döndüm. Oglan, hakikati yeni mi ögreniyordu? imkânsiz görünmekle beraber bu, pek de akla gelmeyecek bir sey degildi. Çünkü ahalisinin yansi dilencilikte geçinen Tamasalik'a herkes birbirinin ne yaptigini bilir, fakat kimse kimsenin üstüne varmazdi. Arada siki siki tutulan bir gizli mukavele var gibiydi. Fitre, zekât, iskat gibi kelimeler sik sik geçer, fakat asla sadaka lâkirdisi olmazdi. Onun için Tamasalik'ta kimsenin ismail'e bizim nasil geçindigimizi anlatmis olmasina imkân yoktu. Yahut da biliyordu. Fakat baskalari tarafindan yüzüne çarpilmayinca pek iyi anlayamamisti.

Bir üçüncü ihtimal olarak da yasinin büyümesi ve bilgisinin artmasi akla gelebilirdi. Biraz oslani önüme oturtarak her seyi acik acik anlatmavi kurdum. Okudugu kitaplardan misal getirerek. Yakup ogullarinin vaktiyle kuyuya attiklari kardesleri Yusuf'tan ekmek âir-

MİSKİNLER TEKKESI     85

lenmeye gittiklerini, bri zaman peygamberlerin en zengini olan Eyüp Peygamberin bir sikinti zamaninda yabanciya el açtigini anlatacaktim. Fakat kendini bir kere efendilik sevdasina kaptirmis insana bunlar ne yapar?

Vücudum yatakta bir yandan bir yana dönmekten agrimaya baslayip kafam karisinca bu defa bir vehim bastirdi. Birkaç gün evvel kizini kaybeden Gani Dede'yi ayan beyan görmege, o cenaze dönüsünde oldugu gibi aglayisini isitmeye basladim.

Bu Gani Dede gayet güzel konusan ehl-i dil, arif bir adamdi. O kadar ki dilenci ile ahbaplik etmek nedense âdet olmadigi halde belli basli adamlar onu evlerine davet ederler; İkiçesmelik kiraathanelerinde karsilarina alip tatli tatli söyletirlerdi. Sonra da ayrilirken avucuna birkaç kurus sikistirirlardi. Hâsili, efendiden adamdi; büvük adamlann nedimlerinden farki yoktu. Uzunyol'da tertemiz bir evde otururdu; hattâ galiba bir evlâtligi bile vardi. Böyle oldugu halde bu adamin Zehra adindaki kizi veremden ölmüstü. Bütün o taraflar halki Gani Dede gibi Zehra'yi paylasamazlardi. Onun ölümü âdeta bir mesele oldu. Cenazesi bir kibar cenazesinden farksizdi. Eski belediye reislerinden bir pasa ile büyük üzüm tüccarlarindan biri ve pos biyikli bir melâmI miralay, tabutun arkasinda sira ile Dede'nin koluna giriyorlardi.

Bu zavalli adam, kendine ve kizina seref veren büyük insanlara karsi o gününde bile zarif ve mümkün oldugu kadar güleryüzlüydü. Fakat aksam kararirken tenha bir sokakta benimle yalniz kalinca hiçkira hiçkira ag-lamava basladi:

«Yavrucugum içli bir çocuktu; zorla kendini sevdirdigi için kimre ona hürmet ve muhabette kusur etmezdi. Bununla beraber nasil Teçindigimizi, adimizin ne oldugunu biliyordu. Bir türlü hazmedemedi yavrucagim» diye kahroluyordu.

86

 

Evet, yumurcagi karsima alip konusurken mutlaka bana inanacakti. Inanmayip ne halt edecekti? Meseleyi hallolundu sanacaktim. Fakat günün birinde de Gani De-de'nin kizi gibi geberecekti.

Nasil bir serserinin piçi oldugunu biliyor muydum? Nereden bu derdi basima satin almistim, yarabbi!

Ertesi sabah oglan, süklüm püklüm yanima girdi. Dün aksam benden yedigi zilgittan adamakilli afallamis görünüyordu. Gece unuttugu bir seyi arar gibi odada bir iki dolasti; benden yüz bulamayinca disan çikti. Sonra tekrar geldi; elimi öptü. Fakat gene gözlerini benden ka-çinyordu. Biraz sonra arabin, hiçbir sey olmamis gibi, elinde sefer tasi ile onu mektebe götürmekte oldugunu görünce beni bir hirs basti; pencereyi açarak arkalarindan bagirdim:

— Nereye?

O?1aru elinden tutarak bir tümsekten indiren baci sasaladi:

— Narava olaca... Mattaba. Sert bir emir verdim:

— Dönün bakalim geriye... ismail bugün mektebe gitmevecek.

Bugün diyordum amma ismail artik hiçbir gün mektebe gitmeyecekti.

İKİNCİ KISIM

istanbul'un hali baskadir. Orada kimse kimsenin farkinda degildir. Ayaklara dolasmamak sartiyle bir duvar kenarina upuzun yatarak ölmeye kalksan kimse «ne yapiyorsunuz?» diye sormaz.

Izmir de gerçi büyük sehir; fakat ona benzer mi? In-san, bir zaman onun sokaklannda dolastiktan sonra sehrin taninmis çehreleri arasina karisip gider. Söhretin iyi taraflari gibi fena ve yipratici taraflari da bulundugunu unutmamali. Su veya bu marifetimiz için arandigimiz müddetçe mesele yoktur. Ancak halk, maymun istahlidir; sair ve hanendesi gibi fikarasini da sik sik eskitmek mey-lindedir. Her gün yeni bir çehre ile meydana çikan yeni rakiplerle bas kosmak kolay olmaz. Nitekim izmir'deki bazi temelli müsterilerim üzerindeki tesirimin gitgide zayifladigini, onlarin beni alttan alta, bazi yeni çehrelerle aldatmava basladiklarini dehsetle soruyordum. Halbuki istanbul'un nihayetsiz köse bucaklari vardi. Bir semtte müsterilerinize usanç vermeye basladiginizi görünce izinizi kaybetmek ve bir zaman sonra, bir eski hâtira tatliligi ile geri dönerek, muhabbeti bir müddet daha devam ettirmek pek mümkündür.

Söhretin bir ikinci tehlikesi de meslektaslar arasinda uyandirici kiskançliktir ve bu, politikada oldugu gibi; insani ölüme kadar götürebilir. Dilencilerin böyleleri-ne karsi korkunç ittifaklar yaptiklari ve akla gelmez ifti-

88

MISKINLER TEKKESİ

ralarla kuyularim kazdiklari çok görülür. Nitekim, ben de izmir'de bunun acikli bir misalini gözümle görmüsüm-dür. Sokaklarda Mevlâna diye meczup bir dervis gezerdi. Belinden iple çiplak vücuduna baglanmis yirtik san abali, seyrek sakalli, halim mavi gözlü bir Giritli idi. Geceleri sokak fenerlerinin altinda durarak Mesneviden uzun parçalar okur ve Mevlâna ile konusurdu.

Her meczubun bir münasebetsizligi vardir. Bu bica-reninki de sokakta mahallebicileri çevirmek ve yediser, sekizer vasrn^laki fakir çocuklari etrafina toplayarak onlara mahallebi yedirmekti. Mevlâna'nin büyüklerce çok sevilip tutulmasini çekemiyen meslektaslari onun için korkunç bir hikâye uydurdular. Güya sokakta rrahallebi yedirdigi küçük kizlarin bazilarim, ortalik karardiktan sonra, mezarliga götürür; agizlarim baglavarak satastiktan sonra, vahsice öldürür ve taze mezarlara gömermis. Kaybolan çocuklar kimlerin nesidir? Niçin simdiye kadar bunlari bir arayan çikmamistir? Mevlâna, taze mezarlari hangi âletlerle açip kapiyor? Bu cihetleri soran yoktu. Fakat sirtina giyecek gömlegi olmayan ve tavuk gibi sokakta buldugu ekmek kinntilariyle çöplenen bir fukaranin önüne gelen çocuga mahallebi yedirmesini nasil izah etmeli?

Hâsili, masal, halk arasinda eitside yayihvordu. Nihayet, günün birinde dokuz yasinda bir kiz çocugu gerçekten kaybolunca süpheler büsbütün kuvvetlendi. Daha acisi polis de buna inanarak bir gece Mevlâna'vi, —fener elpvlanna ben/eyen— bir alav ortasinda ite k?ka Namazgah karakoluna götürdüler ve kalabaligi damitip kapil a-n kapadiktan sonra orada bir hayli hirpaladilar.

Birkaç gün sonra kaybolan çocugun kendi büvük annesi tarafindan çalinarak Tire've kacinldiSi anlasilmisti. Fakat Mevlâna, bir türlü süpheden kurtul amiyordii. Gariptir ki ona en çok musallat olanlar çocuklardi. Sokak-

MISKINLER TEKKESİ     39

ta sürülerle pesine takilarak biçareye küfrederler, tas atarlardi. Nihayet, bir gece, bir çocuk, belki de mahallebi yedirdigi çocuklardan biri Mevlâna'yi tasla basindan yaraladi. Fakat o, böyle küçük seylere aldiracak adam degildi. Sari sakali sakagindan sizan kanla agir agir islanirken gene fenerlerin altinda duruyor, isiga elini uzatarak Mevlâna ile konusmalarina devam ediyordu. Birkaç gün elnirdr kirli bir corsi ile sokaklarda dolasti. Gitgide yüzü sisiyor, gözleri küçülüyordu. Nihayet, memleket has-tahanesine kaldirdilar ve birkaç gün sonra öldügünü isittik.

Günün birinde benim de basima böyle bir sey gelmesi mümkündü. Nitekim bir ezan vakti yanima temiz kiyafetli bir genç adam vaklasti. Para verecegini zannederek basimi önüme indirdim. Fakat o, çekingen bir sesle kulagim? mini miril bir sevler söylüyordu. Anlayamadigimi görünce tekrar etti. Meger benden kaçak esrar istiyormus; kaç kurus istersem verecekmis! Esren kimlerin sattigini bilmem. Acaba kilik kiyafetimde beni onlara benzeten bir sey mi var? Fakat bana övle geldi ki bu, bizim meslektaslardan birinin marifetidir ve doimisu adamakilli korktum. Beni esrar kaçakçisi diye belleyerek ikide birde karakollara sürüklemeye ve haraca baglamaya kalkarlarsa ne yapardim?

Evet. crifcret âfettir. Tamasahk'ta adim zengine çikmisti. Belli basli adamlardan benden faizle para istemeye gelenler oluyordu. Nihayet, geceleri birtakim süpheli gölgelerin dolasmaya baslamasi ve evimin etrafindaki topraklann yer yer kazilarak sakli para arandigim gösteren bazi alâmetler büsbütün içimi çürüttü. Hâsili, Ta-masahk'ta bannmak artik tehlikeli olmustu. Fakat istanbul! Orada fikaranin istikbâli için Darülâceze'den baska korkulacak ne vardir?

*

**

90

MISKINLER TEKKESİ

Niçin buradan göçmek vacip oldugunu anlatmak için bir araba lâkirdi söyledim. Fakat dogrusu aranirsa asil sebep gene de bunlar degildir, ismail'i basimdan atmak istiyordum. Bu yilan gözlü oglan beni, adamakilli rahatsiz etmege baslamisti. Onu parali, parasiz bir yatili mektebine kapayacak ve bir daha adini anmayacaktim. Hattâ Mesule baci yapismaga kalkarsa onu da defetmeyi göze almistim. Benim gibi zayif insanlar için aile baglarinin ve muhabbetin her sekli azaptir. Kimsenin beni tanimayacagi ve hor görmek için sebep aramayacagi bir yerde izimi kaybetmek ve yapayalniz büyük göçe hazirlanmak! Dünyada gerçek saadet budur. Birçok kimseler büyük göç gününde yalniz kalmaktan dehset duyarlar, ölürken etraflarinda, yüzlerini muslukta yikayip yikayip odaya giren, kizarik gözler ve sis burunlarla gülümsemeye ugrasan candan insanlar bulmak hayali onlari bütün ömürlerince nelere katlandirmaz. Halbuki büyük göçte insanin hiçbir seye, ne muhabbete, ne hattâ meshur son yudum suya ihtiyaci olmadigini ben bozgunda ve Izmir hastahanele-rinde birkaç kereler yaptigim hazirlik tecrübeleriyle bilirim. Ates, kim bilir kaça çikmis, hava uçurumlari üstünde, sefil bedenin bütün agri acisiyle iliskilerinizi kesmis bir mücerret ruh gibi uçup gidiyorsunuz. Ben, birkaç defa tekrar ettigim bu seferlerin birinden pekâlâ geri dön-mevebilirdim de... Demek istiyorum ki o büyük göç pek öyle zihinde büyütülecek kadar korkunç bir sey degildir.

Evet, bu yilan gözlü oglan, rahatimi kaçirmisti. Artik Darüssafaka filân gibi bir parasiz yatili mektebi mi olur. Olmazsa sirtimdaki gömlegimi de vermeye raziyim... Tek bu muhabbet, yahut nefretten yakami siyiravim...

Hayatimda birinci defa olarak bir karar vermistim ve gene birinci defa olarak bu kararda siki duruvordum. ismail, mektebe gitmeyecek, âlâ, fakat Tamasalik'ta nasil

MISKINLER TEKKESİ     91

barindirirsin? Yumurcagi kökönden koparmamis olsaydik mesele yoktu. Mahalledeki yari çiplak Arap çocukla-riyle hasir nesir olur giderdi. Fakat bu kadarcik bir mektep tahsili onu bastan çikarmaya kâfi gelmisti. Evvelce mektep dönüslerinde irili ufakli mahalle arkadaslarini pesine takarak alabildigine eglenir; kulübenin damlarina çikarak hirsiz — polis oynar, tas muharebeleri yapardi. Fakat mektebe gitmeyince bunlari büsbütün kesti. Âdeta yasli bir adamcik olu. Çocuklari yanina sokmuyor; yere oturarak tastan evcikler yapiyor; tahta parçalariyle topragin üstüne bir seyler çiziyor. Sonra uzun zaman ugrastigi için tatsizligini ve boslugunu gören insan gibi onlan âdeta düsmanca hareketlerle bozarak evimizin etrafinda agir agir dolasiyor... Amma kaç defa, kaç yüz defa... Topragin altinda gerçekten hiçbir sey yokmus gibi acayip bir kof ses çikaran bu ufak ayaklar diyebilirim ki benim yüregime vuruyordu. Bir çare olarak bir keçi satin aldim ve İsmail'i Mesule baci ile beraber Kadifekale-sinde onu otlatmaga göndermeye basladim. Bazan dagin arka yamacindaki Sinekli köyüne kadar indiklerini söylüyorlardi. Ne yaparlardi, bilmiyorum. Fakat hiç olmazsa gözüm görmüyordu. İsmail, bana dargin miydi? Ona ne süphe... Fakat söylemeliyim ki bu darginlik da açik, namuslu bir darginlik degildi. Bana bir parça kafa tutsa yahut her hangi bir sokak çocugu terbiyesizligi yapsa bayagi ferahlayacagim. Fakat her sabah, her aksam, efendisinin elini yalayan bir keçi yavrusu gibi ilik ve islak dudaklariyle sessiz sedasiz elimi öpüyor, geceleri yanima gelerek lâmbanin yanindaki pöstekiye yüzükoyun uzaniyor, eline geçirdigi her hangi bir gazete, yahut kitap vap-ragini, yahut bugün bile içeri odada bir Kur'an mahfazasi gibi hâlâ asili duran çantasindan aldigi eski ders kitaplarindan birini okuyor, okuyor.Sükûtlar uzun sürdügü zaman bana söylemek için zoraki bir seyler aradigini his-

92

 

sediyorum. Keske onu da yapmasa. Çünkü kaf alarmin ardinda iskili bir sey olmayan insanlar birbirlerinin gözünün içine bakarak konusurlar, ismail'le ben iste bunu yapamiyoruz. Onun gözleri benimkilerin içinden ziyade etraflarinda, kanatli bir gece böcegi gibi kirpiklerimde, kaslanmda, sakalimda dolasiyorlar; karsilikli bakistigimiz halde birbirimizi görmüyoruz, ismail'in beni hor gördügüne süphe var mi?

iki serserinin melezi olan bu anlasilmaz yumurcakta her halde için için bir seyler kayniyor. Bu sikiya dayanamayarak günün birinde kaçmasi da mümkündü ve bu bana kanatlan büyümüs kusun kaçmasi kadar çaresiz görünüyordu. Aksam üstleri sokakta her gecikisinde: «Oldu. Anasi gibi o da bir daha gelmeyecek.» diye âdeta aci bir sevinç duyuyordum. Fakat kapinin çekildigini ve onun ufak tasliktan geçtigini isitince de hiçkirarak aglayacak gibi oluyordum. Bir gece sokakta yedigim bir siki yagmurdan sonra birdenbire ateslenerek yatmistim. Yan uyaniktim; daha dogrusu uyanik mi, uykuda mi oldugumu bilmiyordum. Onun agir çocuk uykusunda olmasi lâzim gelen saatlerde birkaç defa, terlikleri elinde, odaya girdigini ve yavasça yanima yaklasarak uzun uzun bana baktigini hissettim. Sevgiden olmasina imkân veremiyor-dum. Fakat aciyordu bana her halde. Demek ki beni birakip gitmeyecekti. Ancak, onun bana yapamadigini ben, ona yapmava mecburdum. Piliyi pirtiyi toplayip bir ayak evvel istanbul yolunu tutmaliydim.

II

Böyle olmakla beraber istanbul'da yerlesmege gene de yü/devüz karar vermis degildim. Hangi tüccar, piyasa ahvalini bir kere yoklamadan ticarethanesini bir yerden bir vere kaldinr? Dedigim gibi asil derdim yumurcagi basimdan defetmek. Ondan sonrasi kolay. Bakalim artik

              93

vukuat ne gösterir? Farzet ki birkaç ay silaya gidiyorum. Benden besbeter birçok memur ailelerinin ikide birde borç ederek, daha olmazsa tencerelerini, yataklanni satarak istanbul'a yazliga gittikleri görülmüyor mu? Evet ortaligi söyle bir kolaçan ederim. Hesabima uygun gelirse ne âlâ... Olmazsa izmir yirmi dört saatlik yer... Mesule baciyi aldigim gibi dogru Tamasalik...

Tamasalik'tan ayrilis hazin olmustu. Konu komsu bir büyük memur ugurlar gibi nalinlari ve yirtik terlikleriy-le yollara dökülmüslerdi. Bu acayip Arap kalabaligindan kuskulanan polis, onlan Tilkilik caddesinden geri çevirmemis olsaydi vapura kadar pesimizi birakmayacaklardi. Bu ayriligin, her iki taraf için de bir teselli noktasi, zayif da olsa, bu dönüs ümidiydi. Nasil ki bir sabah vakti istanbul'un sislere batmis kubbelerine bakarken, sonra otomobil gürültüleri arasinda caddelerden geçerken duydugum korkuyu da gene bu ümit az çok gidermisti. Korku ve bir de darginliga, kine benzer bir acayip sogukluk, Vaktiyle bizim konaktan kovulmus, sekiz on yaslarinda bir evlâtlik vardi. Etyemez taraflarinda bir küçük esnaf ailesine kapilanmisti. Dehsetli küskündü bize. Fakat arsiz gönlüne de bir türlü söz geçiremezdi, ikide birde yeni evinden kaçip gelerek konagin etrafinda dolasirdi. Fener direklerinin arkasina saklanarak pençeleri seyrederdi. Fakat çagirildigi zaman da fena halde öfkelenerek kaçardi. Ben simdilik istanbul'a karsi böyle bir vaziyetteyim: Darginlik, öfke, utanma, korku ve daha ne bileyim neler— Salkimsögüt'teki ucuz otelimizde Mesule baciva bir ava kalmadan gene Tamasalik'a dönecegimizi durmadan tekrar ediyordum, istanbul'u baci da yadirgamisti. Zaten onun burada taniyabildigi Galata Köprüsü'yle yangin kulesinden ibaret gibiydi.. Tek arzusu Bogaz'daki yaliyi bir kere görmekti, izmir'e dönmeden evvel ona bu yaliyi uzaktan olsun göstermek için basimin etini yiyordu. Bere-

94

MISKINLER TEKKESİ

ket, Mesule bacida zaman gibi semt fikri de bulunmadigindan istedigini yapmak güç olmadi. Büyük anamin mezarini aramak için Üsküdara geçtigimiz bir gün ona, vapurdan Semsipasa kiyilarinda rastgele bir beyaz yali göstererek: «iste aradigin» dedim. Zavalli kadin, bahçenin agaçlarindan pasanin, küçük beyin pencerelerine kadar her seyi gülüp aglayarak tanidi ve bu fasli da böylece kapamis olduk.

*

**

İlk tasavvurum hayatimiz için verilecek büyük karan sonraya birakarak bir eyyam, Amerikali seyyahlar gibi, istanbul'u dolasmak ve para yemekti. Kesenin agzini açmistim. Tramvay ve vapur masraflarindan kaçmiyordum. Sabahlan sokaga çikiyor, otura kalka dünyayi dolasiyorduk: Gülhane Parki, Eyüpsultan, Kapahcarsi ve daha nereleri... Dedigim gibi simdilik gönül eglendirmekten baska maksat yoktu. Fakat yabanci bir lokantada karnini doyurmaya giden lokantaci nasil o dükkânin ve semtin is kabiliyeti üzerine düsünmekten kendini alamazsa ben "de dolastigimiz yerlerde, esnaf göziyle, bazi tahminlerde bulunuyordum ve bu gezintiler, ayni zamanda bizim piyasa bakimindan, ufak tefek tetkik seyahatleri oluyordu.

Aklimda yanlis kalmadiysa istanbul'a gelisimizin besinci günüydü, ismail önde, Mesule baci ile ben arkada agir agir Sultanahmet yokusunu çiktik Ayasofya'yi, Sultanahmet camiini gördükten sonra Divanvolu'na dogrulacak ve Fatih'e, Topkapi'ya dogru gidebildigimiz kadar gidecektik. Bu semtte baci ile ismail'in en hoslarina giden sey meycVmin alt basindaki kiyafet müzesi oldu. Hele baci, kazan tasiyan kavuklu, kaftanli yeniçeriler karsisinda o kadar heyecana geldi ki ismail için elinde tasi-

MISKINLER TEKKESİ     95

digi ufak bir su sisesini düsürüp kirdi: O: «Aman ayo. Bi canlan eksik bunlarin... Tulanm upardi» diye bagirirken ismail gülmekten katiliyordu.

Ben, yeniçeriler vesaire hakkinda biraz bir seyler söylemek istedim; fakat oglanin bunlari benden daha iyi bildigini görerek kisa kesmeye mecbur oldum. Yumurca* gin hiçbir zaman bana bugünkü kadar batmadigini hissediyordum. Arkasinda bal rengi bir süre gömlek, belinde bir kayis, kemer, ellerini büyük adam gibi kirmizi benekli, kisa paçali kadife pantolonunun ceplerine sokmus, bagcikli parlak potinleriyle önümüzde bir yürüyüsü, iki de bir durarak kubbelere, kemerlere hiç küçülmeden bir bakisi vardi ki, bir padisah çocugudur da babasinin hayratlarini seyrediyor sanirdiniz. Al keratayi ayaklarinin altina, hani o kanatlanni tuttugun zaman parmaklarda kirli bir tozdan baska bir sey birakmayan kelebekler gibi ez. Hem sade onu degil, dilenci artigiyle büyümüs bir veletten basima bir sehzade çikaran beyinsiz Arabi da. Baciyi mezarlikta Seyh Abdu'nun elinden kurtardigim günü o saatte âdeta hasretle hatirliyordum.

Bir aralik samdan kadar boyuna, potinlerinin demirli burnu üzerine yükselerek bir yazi levhasini okumaya ugrasan yumurcaga: «Hey buraya bak beberuhi!.. Gidiyoruz» diye seslendim. Ben, kimseye agir söz kullandigimi bilmem.

Bu «beberuhi» kelimesi bence pek büyük bir hakaretti; içimde hamur gibi kabaran büyük hincin ifadesiydi. Bana gerçek bir sehzade gibi görünen oglanin karsilik verecegini, yahut sadece kubbelere, kemerlere bakmak için yaptigi gibi boynunu biraz yana çevirerek azemetle bana bakacagim umuyordum, Iste o zaman kizilca kiyamet kopacak ve bu güzel günün bütün senligine su iktiza edecekti. Fakat o, duvardaki levhanin arkasinda merakli bir âlem seyrediyor gibi dalgin ve heyecanli, beni

MISKINLER TEKKESİ

hattâ isitmedi; elimden tutup çekerek: «Bak baba, ne güzel! Ah, bana hepsini anlatabilsen!» dedi. Meshur: «Dil bedest âver ki hacc-i ekberest»

kitasini hemen hemen dogru okuyor, mânasini bir parça sezinliyebildigini gördükçe âdeta seviniyordu. O yasta bir çocuk için kendisine alman bir hediye, yahut oyuncaga sevinmeyi anlarim. Fakat bir siiri anlar gibi olduguna sevinmek! Ülen bacaksiz, benim senden çekecegim var. Fakat bereket ki bir mektep bulup, canimi da vermek lâzim gelse vererek, seni basimdan defedecegim gün artik çok yaklasti ve dünyada hiçbir sey bana bu kararimi degistirmeyecek.

Divanyolu'nu kim bilir ne kadar zamanda agir agir yürüyerek, ögle ezani okunurken Beyazit meydanina variyorduk. Orada da çinarlarin altinda, uzunca bir mola verdik. Paytak paytak etrafimizda dolasan güvercinlere yem serptik; meshur tablali kuskusçunun pilâviyle ve soguk serbetlerle kendimize bir güzel ziyafet çektik. Sonra, gene oglan, ellerini ceplerinden çikarmadigi kadife pantolonu, havava kalkmis küçük burnu ile önde; ben, redingotum ve kiraz bastonumla, ortada, baci, smk, gibi boyu, parlak zeytuni çarsafiyle, en arkada; Direklerarasi-na dogru tekrar yola koyuluyorduk.

tsmail, bir aralik geri dönerek bana Zeynep Hanim konagini soruyor. «Darülfünun; bizim en büyük mektebimiz» diye cevap veriyorum; kollarinda çantalar ve kitaplarla kapisindan girip çikan kocaman adamlarin, zannettigi gibi hoca olmayip talebe olduklarini anlatiyorum. Koca koca kubbeleri, minareleri hiç hayret etmeden seyreden yumurcak, bu defa bir islik çaliyor; gözbebekleri korkudan büyümüs gibi «kim bilir ne çok sevler ögreniyorlar baba» diyor. Hâtiralarin rikkatine kapilarak bir zamanlar benim de onlarin arasinda bulundugumu söyli-yecek gibi oluyor, fakat hemen kendimi toparliyorum.

MISKlNLER TEKKESİ     97

Bunu söylemek «ögrenirler, ögrenirler amma bu, onlardan bazilarinin sonradan benim gibi olmalarina mâni olmaz» demek gibi bir sey olacaktir. Mesule bacinin istanbul'da Galata Köprüsü ve yangin kulesinden sonra tanimasi mümkün olan tek yer Direklerarasi'dir. Bazi ramazan akasamlan yalinin hanimlariyle beraber, kapali kupa arabalari, içinde buradan geçtigini galiba bana söylemisti. Fakat, ne yazik ki onun direklerini yikilmis buluyor ve Vezneciler'den Süleymaniye taraflarina sapiyoruz.

Caddeden çiktiktan az sonra sokaklar daralip fikara-lasiyor; surada, burada diken ve taslik dolu yangin yerleri; taslari arasinda yosunlar bitmis yikik medrese ve çesme duvarlari; birbirine yaslanmis çarpik tahta evler. Bir uçsuz, bucaksiz sarayin dehlizlerinden çikmis gibi, Mesule baci ile rahat bir nefes aliyoruz. Öyle geliyor ki bir parça daha gidersek Tamasalik'in seslerini isitmeye baslayacagiz.

Mesule baciya mezattan aldigimiz yabanlik esya arasinda bir çift de topuklu iskarpin vardi. Fakat bu topuklar onun terlige alismis uzun ceylân bacaklarini ikide bir burkuyor ve biçareyi ince ince haykirtiyordu. Nihayet dayanamadi; çarsafinin eteklerini kivirarak bir çesme yalaginin kenanna ilisti. Çesme, çoktan kurumustu. Fakat yaninda yetismis bir asma, hâlâ yemyesil yasamakta devam ediyor; iki küflü telden ibaret çardagi üzerinde sokagi geçtikten sonra karsi evin üst pencerelerine tirmaniyordu. Ben de bastonuma dayanarak ve sirtimi duvara yaslayarak bacinin yaninda dinlenmeye baslamistim. Omuzunda sopaya takilmis iki gaz tenekesi su ile yanimizdan geçen iri boylu bir bekçi:

— Siz, galiba ev ariyorsunuz, dedi, karsi evin asagi katinda iki oda var. Kalabaliginiz yoksa rahat edersiniz. Taslik, mutfak, bahçe, kuyu, hepsi tamam...

F: 7

98

 

Mesule baci ile birbirimize baktik. Ben tereddütle:

— Eh, görelim bir kere, dedim ve münasebetsiz bir sey yumurtlamasindan korktugum baciya kaslarimi kaldirdim.

Ev diyorum; fakat bekçinin gösterdigi ev, dökülmüs kirmizi boyalan, yayvan sahnisiyle bir viran konak yavrusu idi. Böyle bir yer bulup yerlesmeyi o dakikaya kadar aklimdan geçirmis degilim. Nihayet, kapidan girerken de böyle bir fikrim yoktu. Maksadim sadece bizim eski konagi hatirlatan bir yeri dünya göziyle bir kere daha görmekti ve bu arzu, yüregimi çarptiriyordu.

Ev sahibi elli yaslannda gün görmüs bir dul kadindi. Hemen hemen bir eski hanimefendi, istanbul'da haftada iki defa hizmetini görmeye gelen bir azatli kalfadan baska kimsesi yoktu. Selâmlik adini verdigi asagi kati, aza çoga bakmayarak, kendine canyoldaslik edecek iyi bir insanlara kiralamaya karar vermisti. Benim rdeingo-tumla sakalli ve gözlüklü eski istanbul efendisi çehrem; Mesule bacinin zeytun' atlas çarsafi ve karsisinda adamakilli bir insan gördügü zaman — pislikte açan çiçek gibi — beyaz dislerinde bütün inceligiyle canlanan sarayli nezaketi; hele düzmece sehzadenin kadife pantoloniyle sivri güzel çehresi derhal kadinin kalbini kazandi.

Bekçiye bize aklinin yattigini anlatan isaretler yapiyor; temiz basma entarisi, beyaz basörtüsü ile önümüze düserek tasligi, kileri, ortaklasa kullanacagimiz mutfagi gösterivor; hattâ istersek küçük için yukari katta bir oda açabilecegini söylüyordu.

ismail'in, ögretilmis gibi «Ben dadimla yatarim efendim» demesi kadinin büsbütün gözlerini açti. Biz, bu saf kadincagiza karsi düpedüz bir sahtekârlik oyunu oynuyorduk. Sokak yüzündeki odayi, tasligi, mutfagi gezerken gerçekten de üç bes dakikayi geçmivecek zararsiz bir oyun. Fakat biraz karanlik olan arka odanin sikismis ki-

MISKINLER TEKKESİ     99

nk pancurlan bekçinin sert bir yumrugiyle açilinca oyun birdenbire rengini degistirdi. Ufak bir bahçenin üstünden Haliç'e ve Okmeydani'na dogru karsi sirtlara inanilmaz bir bakis... Uslu uslu konustugu bir kadina birdenbire âsik oldugunu hisseden bir adam gibi, bütün hesaplarimi altüst eden bir yürek çarpintisiyle derhal kararimi veriyordum. Niçin bu evde bir iki ay oturmamali? Ömürde bir defa olacak saltanat... Bizi disaridan gelmis tekaüt memur gibi bir sey saniyor bu kadincagiz... Daha fazlasini ne kendisi merak edecek, ne kimse ona söyleyecek... Han odalarindan daha ucuz bir ev. Halbuki ben, çok daha fazlasini verecek bir adam degil miyim? Bekçinin bir aralik yanima yaklasarak bana gizlice: «Belki birkaç kurus daha indirtiriz» demesine kulak. asmiyor, kadinin ilk istedigi parayi bir tahtada sayiyorum. Hem hepsi ba kudar da degil. Mademki bize ufak tefek esya da veriyorlar. Niçin bu geceyi burada geçirmemeli? Bekçiye bir araba buldurup getirtiyorum. Ben, Mesule baci ve Ismail bir körüklü payton içinde otele iniyor ve dönüyoruz... Dedim ya ben, bugün çilgin bir mirasyediyim... Ömrümde bir defa bu... Arabada mutlaka karsiniza oturmak için inat eden Mesule bacinin otuz iki disi bir senlik gecesi gibi pml piril yaniyor... Ben, tatli bir basdönmesi içindeyim. Aramizdan yalniz düzmece sehzade, simdiye kadar arabalarin arka dingilinden baska yerini bilmedigi halde yanimda bir sahici sehzade gibi kuruluyor; kaldirimlardan yürüyenlere bütün ömrünce arabadan bakmis gibi rahat ve hayretsiz bir bakisla etrafi seyrediyor.

III

Mademki ayrilik vacip olmustu, ismail'le son günlerimizden bu evde bir hos sada kalmaliydi. Küçük misafirimden artik hiçbir ikram esirgemiyordum. Evvelden hazirladigim bir tertibe göre ona sur dislarina kadar bu-

100

MtSKINLER TEKKESİ

tün istanbul'u agir agir gezdirdim. En hoslandigi yerin camiler oldugunu hayretle görüyordum. Sokaklarin günesinden sonra; ellerimizde kunduralarimizla siyah kapi perdelerini aralayarak bu los ve serin sükûnet âlemlerine girdigimiz zaman çocuk, âdeta kendinden geçiyordu. Ben, çok kere, rahlesinin önünde alçak sesle hatim süren bir hafizi dinleyerek otururken o, sessiz, sedasiz, dolasiyor; hiçbir büyüklük karsisinda ürküp eziliyor görünmeyen minimini boyuyle kubbeleri, kemerleri, avizeleri, seyrediyor, mahfillere girip çikiyordu. Camilerle beraber de mahalle içlerindeki mezarliklar. Yanimda uslu uslu yürürken iki sokak asin yoldan servi kokularini aliyor, tavsan gibi burun kanadlanni oynatarak:

— Mezarlik var surada baba; gidelim mi?., diyordu.

Büyük, küçük her mezarlikta mutlaka durmamiz ve taslarin kitabelerini birbirimize yardim ederek okumamiz lâzimdi. Bunlar arasinda begendikleri olursa, kalemiyle dilini ve dudaklanni boyayarak, daima cebinde tasidigi bir küçük deftere özene bezene yaziyordu, ismail'in bir meraki da yaymacilardan ucuz kitap satin almakti. Son zamanlarda verdigim ufak tefek harçliklarin hemen ta-mamiyle bu kitaplara gittigini görüyordum. Evimizde ben, Haliç'e bakan o arka odayi almistim. Geceleri denizi ve karsi kiyilan karanlikta seyretmek daha hosuma gittigi halde, onun hatiri için lâmbaya izin verivordum. Ben, minderimde kâh geceyi seyreder, kâh uyuklarken ismail, tipki Tamasahk'taki gibi, yere uzanmis, arasira eliyle yüzündeki pervaneleri kovarak bunlari okuyor, okuyordu. Fakat ne de olsa çocuktu; bir zaman bu vaziyette kitabini okuduktan sonra basi ellerinin üstüne düsüyor ve oldugu yerde uyuyup kaliyordu.

Bu ufak çocuga bu merak nereden gelmisti? Birkaç sene gidip geldigi Namazgah mektebinden mi? Olamaz. Bu muammanin anahtanm babasinda aramak lâzim. Her

              101

halde Defterdarin oglu rastgele bir serseri degildi. Çocuktaki bu yüz, bu burun, bu ceylân gibi gözler de onu göstermiyor mu?

Mesule baci, ismail'i almaga gelinceye kadar üzerine bir örtü atiyor ve uyuyan yüzünü çekinmeden seyrediyorum. Aramiz açiktir; bu muhakkak! Ikmizin de birbirimizi affetmemize imkân yoktur. Bir dolandirici, memleket satan rütbeli adamlardan biri olsam İsmail beni affedecektir. Fakat ben olarak asla!..

ismail'le geçirdigim son geceler beni alisik olmadigim gamli düsüncelere sürüklüyor, âdeta mizacini degistiriyordu. Nihayet, eylül sonlanna dogru bir gece sakat avucumu yavasça onun kitabina kapayarak zihnimde hazirladigim masali okumaya basladim:

— ismail, sen artik büyüdün! Her seyi anlayacak yasa geldin. Söyleyeceklerimi iyi dinle... Sen, bana baba maba dersin amma bilirsin ki ben senin ne babanim, ne hiçbir seyinim... Senin baban belli basli bir adamdi. Biçare vakitsiz ölmüstür... Kim oldugunu sana söyleyemem... Fakat ileride belki bir gün her seyi çok iyi anlayacak yasa geldigin zaman... Peki, sen neci oluyorsun diyeceksin! Ben, iste öylesine bir adamcagiz... Ben, su olmusum, bu olmusum bundan sana ne bir seref gelir; ne bir leke... Sen, bana babanin ve ananin bir emanetisin anladin mi? Hem seninle beraber bana büyücek bir para da emanet ettiler. Bugüne kadar onu yedin, yani demek istiyorum ki senin kursagina benim bir lokma ekmegim gitmemistir... Giydigin elbiseler, okudugun kitaplar hep onundur. Daha da epeyce kaliyor bu paradan elimde... Tahsilinin sonuna kadar da idare edecegine süphe yok... Birkaç güne kadar seni bir yatili mektebe vazdinyo-rum. Biz, buradan gidecegiz... Yani demek istiyorum ki bizi pek bütün degilse de uzun zaman göremeyeceksin. Umarim ki çalisir, adam olursun... iste böyle ismail...

102

MISKINLER TEKKESt

Çocuk, masalimi oldugu gibi kabul etti mi? Belki evet, belki hayir... Fakat muhakkak olan su ki bu masal, ikimizi de bir agir sikintidan kurtarmistir. Onun artik benden utanmasina sebep kalmiyor. Bana gelince, ben gerçekten nesiyim bu yumurcagin? Hareketlerimin hesabim kime borçluyum? Durup dururken bir fuzulI babalik çikararak kendimi sikintiya sokmak niçin?

Ne is gördügümü ögrenerek agladigi ve utandigi geceden beri, diyebilirin ki, ilk defa çekinmeden göz göze geliyoruz. Birbirimizi görmiyeliberi ismail, ne kadar degismis... Alin daha genis; yüzünün derisi daha gergin ve parlak; burun, agiz, yanak ve çene kemikleri daha seçkin... Gözler hâlâ o kan serpintisi gibi ince kirmizi beneklerle âdeta bir genç adam gözleri... ismail, vücudunda bir ayip hastalik süphesinden kurtulmus gibi sevinçlidir. Fakat ayni zamanda bizden ayrilacagina da a&li-yor. Eh, bu kadari olacak tabiI. Bu kadar yilin aliskanliklari var; kucagimda kendini bilmeden yattigi ve her gözünü açtikça benim çehremi gördügü hastalik geceleri var.

Onu yatmaga gönderdikten sonra lâmbayi söndürüyorum; artik sevilmedigi yüzüne söylenen bir ihtiyar âsik gibi kirilmis ve unutmaya karar vermis, gözyaslarini geri çevirmeye ugrasiyorum.

Fakat Mesule baci benim gibi yapamadi. O, gönülsüz ve kibirsiz sade bir mahlûktu, ismail'in bizden ayrilacagini haber alinca vahsi çigliklarla saçini, basini, yoldu:

«Ban da gidarim... Ban da gidanm; onu mattabinda bulasi yakarim... Bana da bir sokum ekma varila...» diye kendini yerlere çarpti.

Bacinin ciddI tehditlerine kulak asmayarak bir rezalet çikarmasi ihtimaline karsi ismail'le agiz birligi ederek mektebin yerini sakladik. Dogrusu arasira orada beni de görecek degillerdi. Son haftalarda bir tesadüf bu isi hayli kolaylastirmisti. Efendiden bir arkadasim, ismail'i elin-

MISKlNLER TEKKESİ     103

den tutarak mektebe götürecek, disanlikli bir kimsesiz çocuk olarak bekâr yatili yazdiracakti. Bu arkadas ayda bir mektebe ugrayarak onu yokliyacagmi va'dediyordu.,

Bana gelince, dedigim gibi, ben kendimi bir yerlerde kaybedecektim. Fakat kendim nerede bulunursam bulunayim üç aylik taksitler, gün asmadan, mektebe gidecekti.

IV

Efendiden bir arkadas, dedim. Benim için efendiden arkadas sakalli Talât'tan baska kim olabilir? Simdi yeni devirde yalniz sakalli degil, biyiklan da defetmis olan zavalli sakalli Talât... Onu istanbul'da aramayi aklimdan geçirmis degildim. Fakat bir tesadüf, hiç aklima gelmeyecek bir yerde bizi birdenbire birbirimizin kucagina atti. Bir gün bir dairenin sofasinda dolasirken., fakat hikâyeyi biraz yukaridan almak daha dogru olacak.

Evvelce de anlattigim gibi ben, istanbul'a öyle ne yapacagimi pek bilerek gelmemistim, ismail'i basimdan atacaktim. Simdilik muhakkak olan bu. Sonra birkaç ay gezecektim; para yiyecektim. Senelerce Anadolu'da çalismis ve bir parça para yapmis izinli bir memur gibi... Öte tarafi sonradan düsünülecek seydi. Elimde epeyce bir para vardi. Fakat bu, Mesule baci ile beni sittin sene yasa-tamazdi. Hele, ismail'in tahsil masrafi da omuzuma bindikten sonra...

Demek ki bir zaman sonra tekrar çalismaya baslamak lâzim gelecekti. Fakaaaat... istanbul havasi bana umdugum kadar yaramamisti. Sokaklarda gezerken, Sü-leymaniye'deki evimin pancurlu penceresinden Haliç'i ve Okmeydani'ni seyrederken kanimdaki eski mikrobun yeniden üremege basladigini, sebebi birdenbire görünmeyen

104

 

hüzünler ve korkularla karisik bir titremenin agir agir vüdumu sardigim duyuyordum.

istanbul sokaklari benim gibi gerçekten birinci sinif bir meslek adamina ilhamlar verecek kadar zengindi. Fakat bunlar, simdilik bence birer kuru düsünceden ibaret kaliyor ve tekrar ise baslamak fikrine karsi vücudumda derin bir tiksinti uyaniyordu. Hâsili, günden güne artan bir hastaligin tehdidi altinda idim. Ne demis de Tamasa-lik'taki odumu, ocagimi dagitmistim; beni ancak orasi paklardi.

Bir battal yelken gemisi gibi daima çikacak rü?™ân bekliyen zayif irademle ne yapacagimi, kendimi buradan nasil kurtaracagimi kestiremedigim günlerden birinde bu nüksün bana bir kere daha bir delilik yaptirdigini saklamayacagim. Tipki tzmri'deki tncir haninda oldugu gibi.

istanbul'daki sefahatlerimden biri de arasira çarsi hamamlarina gitmekti. Buralarda insan, renkli pestema-liyle bir nevi Arafat hacisi gibidir; elbiseleriyle beraber hüviyetini de vücudundan atar. Denilebilir ki tam müsavat ancak hamamdir.

Bir gün bu hamamlardan birinde yikandigim sirada göbek tasinda yatan bir adamcagiza hafif bir b^vnnhk geldi. Yüzüne tasla soguk su serperek, ötesini, berisini ugusturarak bir parça yardimda bulundum, insanlar arasira yokluk âlemine kayar gibi olduktan sonra kendilerini tekrar dünyada bi^lunca karsilarinda gördükleri ilk çehreye acayip bir yakinlik duvarlar. Onda da övle oldu. Elimde su tasimla ve kendisininkine benziven pestema-hmla gülümsedigimi görünce beni kendi cinsinden bir adam sanarak tatli tatli konustu. Onun benimkinden dn-ha fikara görünen ciliz, çinlak vücudu da ban:? cesaret vermisti. Hâsili, çabucak ahbab olduk. Ismarladigim gazozu yudum yudum içtikten sonra Galata'da bir handa avukatlik ettigini söyledi, buna karsilik benim kim oldu-

MISKINLER TEKKESİ     105

mu sordu. Ben mi? Bir parça askerlik, bir parça memurluk yapmis iste öyle bir adam! Gerçi bes on param var... Söyle böyle geçinip gidiyorum. Halime göre söyle hafif bir is bulsam elbette daha iyi olacak ya... Fakat bu sakat parmaklarla ne yapabilirin? Benim bir parça soguk su ile yaptigim yardima o da öyle birkaç serinletici lâkirdi ile mukabele etti. Dünyada çaresiz dert yoktu. Halime göre bir memuriyet veya is tedariki için su veya bu yoldan gidilebilirdi. Her halde bir gün Galata'daki yazihanede bir kahvesini içmeye gitmeliydim. Teserrüf ederdi. Basbasa vererek bir sey düsünürdük. Baska bir zamanda bu çesit bir lâkirdiya kulak asmayacagim muhakkakti. Fakat zihnimin o altüst zamaninda bu davet, bana denize bir olta atmak gibi göründü. Kim bilir kismet bu.

Fakat Galata'daki yazihanede, sokak kiyafetimizle, karsilastigimiz zaman ahbapligimizin sekli birdenbire degisiyordu. O, artik karasi kaybolmus gözler, keçi kuyrugu gibi sivri bir islak sakalli, göbek tasinda çene atan çip-lam adam degildi. Buna ragmen beni büsbütün de bos döndürmek istemedi. Bir iskemleye oturtarak hamamdaki gazozuma karsilik bir çay ismarladi. Hamam disindaki kiligima göre numarami daha iyi takdir ettiginden artik gereken tavsiyeyi yapti. En dogrusu, harp malûlü olarak, münasip bir yerde bir ufak tütüncü dükkâni açmaga çalismaliydim. Bunun için bana yol gösterdi; bir istida müsveddesi ile iki tanidigina iki tavsiye karti karaladi ve böylece ahbapligimiz sona ermis oldu.

Bir kösebasinda bir tütüncü dükkâni! Bir gün haber alirsa ismail'in pek utanmayacagi bir ticaret, Iste bu sevda ile daireyi dolasmaya ve isimi takip etmeye basladim. Fakat ilkönce bana gayet kolay göründügü halde muamele uzuyor, gittikçe dal budak salarak bir devlet isi gibi bir sey oluyor. Beni saatlerce kapi diplerinde bekletiyorlar, daireden daireye, kalemden kaleme gönderiyor-

106

MISKINLER TEKKESİ

lar. Kendileri kâgidini kaybetmek veya yanlis yazmak gibi kusurlar yaptikça beni azarliyorlar. Günlerce pencere içlerinde, merdiven basamaklarinda, üstü tahta ile kapali yangin kovalari üzerinde oturuyorum. Fakat sikilmiyorum, hattâ eglendigimi hissediyorum. Ümidimi çoktan kestigim halde, belki de bunun için muamelemin takibine devam ediyorum. Zaten sikilmaya ne sebep var? tsini bitirdigi zaman nereye gidecegini bilmeyen adam, bitip tükenmez bekleyisler içinde zaman denen seyin hesabini, kitabim çoktan unutmus adam!

Bu dairelerde beni çeken daha baska bir sey de seziyordum.

Bütün isi olanlar, ortaya dökülmüs dertlerimiz ve sefaletimizle, hamam gibi orada da hepimiz çiplak, hepimiz müsaviyiz. Yalvaranlar var; odalardan bagirarak, yahut aglayarak çikanlar var; aldigi bir vaitten baslarini havaya kaldirip çikanlar var.

Talât'i iste bu daierlerden birinde buldum. Yaslanmis, daha ziyade kurumus, hafifçe kamburu çikmis ve uzun tirasi ak pak. Fakat vücut gene eskisi gibi çevik, aceleci. Arasira kolunda bir yigin evrak ile bir kapidan çikiyor, kosar gibi adimlarla bir baska kapiya giriyor. Kiyafet eskisinden de berbat. Kunduralarinin topuklan dönmüs; siyah ceketinin dirsekleri isik vurmus gibi paril paril... Fakat ahali, arasira sofadan geçen kelle, kulakli müdür beylerin pek farkinda görünmedigi halde ona kosarak saldiranlar, elleri ve kollariyle yalvaranlar, önünde iki büklüm olanlar var... Anlasiliyor ki dairelerde birçoklari için büyük müdür ha var ha yok oldugu halde Talât gibi bir küçük memur her seydir; keyfine göre insani kurtarmaya, yahut yakmaya muktedirdir.

Talât'in basinda artik fes yok. Fakat bu karsisina çikanlardan kendini kurtarip yeni bir kapiya girecegi zaman eliyle hâlâ onu basinda anyor; bulamayinca seyrel-

MISKINLER TEKKESİ     107

mis kansik saçlarini düzeltiyor. Taninmayacagima yüzde yüz emin olarak durdugum yerden eski arkadasimin bu telâsli giris çikislarim seyrediyor ve muhabbetle gülüm-süyordum.

Fakat bir defasinda gene böyle gülümsiyerek kendisine baktigim bir sirada birdenbire durdu, gözlerini bana dikti. Yaninda dert anlatmaya çalisan birine elinin tersiyle «git, git» isaretleri yapiyordu. Ben, agir agir basimi yukari kaldirarak tavanlan seyretmege basladim. Fakat yutmadi, ayni aceleci adimlarla yanima gelip dikkatle yüzüme bakti:

— Yahu, ben sizi taniyacagim galiba, dedi.

Gözler, birbiriyle karsilastiktan sonra, inkâr kabil mi? Birbirimize sarilarak öpüstük ve onun heyecandan yere dökülmüs evrakini toplayarak odasina girdik.

Burada birçok masalar ve masalarin basinda dimdik oturan genç çocuklar vardi. Talâtin basefendi masasi en basta ve camin önündeydi. Ellerimi oksayarak beni yanma oturttu ve bir nane sekeri verdi. Kiyafetlerimiz asagi yukari bir oldugu için en ziyade kink elim ve sakalimla mesgul oluyordu.

Birbirimizi kaybettigimiz yillarin tarihini, hastaha-neden çiktigim güne kadar kisaca anlattim ve öte tarafi için kolumla müphem bir isaret yaptim. Bereket ki onun da daha ince elemeye vakti yoktu. Gerçek bir teessürle gözleri sulanmaya baslarken bir is sahibi, yahut kâtip, elinde kâgitlarla yanina geliyordu. Talât, yüzüne musallat olmus bir sinegi kovar gibi elleriyle hareketler yapiyor, fakat öteki, sik davranarak yakasini birakmiyordu. öyle ki kavga, yahut muameleyi bitirdigi zaman heyecani geçmis ve soracagini unutmus bulunuyordu.

Talât'in çocuklari büyümüstü. Büyük kizi bir mahkeme kâtibivle evli, ortanca kizi bir ilkmektep hocasina nisanli idi. Büyük oglu Gümrükte memurdu; henüz yirmi

108

MISKINLER TEKKESİ

yasma gelmeden bir dul kadinla evlenmisti, ötekiler, daha mektebe gidiyorlardi.

— Neyse agirligin büyük bir kismim üstünden atmissin, dedim. Aci aci güldü:

— Nesini attik, dedi, büyügün kocasini isinden kovdular. Alti aydan beri kan koca basimdalar. Oglan da asagi yukari öyle. Ayliklarim ayin on besine kadar yerler; bohçalarini ve iki çocuklanni alarak benim basima ek-sirler... Kovacagim, fakat çocuklara dayanamiyorum. Ah, bilsen torun ne tatli sey... Vallahi insan, kendi evlâtlarindan fazla seviyor onlan... Ortanca kiz evlenmek için benden para bekliyor. Ötekilerin bogazlari, üst baslan vesa-ir masraflan... Kadin uzun zamandan beri hasta, yani daha dogrusu kötürüm gibi bir sey... Çaresiz, ev islerinden tekaüt ettik. Fakat buna ragmen iki çocuk daha çikardi... Anliyorsun ya hali!

Iki Darülfünundan mezun memur, yirmi küsur yillik hizmetine karsi aldigi parayi söyledigi zaman içime derin bir hüzün çöktü. Fakat: «Senin anlayacagin dilenciden «mek» parmak farkli bir «aylik» diye ilâve edince de gülmemek için kendimi zor tuttum. Zavalli adam, benim siniftan bir dilencinin ne kazandigini bilmiyordu.

Tatil zili çalmisti. Daire bosaliyor, fakat onun isi bir türlü bitmiyordu. Hâlâ elinde tomar tomar evrak ile disari gidip geliyor, her çikista:

— Allah askina otur, diye yalvanyordu.

Bu çikislarin uzunca süren bir tanesinden istifade ederek odaciya acele isim oldugunu, yakinda tekrar gelecegimi söyledim ve kaçtim.

Tekrar gelecegim yalandi. Talât, hayatta tek arkadasimdi; fakat benim gibi bir adamla devlet memuru arasinda arkadaslik tasavvur edilebilir miydi? ikinci bir

MISKlNLER TEKKESI

109

karsilasmada sirrimi söylemege mecbur olacaktim.    Su halde simdiden izimi kaybetmek daha dogru olurdu.

Fakat aksi bir tesadüf sekiz on gün sonra beni gene yakalatti, bu defa sokaktaydik. O, yanimda yürüyor, tekrar kaçmamdan korkar gibi simsiki koluma yapisiyordu. Bir tramvay duraginda, gene yalanci bir vaitle, kaçmak istedigim zaman razi olmadi, beni hemen hemen zorla Sultanahmet Parki'nm agaçlan altina sürükledi. Aksam karanliginda yan yana bir kanapeye oturduk. Yirtik çantasini ve aksam pazarindan aldigi ucuz zerzevatlari önüne koyarak:

— Benim de hakkim yok mu? Felekten bir yarim sa-atçik çalmaya benim de hakkim vok mu? dedi.

Derin bir sükûn ihtiyaciyle gözlerini kapayarak basini arkaya birakiyor, elinin eristigi yerlerdeki otlari kopararak kokluyordu. Kendi yorgunlugu ve istiraplariyle o kadar dolu ki bana hiç bir sey sormayacagini hissediyor ve ferahliyordum. Biraz sonra âdeta kendi kendine konusmaya basladi:

— Tekkelerin aptali vardir ya... Iste ben de dairelerin aptaliyim. Vur abaliya... Zaten bütün dairelerde böyledir. Bütün daire uyur; ayakta ise yarar bir tek adam vardir; belki de yaradilisi icabi nasilsa islemeye baslamis bir zavalli adam... Bütün isi ona yüklerler. Geçen pün gördün halimi... Yil on iki ay böyledir. Hep bana, hep bana.

— Sen üstelik Darülfünun mezunusun, dedim, daha iyi bir is bulabilirdin.

— Bulabilirdim. Fakat eseklik ettim. Daha dogrusu vaktiyle ettigim esekligin devami... ilerlemek için istanbul'dan çikmak lâzimdi. Fakat etrafimda, pasa döküntüsü gibi, bir alay çocukla nasil yerinden kimildarsin?

— Sen ki o kadar becerikli bir insansin ve dedigim gibi elinde iki tane kapi kadar Darülfünun sehadetname-

110

 

si var... Daha iyi bir is için hiçbir yere basvurmadin mi? Gene aci aci gülmeye basladi:

— Yahu, su kilik kiyafetime bir baksana... Bir gün-su kabuktan siynlabildim mi? is verecek adamlarda hüsnüniyet tümen tümendir. Adama bir kere bakarlar ve kilik kiyafetine göre paha biçerler: «Neyle geçinebilir bu adam!... Elli, yahut yüz elli, yahut iki yüz elli..» Bana gelince, sen üniformayi yalniz asker mi giyer sanirsin? Yirmi küsur yildan beri mümeyyiz elbisesi sirtima yapismis, âdeta derim olmustur... ts verecek adamlar halime bakarlar; «mümeyyiz» derler... Eh gittigim yerde de mümeyyiz olarak çalisacak olduktan sonra kendi yerimin suyu mu çikti?

— Peki senin nasil canla basla çalistigini gören âmirlerin ayligini artirmayi düsünmüyorlar mi?

— Ne sebep var? Onlar pek iyi bilirler ki gidecek yerim yoktur, on bes gün açikta kalip kafa tutmaya kudretim yoktur. O halde neye para versinler, yahut va'det-sinler? Ben halde bir adami, daha siki çalistirmak için kovmakla tehdit kâfi degil mi? Daha sikiya gelirlerse dediklerini yaparlar da... Âmir, tüccar degildir ki çaliskan bir adami kovmakla ne kaybedecegini düsünsün!.. Yapar mi yapar?

— Peki, seni sevmeleri lâzim degil mi? Talât, gene güldü:

— Onu inkâr edersem nankörlük olur. Severler; tipki sütlü inegi, yumurtali tavugu sevdikleri gibi.. Hepsinden vazgeçtim; hiç olmazsa insanin izzet-i nefsine hürmet etseler... Muhakkak farkinda olmussundur... Geçen gün senin yaninda yerin dibine geçtim.

— Farketmedim.

   Yok canim.

— Vallahi...

Talât, bir tereddüt  geçirdi.  Mademki farketmemis-

 

tim. Sakliyabilirdi. Fakat bu kadar açildiktan sonra bunu lâzumsuz gördü ve devam etti:

— Geçenlerde bir gün daireye geldigim zaman masami bir tarafa çektiklerini, bir isçinin yanimdaki duvara bir seyler çakmakla mesgul oldugunu gördüm. «Bu ne — » dedim. «Zil» dedi. «Zilin ne isi var?» dedim. «Bilmem vallahi; müdür bey de öyle emretti» dedi. Bunu isitince fitili aldim; dogru müdürün yanma: «Talât Efendi, dedi, seni her defa odaci ile çagrilmak güç oluyor. Bir zil taktirdim, Iki defa çalindi mi anlarsin ki sana ihtiyacim var. Gelirsin... Güzel fikir degil mi?» Müdür, marifetinden memnun oluyor, ellerini ugusturuyordu. Teres, bunca yillik müdürdür; en basit muameleye akli ermez; ikide-bir odaci ile çagirtarak akil sorar. Üstelik gelenin gidenin yaninda da haslar... Hepsini sineye çekeriz... Odacidan bir farkim onun zille benim odaci ile çaginlmamdan ibarettir. Onun da kalktigini görünce tepem atti: «Aman beyefendi! istirham ederim. Demek bir zil çalarsa odaci, iki çalarsa bendeniz.. Artik odaci menzilesine mi düstük?» diye bagirdim. Keske yapmamaliymisim. Asagidan alarak yalvarsavdim bekli acirdi. Fakat isyanim onu kizdirdi: «Benim böyle bir fikrim olamaz, hâsâ... Fakat emirlerime de itiraz edilmemeli... isinize gelirse... dedi ve yazi yazmaya basladi.

Bir sey söylemeden duruyordum. Zille çaginlmak elbette isime gelmezdi, gelmezdi amma ne diyeceksin? Bir müddet bekledikten sonra içimden: «Allah belâni versin deyyus» diye söylenerek disari çiktim. Görüyorsun ya sokak dilencisinden farkim kalmadi.

Sesi degismisti. Agliyordu.

Karanlikta beni bunaltici bir gamdir basti. Bu saçli, sakalli adami aglatan sey benim çöplükten çikmis parmak kadar piçi aglatan seyin ayni... Beni artik aglatmiyorsa kaniksadigimdandir; böyle maskara mizmizliklari

112

 

artik nefsime yediremedigim içindir. Gene de zaman zaman tahta esyayi yiyen kurt gibi bir seyin derinden derine bir yerlerimi kemirdigini duyarim. Yarabbi, hikmetine nasil akil erdirmeli senin? Yaratir, yaratir saliverirsin. Anladik; fakat bu kurdu neye içimize koyarsin?

Talât'tan sakladigim sirri söylemek artik birçok cihetlerden vacip oluyordu. Agir agir:

— Gam yeme, dedim. Daha agin var onun. Ben dilendim biliyor musun?

«Dileniyorum demege dilim varmamisti. O, birdenbire sesini kesti. Kelimemde bir mürur-u zaman mazereti anyarak: «Ne zaman? Süphesiz bozgun esnasinda» dedi. Kurumamis gözleri bana simdi bambaska bakiyordu. Basimi egmeye, yüzümü saklamaya tenezzül etmeyerek ben de ona baktim. Anladi:

— Vah kardesim, dedi.

Fakat, artik ellerini üstüme sürmüyor; kucaklamaga hazirlandigi adamin tehlikeli bir hasahgi oldugunu anlamis biri gibi dehsetler içinde kaliyordu.

— Arkadaslik artik bitmistir, dedim, görüyorsun ya ben cüzzamliyim.

O, dalgin dalgin, saskin:

— Ne münasebet! Ne münasebet! diye kekeliyordu. Yerimizden kalkarak kapiya dogru yürüdük. Benim halim ona ilâç gibi tesir etmisti. Zilin sesi simdi ona bir musiki gibi geliyor olmaliydi. Karanlikta ayrilacagimiz zaman ellerindeki kalabaligi bahane ederek elimi sikmadi. Niyetindeki kötülügü sesindeki atesle saklamaya çalisarak:

— Muhakkak görüselim, dedi.

— Olur, haydi ugurlar olsun, diye cevap verdim.

Evet, bu dakikada Talât'in niyeti kötü idi. Fakat bilmem neden sinif gayretinin bizi pek uzun zaman ayira-miyacagini hissediyordum. Nitekim de öyle oldu. Bir za-

MISKINLER TEKKESİ     113

man sonra gene birbirimizi aramaga basladik. Yalniz, bir arada görülmeyi pek istemiyen âsiklar gibi tenha yerler ariyorduk. Ben, ismail'in mektebe yazdirilmasinda oldugu gibi az çok yaldiza muhtaç islerde onun devlet memuru nüfuzundan istifa ediyordum. O da evinde yedigi suyuna tirit aksam yemeklerinin eksigini bazan bizde Mesule kalfanin lezzetli dolmalariyle tamamliyor, pek sikistigi zamanlar utana sikila bizden borç para bile aliyordu.

*

**

istanbul'da geçirdigimi söyledigim ikinci buhran o aksam Sultanahmet Parki'nda sona ermisti. Vaktiyle İncir haninda nafile bir ümitten canimi kurtardigim gece kendimi nasil hafif buldum, sokagin açik havasini nasil kokladimsa bu gece de öyle yapiyordum. Dilenirken hiç olmazsa beni zille çagirarak hakaret eden yoktu.

Bütün cesaretimi bulmustum. Isiklarin yeni yanmaya basladigi, yorgun insanlann somun gibi sisen yüreklerle suraya, buraya dagildigi bulanik saatlerde sokaklar bana uçsuz bucaksiz malikânelerim gibi görünüyordu. Di-vanyolu'nu çikarken adimlarimi agirlastiriyor, halkin niçin kendini tuttugunu bilen bir tivatro oyuncusu gibi çekilip kaçinmaktan baska bir inceligi olmayan, eski tecrübe edilmis oyunuma yeniden basliyordum.

istanbul'da çalismaya karar verisim iste böyle oldu.

O sene kis erken baslamisti. Durmadan, rüzgâr esiyor, sokaklari barinilmaz hale getiren yagmurlar yagiyordu. Arkasindan büyük karlar akin etti.

Böyle havalarda ben halde fikaralar için en emin yer dairelerdir. Bunlarin kaloriferle isinanlari vardir;

F: 8

114

MİSKİNLER TEKKESt

kömür sobasi, yahut sadece insan nefesiyle isinanlari vardir. Fakat kunduralari islanmamis olan için hepsi ayni derece iyidir.

Buralarda kimse insana ne aradigini sormaz. Herkes, kendi derdine düsmüstür. İs kovaliyanlardan ve hattâ dairenin küçük memurlarindan çogu asagi yukari ben kiyafette olduklari için dikkati çekmek tehlikesi yoktur. Ellerinde puldan, mühürden yüzleri görünmez hale gelmis kâgitlarla kalem odalarina dalip çikanlar, kapilarda beklesenler, kendi kendilerine konusarak dolasanlar, duvar diplerine, merdiven basamaklarina çömelip birbirleriyle derilesenler...

Bunlar arasinda fazla sirnasip beteldigi için kovulanlar olur. Aylarca bekledikten sonra, birdenbire bagir-mava baslayanlar, bayilanlar olur. Fakat en ziyade yalvaranlar... Hem de benim meslektaslardan hiçbirinin bulamayacagi kelimelerle, göz yaslariyle... Ve galiba da en çabuk bunlarin isi çikar...

Yagisli, soguk kis günlerini bu dairelerde geçirmek pek zevkime gidiyor ve yillardan beri insanlarla kaybettigim yakinligi bana yeniden kazandiriyordu. Soba baslarinda islak kundura ve pantolonlarini kurutan, soguk ve nezleden sismis yüzlerini atese uzatarak dertlesen takir halli insanlarin halkasina ben de giriyorum. Tut ki ben de burada takibedilecek bir muamelesi olanlardan biriyim. Yeri geldikçe ben de konusuyorum. Bir çoklarina akil veya hiç degilse teselli verdigim oluyor. Dikkat ve hürmetle dinlediklerini görmek yüregime tatli bir sicaklik veriyor.

Dedigim gibi buralarda herkes, kendi derdinde oldugu için karsisindakinin de bir seyi olabilecegini çokluk merak etmezler. Fakat soran olursa dalgin veyahut esrarli bir gülümseme ile anlayamayacagi bir seyler mirildaniyorum. Bir hastam var da ilâcini mi alamiyordum; yoksa

MISKINLER TEKKESI     115

ilâçtan daha mi zarurI bir ihtiyaç? Karsimdaki, bunlari bilmiyor; fakat benden agir bir bedbahtlik sezerek hayalinin zenginlik derecesine göre bundan bir masal çikararak bana yardim ihtiyaciyle yaniyor. Bu çekingen bakislar, bu gögse gitmeye hazirlanan tereddütlü el hareketleri de benim çok iyi tanidigim alâmetlerdir. Ona yardim etmek için basimi çeviriyorum; sokakta aldiklarimla kiyas edilemeyecek kadar büyük bir para avucuma sikisiyor. Onun zengin veya fakir olmasinin ehemmiyeti yoktur. Hattâ ne kadar fakir olursa vergisi o kadar çok olacaktir. Bu onun o dakikadaki kendi bedbahtliginin derecesine bagli bir meseledir; bir de benim o dakikayi avlamakta gösterecegim incelige... Görülüyor ki ben, daireleri fisebilillâh dolasiyor degilim ve kazancim bazen sokaktakinden de daha büyüktür. Yalniz, buradaki çalisma tarzim bana sokaktakinden daha ahlâksiz görünüyor. Sokaklardan daima gölge gibi sessiz dolastim. Burada konusmak mecburiyeti var. Söyledigim kelimelerden açik bir mâna da çikmasa onlarla birtakim insanlari aldatiyorum. Kendimi meselâ ilâcini alamayan bir hasta gibi göstermek —yalan ufak ve zararsiz da olsa— bir nevi dolandiricilik degil midir?

Fakat, bunun üzerinde pek fazla durmayarak kendimi teselli ediyorum:

— Evet, bunun bir ahlâksiz oldugu muhakkak-•• Fakat madem ki bir dairedeyiz; o halde pek fazla ince eleme. Bak etrafina... Merdivenleri kosa kosa çikan su geç kalmis memur da biraz sonra efendisine vapuru kaçirdigini, yahut hastasina ilâç almaya gittigini söylemeyecek mi? istanbul'da is isteyen bir memura tanidigi bir hekimin, bulundugu yerin havasinin kendisine yaramadigina dair bir rapor va'dettigini biraz evvel kulagimla isitmedim mi? Evet, pek ince elemeyecegiz. Sonra Allah esirgesin, her sey zink diye durur.

116

 

Yolu biraz çaprasik olmakla beraber bu dairenin en sevdiklerimden biri Ayasofya'daki Adliye binasiydi. Bir zaman oraya memurlarinin bazilarindan daha intizam ile devam ettigimi hatirlarim. O tarihte bina henüz yanmamisti. Fakat sofa ve odalardaki sobalardan birer parmak genisligindeki tahta araliklarindan siçrayan ateslerle son hazirliklarini yapiyordu.

Bu Adliye binasinda âdeta bir küçük memleket içinde kaybolmus gibiyim. Yiprak pantolon paçalarindan sizan çamurla, sokak haline gelen kalabalik koridorlarda dolasiyorum. Mahkeme kapilarinin önünde avaz avaz isimler çagiriliyor. Kalabalik, yer yer dalgalaniyor; sikisiyor. Kara cübbeleriyle bir acayip kus gibi aramizdan süzülüp geçen avukatlara birtakim kimseler saldiriyorlar..

Direklerarasi'nda ramazan gecesi piyasasina çikmis gibi her kapinin önünde ayri ayn duruyorum; dâvanin en meraklisi ve en heyecanlisi nerede ise tahkik ederek oraya giriyor ve dinleyiciler sirasinda kendi halinde birkaç kisinin arasina oturuyorum.

Türlü türlü alacak verecek dâvalari; hirsizlik, dolandiricilik, bosanma dâvalari; her biri bir ayn hikâye olan cinayet dâvalari... Kirli çamasirlar ortaya serilivor, birçok insanlar bütün sakatlan, kusurlan ve sef aletleriyle önümüzde çmlçiplak soyunuyorlar... Evet, her biri bir ayn hikâye olan dâvalann hemen hepsinin altinda para... Onu hep baskasinin kesesinden, girtlagindan sökmek için sonu gelmez bir bogusma...

Bu muhakemelerin merakli oldugu kadar da düsündürücü taraflari var. Birçoklarini dinlerken bizimkilerin sokakta avuç açislarini ne kadar temi/, asI' ve namuslu buluyorum.

Bir gün, oldukça tuhaf bir vaka oldu. Sofadaki büyük sobanin basinda birkaç fakir adamla beraberdim

MISKINLER TEKKESİ     H7

Deminden beri merdiven basinda bir avukat, kibar kiyafetli bir iri adam ve kürk mantolu bir ihtiyar kadinla konusuyordu. Bir aralik, bunlarin hep bir arada döndüklerini ve bana baktiklarini farkettim. Niçin «bize» degil de «bana?» Biz soba basinda dört, belki de hattâ bes kisiyiz. Buna ragmen bakilanin ben oldugumu ve simdi yüzlerini tekrar öte tarafa çevirdikleri halde benden bahsettiklerini, garip bir sezinti ile, hissediyordum. Biraz sonra kibar kiyafetli dedigim erkegin onlardan aynlarak bize dogru geldigini görünce bu korkum daha kuvvetlendi. Kendine rasgele dolasan bir adam hali vermek için ellerini cebine sokuyor, zaman zaman kuvvetle topuklarina basarak durakliyor, etrafimizda bir nevi çark çevirerek agir agir yanimiza yaklasiyordu. Yüzünü simdi daha ivi görüyordum. Kalpak gibi kivircik saçlari çil mi, çiçekbozugu mu oldugu anlasilamayan kirli beneklerle dolu bir kirmizi yüzü, birbirine yakin iki yuvarlak gözün altinda ördek gagasi biçiminde biraz çarpik bir burnu vardi. Cebinden çikardigi bir sigarayi yakmak için sobaya egildi; ötekilere bakarak «Amma da soguk bugün» dedi. Sonra maksat «ben» olusuma ?öre, esasen lüzumsuz olan bu ihtiyatlari birdenbire birakarak: «Dâvaniz mi var sizin de?» diye sordu ve benden biraz kendisiyle beraber gelmemi rica etti. Avukatla sisman adamin bizim agir agir merdiven basina dogru yürüyüsümüzü seyrettiklerini görüyordum.

Neyse, biraz sonra maksat anlasildi: Allah cümleyi kötü serrinden saklasinmis; kendisinin durup dururken böyle biriyle basi belâya girmismis; dayakla kansik bir alisveris dâvasi... Sayet bir âdi sahit, hakikati mahkeme huzurunda söylerse hak yerini bulacakmis. Hâsili kibar adam, bana yalanci sahitlik teklifinde bulunuyor, bir hakikatin tezahürüne hizmet serefiyle beraber bir miktar da para teklif ediyordu. Buna benzer ufak tefek sahte-

118

MİSKİNLER TEKKESI

karliklari hiç yapmamis degilim. Hele «Nur-i Irfan» mektebi kâtipligi devam edeydi bu iste az çok bir ihtisas bile edinecektim. Fakat bugün, hiç bir mecburiyet yokken bu sekilde bir adalet vazifesi yapmak bana agir geldi. Üstelik yalanci sahitligin türlü tehlikeleri oldugunu da biliyordum. Neme lâzim, tatli asima aci karistirayim. Ayip bir sey yapiyormus gibi sikilarak serefli hizmeti reddettim. Adam bende ekmek olmadigini görünce zoraki nezaketini bir yüzük gibi, zetan yarasmayan, çehresinden birdenbire atti; gözleri daha vahsi burnu daha çarpik «Hadi öyleyse yoluna» dedi ve arkadaslarina dogru yürüdü. Beni bir kere de izmir'deki bir gencin afyon kaçakçisina benzeterek benden afyon istedigini hatirliyorum. Demek, halimde yalniz kaçakçiya degil yalanci sahide de benzer bir sey vardi ve bu, herhalde çehremi sik sik mahkemede gören avukatin marifeti olacakti. Dogrusu o günden sonra pek sevdigim Adliyeden bana bir ürküntü geldi ve ziyaretlerimi seyreklestirerek baska daireleri dolasmaga basladim.

**

Subat .geldigi halde kis devam ediyor, hattâ daha da siddetini artiriyor. Ben, artik sokak adami olmaktan çikarak bir nevi sandalyesiz kalem efendisi oldum. Dairelerin birinden çikip ötekine girerek hem isiniyor, hem sanatimi yapiyordum. Kazancim da oldukça yolunda. Bu daire dilenciliginin benim için yeni bir ihtisas subesi açtigini hissediyorum. Muvaffak olduguma, hattâ bu nevi isler için çorak gibi görünen bir sahada kimsenin dikkatini çekmeden muvaffak olduguma <Iöre ustaligimi kabul etmek lâzim. Ne yapiyorum? Bu, benim sirnmdir: daha dogrusu benim kendimin de bilmedigim bir sirdir. Eserini nasil yaptigim hangi büyük sanatkâr bize söyleyebilir? Sair dedeme sorulsaydi her gün hepimizin kul-

              119

landigimiz bir sürü tatsiz tuzsuz kelimelerden o ramazan mahyalarina benzeyen nur parlakliginda misralari nasil çikardigini izah edebilir miydi? Tanrinin her büyük vergisi bir sirdir.

Bununla beraber dairelerde benden çok usta sanatkârlara rastlamak her zaman mümkündür, Iste bir misali:

Bir gün, dairenin üst kalindaydim. Üzerine oturdugum bir kalorifer borusunun tatli sicakligiyle hafifçe kendimden geçmistim ki birdenbire bir acayip sarsinti ile yerimden firladim. Ortalik allak bullakti. Bütün oda kapilan açilmis, merdivene dogru itise kakisa bir kosusma oluyordu. Evvelâ, zelzele zannettim. Fakat degil. Çünkü saçini ve kravatini düzelterek, gögsünü ilikleyerek zelzeleden kaçmak âdet olmamistir. Nihayet, mesele anlasildi. Ankara'dan gelen vekil, daireye ugramisti.

Onu sokaktan, hattâ belki de otomobille daha uzaklardan kovalayanlarla yüzünü görmek için kalem odalarindan firlayanlar, yukari kattan inenler asagi sofadaki toplanti salonu önünde kucaklasiyorlar, bedevi topu denen vaziyette birbirlerine kenetleniyorlardi. Öyle ki iki iri odaci, dirseklerini birbirine geçirerek, canlan pahasina karsi koymasalar bu kalabalik, kapi kanatlan üzerinde bir dalga gibi çatlayacak ve vekili görmek isteyenler alt alta, üstüste salonun ortasina firlayacaklar.

Vekil, dairedeki sube müdürlerinden biriyle yalniz görüsmek istemis ve içeriye kimse sokulmamasmi emretmisti. Bu müdürü tanirdim. Tanirdim dersem uzaktan tabiI. Uzun ve dimdik vücudu, genis alni üstünde ortasi hafifçe açilmis kir saçlan, sakin ve agir hareketleriyle kibar bir adama benzerdi. Arasira odasindan çikarak arkasinda havlu ve sabun kutusu tasiyan bir odaci ile, ayakyoluna giderken ehemmiyetli bir memleket isi

l

120

 

görmeye gidiyor gibi görünür ve taniyan, tanimayan gay-riihtiyarI yana çekilerek kendisine yol açarlardi.

On dakika, yahut daha fazla bir bekleyisten sonra toplanti salonunun kapisi açildi. Kalabalik, Vekil çikiyor sanarak yeniden heyecanlandi. Fakat hayir! Los sofa üzerine birdenbire açilan kapinin aydinlik çerçevesinde evvelâ davul gibi bir arka göründü. Bu bahsettigim müdürdü; daha dogrusu müdürün bize dogru çevrilmis arkasi. Anlasildigina göre Vekil, bir iltifat eseri olarak, onu kapiya kadar getirmisti. O da tesekkür etmek için birdirbir oynamaga hazirlanir gibi bir vaziyette öne egilmis, basini, kollarini öne sarkitmis, durmadan egilip kalkiyordu. Geri geri yürürken ayagi kapi esigine takilarak sendeledi; bereket versin odacilar, kalçalarina yapisarak düsmesine mâni oldular. Ben, bu manzarayi bir merdiven basamagi üzerinde seyretmekteydim. Adamcagizin kendisine bakan kalabaligi görünce fena halde bozulacagim samyordum. Fakat korktugum olmadi. Çünkü bunun için kalabaligi görmek lâzimdi. Halbuki o, Sina daginda Tanri ile konusmus Musa gibi nurlar içinde yürüyordu. Kendisine bakanlari görmedi. Gözler kamasmis, agiz -ve burun delikleri bir ibadet istigraki ile genislemis, hâlâ isitmekte devam ettigi güzel sözlere gülümseyerek agir agir aramizdan geçti; kundurasinin burnunu bu sefer de kendi kapi esigine takarak heykel vücuduyle, bir kere daha zipladiktan sonra odasina girdi.

Kendi kendime «hay Allah, dedim, meger bizim tekkemiz de, pirimiz de burada imis.»

Çok kere böyle kelleli kulakli, yüksek zatlarin sokakta yüksek sesle bizimkilere çikistiklarini duyarim: «Utanmiyor musun dilenmeye be adam?»

O zaman istemeden dudaklarima bir neseli gülümseme gelir ve yalmz kendimin isitebilecegim bir sesle sorarim:

 

121

«Efendim o mertebeye ermek için acaba ne yapti?»

VI

Meslekteki tecrübelerimi böylece tamamladiktan sonra bahara dogru tekrar sokaga çikmak beni âdeta bir bunaltidan kurtariyordu: Ooooh, dünya varmis!

Fakat bizim kardesler için istanbul, artik eski Is-tr-nb'il delildir. Çocuklugumda onlar açikça yasarlardi. Tursucu gibi, kâgit helvaci ve mezar malci gibi onlar da bir nevi crneftilar. Pek çoklarinin muayyen yerleri, ma-halle^ri müsterileri vardi. Öteki esnaf pibi sokaklarda çekinmeden gezerler, bagirirlar, sarki, yahut ilâhi sövle-verek açik açik sanatlarini yaparlardi. Simitçi gibi dilencinin sesinden de rahatsiz olmak kimsenin aklindan geçmezdi. Hele ramazan gibi, muharrem ve üç aylar gibi mübarek zamanlarda Anadolu'dan istanbul'a akinlar olur, sehrin ötesinde, berisinde âdeta dilenci panayirlari kurulurdu.

Bunlarin en çok is yapanlari degilse bile en göze görünenleri sakatlardi: Kolsuzlar, nvaksizlar, körler, türlü bilinmez âfetlerin üfürüp sisirdigi; yahut dal gibi kuruttugu azalar; korkunç surette patlamis gözler; etleri dökülmüs çene kemikleri balon gibi girtlaklar; bir tarafi yasarken bir tarafi çürüyüp dagilmaya baslamis insanlar; kazma ile ortalarindan ikiye bölünmüs, solucanlar gibi yerlerde kivranip sürünen yarim adamlar; eczahane camekânlannda gördügümüz ceninlerden az daha farkli çocuklar ve daha neler! Bunlar, sahipleri tarafindan sira sira kaldirimlara dizilir; panayir çadirinda iki basli buzagiyi, sakalli baligi görmege giren merakli kalabaligi onlarin da etrafim çevirir ve merhametten ziyade bir seyir hakki olarak gönlünden kopani tenekeye atardi.

122

 

Aralarinda meydan oyunculari gibi, sirf soytarilikla ve kendilerine mahsus bazi hünerlerle ekmeklerini kazananlar da vardi. Bunlardan çocuklugumda tanidigim bir tanesini hâlâ unutamam. Haciyatmaz adini verdikleri bu adam, kol ve bacaklan diplerinden budanarak âdeta bir iri çomak haline gelmis bir sakalli dilenci, yahut sanatkârdi. Yeni dogmus bir çocuk gibi bir abani kundaga sararlar ve her halde aylikla tutulmus bir iri hamalin sirtina yükleyerek sokaga saliverirlerdi.

Haciyatmaz'in on bes, yirmi günde bir mahallemize ugramasi kuklacinin yahut borazanli macuncunun ziyareti gibi bir neseli vakaiydi. Çocuklar, günlerce evvelden para biriktirerek yolunu beklerdik. Haciyatmaz'in hünerine gelince, kalabaligi etrafina toplanmis gördügü zaman çevik bir bas hareketiyle sakalinin ucunu birdenbire agzina alir ve suratim sekilden sekile sokarak bizi katila katila güldürürdü.

Sonra, sakalim birakarak gene disleriyle hamalin çiplak basindaki bir uru" isirip adamcagizi bagirtmaga baslar ve kahkahalarimizi iki misline çikarirdi. Bu yarim adam, boynunda asili tenekeve yagmur gibi vagan onluklarla kim bilir kaç bütün adam, hattâ para hatiri için sabahtan aksama kadar kafasindaki uru isirtmaya katlanan o insan azmani hamal cesametinde kaç insan besibirligini besliyordu?

Sakatlardan sonra deliler ve aptallar gelirdi. Halk, gerçekten bunlarin âsikivdi; abuk sabuk lâkirdilarinin kim bilir nerelerden geldigini sanarak mâna çikarmaya ugrasir ve bu insanlari korktugu kadar da severdi, istanbul sokaklarinda evliva dive baslarinda mum yananlardan kim bilir kaçi bunlardandir!

Delilerden sonra da akillilar: Dünyanin ve dünva varliklarinin hiçligine, bu varliklardan hiç birinin öte tarafa tasinmasi kabil olmadigina, buna mukabil bedeli

MlSKINLER TEKKESI     123

hiç bir dünya faiziyle ölçülmeyecek bir Tanri istikrazi tahviline sizi bir hatip gibi ikna eden efendiden adamla:, ulemadan adamlar; güzel sesli musikisinaslar; goygoycular gibi sirket, iskatçilar gibi topluluk halinde çalisanlar; hâsili istanbul'un dörtte biri, hattâ belki daha fazlasi ..

*

**

Evet, benim çocuklugumun mesut zamanlarinda bunlar açikta yasarlardi. Halk, rizka mâni olanin rizkini Allah kesecegine inanir, kimse, bu manzaralardan sikâyet etmeyi aklindan geçirmezdi.

Fakat belediyeler ve sehri güzellestirme cemiyetleri lâgimlari nasil balik sirti caddeler, katranli yollar, parklar ve abideler altinda sakliyorsa dilencileri de istanbul'un sapa sokaklarina, yangin arsalanna, yikik duvar kovuklarina saklamak yolunddirlar.

Memleketime döndügüm ilk günlerde ortaligi bombos görerek dehsete düsmüstüm. Fakat pek az sonra meslek adami gözüyle her seyin eski hamam, eski tas oldugunu gördüm. Yalniz, herkes gibi benim meslektaslar da zamana uyarak kiyafet degistirmisler, yer degistirmislerdi. Polisin gözünden kaçmak için hangi saatlerde, ne vaziyetlerle kalabaligin arasina karismak lâzim geldigini biliyorlardi.

Arasira bir biçare acemi, duvardan sokaga düsmüs bir kertenkele gibi, polisin eline geçtikçe birkaç tanesinin ellerinde karamela kutulari, yahut birkaç ayakkabi bagi ile uzaktan aciyarak baktiklarini görüyordum. Dilenci simsarlari gene eskisi gibi isliyor, ucuz otobüslerle yakin Anadolu'dan istanbul'a artsiz, arasiz isçi tasiyordu. Pek igrenç bir sakatligi olanlar, dedigim gibi, artik açikça gezemiyorlardi. Eskiden zuhuri koluna çikar gibi, türlü acayip kiliga girenler simdi giyinislerinde temiz

124

MİSKİNLER TEKKESt

pak ev efendilerini, ihtiyar tekaütleri taklit ediyorlar, iki âlem arasindaki farki yavas yavas kaldiriyorlardi.

Gene bizim zamanimizda kibar insanlar arasinda bir mektupla dilenme usulü vardi: Meselâ damat, kayinba-baya, her gün diz dize yasadigi bir arkadasi için mektup verirdi. Bu usulün simdi bizimkiler arasinda da alip yürüdügünü görüyordum. Dilenci, bir gazino, yahut vapurda gözüne kestirdigi birine, seyir yerinde çarsafli kadinlara name sikistiran eski zampara gibi, bir mektup uzatiyor, geriye çekilerek utangaç ve edepli bir sükût ile neticeyi bekliyordu. Hattâ tipki kibarlar âleminde oldugu gibi buna ihtiyacin gerçekligini gösterecek sahte vesikalar baglayanlar vardi.

Sonra eskilerle yeniler arasinda bir büyük fark daha belirmisti. Dilencilikle beraber yardimci bir zenaat yapanlar günden güne çogaliyordu: Meselâ hizmetçi tellâlligi. Bunlann arasinda en edepsiz simsarlari atlatanlar, en açikgöz hizmetçi idarecileriyle bas kosanlar vardi. Dilenci tellâllar icigini, cicigim tanidiklari bazi mahallelerde kapisindan hosnut olmayan hizmetçileri tahrik ediyorlar; gözleri yeni açilmaya baslayan evlâtliklari koca vesaire vaatleriyle, damanna giriyorlar ve onlara birer ikiser haftalik aralarla kapi degistirerek boyuna tellaliye topluvorlardi.

Gene eskilerle yeniler arasindaki bir tek fark da simdikilerin yeni maliye usullerini ögrenmis olmalariydi. Paravi hirka dikisleri arasina dikmek, yahut kavanozla topraga pömmek gibi eskilikler kalkmisti. Simdi, oma r çekinmeden bankalara girip çikiyorlar, Defterdarlik satislarim takip ederek ucuz emlâk satin ahvorlardi. Sonra parali fukaralar arasinda sarraflik da alip yürümüstü. Ay sonunu bir türlü getiremeyen küçük memurlar arasinda peyledikleri müsterilere, saat, kol düSmesi gibi esya karsiligi olarak borç para veriyorlar, mahalle ara-

MISKINLER TEKKESİ     125

lannda âdeta gezginci bir Emniyet Sandigi vazifesi görüyorlardi.

Nihayet, yeni maliye usullerinin ilerlemesi kibarlar âleminde oldugu gibi fukaralar arasinda da bazi korkunç insanlar meydana getirmege baslamisti. Bunlar arasinda iki tanesini tanidim ki âdeta tüylerimi ürpertir: istanbul ve Beyoglu'nun fakir sokaklarinda pencerelerde kiralik oda ilânlari asilir. Bunlarin sahipleri çok kere fakir insanlar, ihtiyar dul kadinlar vesairedir. Bazilari nizami bilmedikleri için, bazilari buralara belediye ve polis ayagi basmadigini bildikleri için bu ilânlara pul yapistinlmadigi çok olur. Söyledigim o iki korkunç fukaradan biri ki tek gözlü, siracali çarpik boyunlu bir ufak ihtiyardi, bir yandan kapi kapi dilenirken bir yandan pulsuz ilânlari, o tek gözüyle görür ve bunlari haber vererek ikramiye alirdi.

ikincisi pulsuz ilân muhbirinden de daha cekinile-cek bir adamdi. Zamanimizda «haci» modasi kalkmis olmakla beraber nedense onu haci diye çagirirlardi. Fakat o, ne haciydi yarabbi! Kemik hastaligindan vücudu, iskambil kâgidi gibi tam ortasindan ikiye bükülmüs genç bir adam. Sokakta iki eline taktigi takunyalara dayanarak dört ayak yürür ve arasira kaldirim kenarlannda kuyruk sokumu üzerine oturdugu zaman, kisilmis kollar ve ayaklariyla çöplükte bir siçan ölüsü manzarasi alirdi. Ancak bu elli, ayakli mikropta boncuk gibi iki mavi gözbebegi ile akrep kuyrugu biçiminde tükürükle kivrilmis iki ince çapkin biyigi vardi ki hiç iyi bir sey söylemezdi.

Bu hacinin zenaati; dilendigi yerlerde herhangi kadin veva kizin hanei erkekle bir dalaveresi bulundugunu gözleyip tahkik etmekti. Sonra, o kadin veya kizlarin sokakta yollarini bekleyerek, hattâ bazen de evlerinin kapilarim çalarak boncuk gözlerinde ve igrenç biyiginda bir gülümseme ile duaya baslardi: «Allah sevgiliniz, me-

126

 

selâü Ahmet Beyi bagislasin, Allah ikinizi de düsman serrinden esirgesin.» Biçare kadin veya kizlar bu dua karsisinda bayginliklar geçirirler; bazilari sinirlenmeye kalkacak olursa Haci'nin da sesi derece derece yükselmeye baslar. Onun bir inceligi de müsterilerinin fazla atak ve pervasiz olanlarini ürkek ve mazlum olanlardan ve hele sakaya gelmez bir baba veya kocasi bulunanlardan gayet iyi ayirdedebilmesidir. O halde ne yapilacak? Yapilacak seylerin en iyisi mikrobu söyle ayak altinda eziverip kaldirim tasma sivamaktir, amma tabiI bu, yapilamaz. Böylece Haci, bu kadincagizlari haraca baglar ve canlarina tak deyip illallah diye bagiracaklari güne kadar durmadan sizdirirdi. Artik çorapçi, sinemaci için biriktirdikleri para mi olur; baba veya kocalanndan asirdiklari para mi olur; yoksa igne küpe gibi ayniyat mi olur; Haci, bunlari utana sikila alir ve dua eder: «Allah, Ahmet, yahut Mehmet Beye uzun ömürler versin; siz fukaranizi korudukça Allah da sizi kem gözden korur.»

VII

Pulsuz ilân hafiyesi dilenci gibi ve bu Haci gibi cemiyetin daha yüksek tabakalarina birakilmak lâzim gelen kibar islere burnunu sokanlar bir yana atilirsa ben, ötekilerin hepsini hos görmege çoktan alismisimdir. Her biri bir yol tutturmus, gidiyor. Sikâyet bostur; bedbinlik nafiledir. Hepsine kader deyip geçmek en dogrusudur. Bu, böyle gelmis, böyle gidecektir.

Yalniz, nasirlanmis yüregimi arasira sizlatir gibi olan bir sey var ki çocuklardir ve bu, hiç süphesiz bana ismail'in yadigâridir. Yumurcagin bana geçirttigi sitmalar çocuk milletine karsi yüregimde böyle bir çürük damar birakmistir.

MISKINLER TEKKESİ     127

Çocuklar! Daha evvel de anlattigim gibi benim zamanimda çocuklarin en makbulleri görünür bir sakatligi olanlardi. Bunlar, orasindan, burasindan delinip desilmis, yahut kopmus vücutlariyle, hirdavatçi esyasi gibi, kaldirimlara serildikleri zaman uyandirdiklari merhamet ve getirdikleri para büyüktü.

Simsarlarin böylelerini Anadolu'da ailelerinden satin almaya çiktiklari, hattâ bazilarinin küçükken gözlerini çikardiklari, vücutlarinin bir zararsiz azasini kopardiklari söylenirdi.

Zamanimizda istanbul'un büyük caddelerinde böyle-lerine pek rastgelinmez olmustur. Simdi, moda ,daha ziyade kivrak ve sevimli çocuklardadir. Sahipleri onlan tertemiz önlükler, islemeli beyaz yakalar, boyali potinlerle küçük mektep çocuklari kiyafetine sokuyorlar; vapur, istasyon, gazino gibi yerlerde kalabaligin arasina salivererek kenardan neticeyi seyrediyorlar. Küçük eliyle size seker ikram eden, gülümseyerek yakaniza çiçek ignelemeye ugrasan sipsirin bir çocuk! Ona verilecek para vücudundan irinler akan, ayaklan, diz kapagindan kopmus canli çirkefe atilan paradan elbette büyük olacaktir.

Bunlara bizim âlemin sayilan pek de çok olmayan küçük sehzadeleri demek lâzimdir, ötekiler, yani asil büyük kalabalik caddelerde, hatirli ikinci sokaklarda pek görünmez. Görünse de tebdil kiyafetindedir. Kime yapisacagini bilir; kuskulandigi zaman elindeki iki eski ga-zetevi sallayarak «piyangoyu yaziyor» diye bagirmaya baslayacak kadar nizamlan ögrenmistir. Onu yakalamak elle kus tutmak kadar güçtür. Arasira bir tramvayin arkasina yapismis giderken, yahut bir durak, bir iskele kalabaligi arasinda oyulpanirken sikisip yakalandigi da olur. Fakat bu, pek o kadar korkulacak bir sey degildir. Polis amca, onu parmaklariyle kulaginin memesinden yakalayarak bir müddet aglata bagirta götürür. Ancak,

128

MISKINLER TEKKESİ

ne zamana kadar, nereye kadar ve hele kime teslim etmek için? Polis amca, bunu kestirebilse kolay. Fakat kendisi de bilmiyor. Bir zaman gittikten sonra karsi kaldirimda bir ahbap, yahut ucuz bir balik isportasi görür; duraklar, çocugun yüzünün pek salya, sümüge batmamis bir tarafim arayarak... iki samar atar ve saliverir; devlet takibinin durmadigini anlatmak için de kunduralarinin nalçali pençeleriyle; birkaç kere oldugu yerde tepinir: «Azat buzat, cennet kapisinda gözet!» Ondan sonra biraz evvel tuttugu kulak memesinden parmaklarinda kalmis kiri pantolonuna silerek yoluna gider.

Ne söylüyordum? Evet .. Büyük kalabalik, caddelerde pek görünmez olmustur. Onlarin yeri Belediye ve polis ugragi olmayan iç mahalleler, yangin yerleri, medrese, kisla, kale artigi büyük viranelerdir. Tâ sehir kapilari disina kadar... Çok kere sürü, daha dogrusu sopalar, taslar temel çivileriyle silâhli çeteler halinde gezerler. Bazi nereden indigi anlasilmayan serçe sürüleri gibi büyük bir dörtyol agzina birdenbire akin ettikleri de olur. Fakat süpheli bir koku aldilar mi gene öyle hep birden havalanirlar.

Onlardan bazilarini yalniz yakalamak isterseniz avaz pasanin kol gezdigi gece yarilarindan birine dogru büyük ve küçük sokaklarda siz de söyle bir kol gezmeyi göze alacaksiniz.

Rüzgâr ve yagmura karsi oldukça muhafazali bir sokak kösesi, içerlek bir kapi, yahut kenara çekilmis bir araba altinda bir karalti, büyücek bir kümbet gördügüm zaman bilirim ki tâ kendisidir. Çünkü artik Belediye, sokaklarda köpek ve bu heybette süprüntü yigini birakamayacak kadar ileridir masallah... Yaklasirim; bastonuma dayanarak, güçlükle dizlerimi bükerek yanina cömelirim. Bir degil de iki, üç tane iseler, sepette kedi yavrulari gibi, birbirine sokularak topak olmuslardir.

MISKINLER TEKKESİ     129

Garibi su ki yalniz yatanlarin pek küçüklerini ismail'in küçüklük haline benzetirim. Zaten karanlikta böyle bü-züldükleri ve öksürdükleri zaman hangisi hangisine benzemez piçlerin? ismail, Tamasalik'taki evde hastalanip sayikladigi, yahut derslerine çalisirken rahatsiz bir vaziyette uyuyakaldigi, horladigi zaman tipki böyle yanma çömelirdim. Bunlardan birinin üstüne egilirken hafif bir hareket yapsam ismail'in uyanacagim, onun kizil benekli gözlerinin açilacagini sanarak ürperirdim. Dedim ya bu oglan, beni sakat birakti.

Böyle yalniz yatanlardan kaç tanesini, hele karli gecelerde, alip evime götürmeyi kaç defa düsünmüsümdür. Fakat basima yeni bir ismail belâsi sarmaktan ürkerim. Ben, daha onun sersemligini üstümden atabilmis degilim.

Çömelmekten kesilmis dizlerimi zorla dogrultarak kalkarim. Nedir bu yüregimi agir a&ir kemiren kurt? Bir suç mu isledim acaba? Fakat dedikleri gibi bir Allah varsa ve gene dedikleri gibi bazi kullarindan hesap sormak onun âdetlerindense cevabim hazirdir: «Bu sakat dilenciye gelinceye kadar çalinacak baska kapilar vardir büyük saltanatlim... önünde kral kiyafetiyle kapicilar bekleyen kapilar, önünde tüfekli jandarmalar bekleyen kapilar ve daha niceleri, niceleri.»

**

Bazen ukalaligim tutarak bir mesele gibi düsünürüm: Bunlar çogaliyorlar, korkunç bir surette çogaliyor-lar. Herde daha çogalinca ve sayilan keten ballikli dadilarin çektigi arabalarda çocuk bahçelerine giden çocuklarin sayisim kat kat astikça nasil bir istanbul görecegiz? Fakat sonradan gene düsünürüm ki böyle bir gün gelemez; gelmesi mümkün olaydi çoktan gelirdi. Hasaratin dogusu gibi ölümleri de sürü iledir. Hele böyle

F: 9

130

MISKINLER TEKKESİ

soguk gecelerde Azrail amcanin tirpani durmadan isliyor. Sonra da, efendime söyleyeyim, bu sürüler mutlaka dilenci yetistirmezler.

Bunlar, büyük cemiyetin birer deposu, bir nevi açik hava mektebidirler, içlerinde ne zekâlar, ne dizginsiz cüretler ve hirslar kaynasir. Bir ormanda gibi kuvvetli; durmadan zayifi, çürügü yiyor. Serseri çocugu göz göre silâhla öldüren asilir. Buna hiç süphe yok. Kanun kanun, adalet adalettir. Fakat dövülen çocuk, iskence edilen çocuk için polis ve mahkeme defterlerinin tertemiz olacagini saninm. Böylece kalbur üstünde, yani sag kalanlar en zekiler, en kuvvetli ve gözü pek olanlardir.

Bazi sürülerin ansizin bir bostana akin etmelerini, bahçe duvarlarini asarak yemis agaçlanna tirmanmalarini görürüm; uçlanna kursunlu balik ignesi takili bir nevi oltalarla balkonlardan nasil çamasir avladiklarini gülümseyerek seyrederim. Bu mekteplerde zarlar ve iskambillerle kumar oynamak, biçak atmak ve daha ona göre neler, neler ögrenilmez. Yalniz büyük cemiyetlerin ahlâk, merhamet, vefa üzerine düzülmüs ve tesirleri bazen ölüm dösegine kadar süren masallari müstesna...

Yagisli gecelerde kapi esigine basini koyarak uyumus çocuk; gürültü yaparsam uyanarak ismail'in gözleriyle bana bakacagini zannettigim çocuk! iki buçuk sene sonra sokakta rastlayacagim kelepçeli hirsizin, peynir sardigim gazetede resmini görecegim tig gibi katil güzelinin o olmadigindan hiç bir zaman emin olamayacagim. O kadar da çabuk yetisirler biçareler!

Hâsili, bu sürülerin fazla çogalmasindan korkmamak lâzimdir. Bir kismi durmadan kalir; bir kismi baska mesleklere geçer; kasa hirsizi, yankesici, kalpazan, manitaci vesaire olur. Yildizi parlak olan son bir kismi da büyük cemiyette serefli vazifeler alirlar.

MlSKINLER TEKKESİ     131

VIII

Neresinde kalmistim masalimin? Ne vakit bu yumurcaklarin lâkirdisi geçse zaten perisan olan hafizam böyle büsbütün darmadagin olur. Evet ilkbahara dogru dairelerden sokaga çikisimi söylüyordum. Bahar, istanbul'da ölümlerin çogaldigi mevsimdir. Kisi bin zorlukla çikaran hastalar ve ihtiyarlardan birçogu baharda pes ederler. Etrafta her sey uyanir ve yeniden yasamaya hazirlanirken ölmek, muhakkak ki çok acidir. Fakat bunun bir ufak teselli tarafi da vardir: Cenaze yalniz kalmaz. Bir ilkbahar öglesinin ilik günesinde, keskinlesmis çayir, kekik ve servi kokulan arasinda dostlar elbette daha derin bir vefa ile insani mezarina götürürler.

Baharda öyle günler vardir ki büyük mezarliklar âdeta —yemisçileri, çalgicilari ve salincaklari eksik— seyir yerleri halini alir.

En yipranmis kalbin, aska kadar bütün eski heyecan ve heveslerini yeniden bulmaya basladigi bir ma) is gününde zavalli bir dostu —insanin kendi kemiklerini kemiriyor gibi bir ses çikaran hinzir bir testere gicirtisi içinde topraga sokarken— kendinin henüz yasadigini, biraz sonra Eyüp kebapçisinda kebap yiyecegini hissetmek ne ruhanI bir zevktir. Hele bir iki de güzel sesli hafiz yanik yanik Kur'an okumaya baslayinca akacak gözyasinin tadi baska hiç bir seyde bulunmaz. Cemaat arasinda kir havasi almaga çikan hastalar, minimini torunlarini Hidrelleze götürür gibi, giydirip kusatarak yanlarina alan bastonlu büyük babalar bile eksik olmaz.

Baharda mezarlik, bizim meslektaslar için de pek hararetli bir pazar yeridir. Eskiden iskatçilar dive tehlikeli bir rakibimiz vardi. Bunlar, muayyen mezarliklarin gediklileri idiler. Aralarina yabanci sokmaktan hoslanmazlar, süpheli birini cemaat arasina karismis görür-

132

 

lerse tasla, hattâ yerine göre sopa ile mezarlik disina kadar kovalarlardi.

Iskatçilar, memuriyetlerin ve maas zarhlannm büyüklere sirnasmak ve asilmakla alinacagim sanan bazi küçük memurlara benzeyen adamcagizlardi. Daha mezar yanmyamalak örtülüp asirlerin arkasi alinmadan ölü sahiplerinin etrafini sararak çekistirmege baslarlar ve biçareleri mezarliktan dar kaçirirlardi. Mezar basindan ayrilmamak için kilitlenmis çeneler, bembeyaz gözlerle dost israrlarina karsi koyan bu biçarelerin —bir an hücumuna ugramis gibi— çukurlara basarak, taslardan atlayarak canlanni kurtardiklari çok görülürdü. Hattâ bütün dünva mallarini gözlerinden çikardiklarina hulûs ile inandiklari, bütün insanligi kardes gibi gögüslerine basmak ihtiyacini duyduklari bu ilâhI dakikada kendilerini tutamayip iskatçiya dayak atanlar bile olurdu.

Yeni belediyenin simdi mum edip samdana diktigi dilenciler arasinda bu iskatçilari da unutmamak lâzimdir. Belediye, onlari yeni mezarin mümkün oldugu kadar uzaginda bir yere, sayet varsa bir duvar dibine eteklerini toplayip toplu olarak çömelmeye zorluyor; vakti gelince çantali bir memur yanlarina yaklasarak, mal sandiklarinin tekaüt üç ayliklarim dagitir gibi, sira ile ellerine üçer, beser kurus veriyor.

Ben, burada da kiyafetim, çehrem ve hiç kimseden hiç bir sey kabul etmemege azmetmis yalniz ve mahzun durusumla bir muamma gibiyim, ölünün bir uzak ve fakir akrabasi mi? Zaman zaman iyiligini görmüs bir eski emektar veya mektep arkadasi mi? Herkesten kaçip saklanmak ister gibi bir halim var. Fakat nereye baksaniz mutlaka görüyorsunuz... Görünmemege ugrasiyor gibi yaparak görünmek, hiç bir sey istemeksizin istemek... Büyük cemiyette tutunanlardan, büyük mevkilere yük-

MlSKlNLER TEKKESI     133

selenlerden bir kisminin sirlarini bunda aramak acaba dogru olmayacak midir?

Bu vaziyette dururken yumusak topraklarda ayak sesi isitilmemis bir gölgenin sessizce omuz basimda belirdigini farkederdim; titrek bir el uzanir; bir türbeye birakilan mum gibi âdeta çekingen bir hürmetle avucu-ma büyücek bir para birakir.

**

Bununla beraber benim mezarliklari sevisim yalniz kâr düsüncesiyle degildir. Daireler gibi onlar da benim için bri kazanç yeri olmaktan ziyade bir mektep olmuslardir.

Bizim güzel kalpli eski sairlerimize ne ruhanI ilhamlari vardir mezarliklarin!... Gerçekten de öyledir. Bir ölünün arkasindan agir agir yürüyen insan, ne kadar vakarli ve derin düsüncelidir. Yol devam ederken bütün hirs ve tamahlardan çirilçiplak soyunur; dünya nimetlerini gözden çikardigi için —memlekete yeni gelmis bizim bazi muhacirler gibi— bos bir fiçi içinde oturan, Yunan hakimi Diyojen'e benzeyen bir adam olur.

Bu sairlerden beyitler aklima geliyor: «Dehrin ne safa var acep sIm-ü zerinde, İnsan birakir hepsini hIn-i seferinde»

Evet, netice bu olduktan sonra nedir, sim-ü zer; nedir rütbe, nisan, hamam, han, apartman?

Nafile didisip bogusmalar, kinler neye yariyor? Bu kadar yüzsüzlük, arsizlik, hayasizlik ne için? Hele bir yigin hiçler ugruna birbirini kirip incitmek niçin? Hasili, kâh bir alaturka tekbire, kâh bir alafranga mizikanin ahengine uyarak önde sallana sallana gidenin halini ibretle düsününce insanin sirtinda esi varsa çikarip yola öyle devam edecegi gelir.

Fakat, beim gibi bu isi bir parça da ticaret haline

134

MISKINLER TEKKESİ

getirenler, zaman ile tekbir ve mizika sesine az çok ka-niksayanlar için meselenin baska taraflari da vardir: Güzel kalpli sairin zannettigi gibi ölümle her sey bitiyor ve bir zavalli ölünün kemikleriyle geçinenler yalmz mezarligin börtlü böcekleri oluyor degildir. Arkadaki cemaat arasinda bu adamcagizin biraktigi parayi yiyecek1 er vardir; içinde öldügü yatakta yatacaklar, ayr-kiarindan çikmis çorabi giyecekler vardir. Ben, kendim bile elimde bir ölünün yadigân olan eski kiraz bastonumla bu böceklerden biri degil miyim? Hem hepsi bu kadarla da kalmiyor. Ölen bir memur ise, onun biraktigi sandalyeve oturmak için, bu cemaat arasinda birbiriyle bogusacaklar vardir. Bir fakir eskici ise biraktigi zembille ve müsterilerle yillar yili geçinecek olanlar vardir. Henüz yetisme çaginda nur yüzlü bir kizcagiz birakmissa onu bastan çikaracaklar ve bir tükenmez sermaye gibi gene yillar yili elden ele, kucaktan kucaga dolastiracaklar vardir. Hattâ daha ilerisini düsünmek de mümkün... Adim, sanini bilmeden arkasindan yürüdügüm su adamcagizdan kalma fikirleri —kitaplarda ve kürsülerde hamam kubbeleri gibi birbirlerine tekrar ederek— kaç yil onlarla yasayacak kaç kisi bulundugunu biliyor muvuro?

Merkezefendi'ye götürdügüm cenazelerden birini va-sarken de tesadüfen tanimistim. Kiligi, kiyafeti benden pek farkli olmayan ufak tefek, seyrek sakalli bir adamdi. Eskimis paltosu, yorgun kunduralari üzerinde kisal-mis pantolonu ile pazarda ucuz zerzevat ararken tesadüf ederdim. Gösterissiz ve sessiz bir insan oldugu için esnaf, onu «baba» diye çagirir ve bazilari hattâ hakaret ederdi. Fakat buna mukabil de bu fakir adama bazi çok ivi giyinmis adamlann lüzumundan fazla hürmet gösterdiklerini, kendisi paltosunun yamali yerlerini elleriyle saklamaya çalisirken ötekilerin, önlerini ilikleyerek elini öpmeye çalistiklarini görürdüm. Biraz evvel zerzevatçinin

MSKlNLER TEKKESİ      135

hakaretine karsi korkak korkak gözlerini kirpistiran bu ihtiyar —birkaçim bahsettigim cenazedeki cemaat arasinda da tanidim— o kibar adamlarla konusurken birdenbire degisir, ufak bir ispenç horozu gururuyle basini kaldirarak bir acayip emniyetle söz söyler ve gülerdi.

Bir gün, gene çarsida bu adamin son zamanin en büyük bestekârlarindan biri oldugunu ögrenmistim. Hangi sarki veya büyük besteleri besteledigini bilmiyordum. Kaç defa aksam vakitlerinde bir çalgili gazinonun açik kapilarindan bir sarkici kizin —kadeh, tabak gürültüleri ve el sakirtilari arasinda— sarki söyledigini isit-timse bu biçareyi hatirlamis ve kendi kendime sormusumdur: «Belki de ucuz aksam pazari zerzevatçilarindan hakaret görmüs olan o fakir kiyafetli adamindir. Bu biçare ölüden kalmis ses kaç insani yasatiyor! Kim bilir gecede kaç lira alan bu pullu entarili kizi onun etrafinda udlar, kemanlar, darbukalarla dövünen çalgicilar; ellerinde donanmis tepsilerle kosusan beyaz önlüklü garsonlari; kösesindeki masasinda vergi hesabi yapan gazino sahibini, vergiyi alacak devleti; su pencerelerin karsisindaki masada bu sarkiyi dinlerken çehresine düsen hüzün ve mânanin güzelligiyle karsisinda raki içen zengin hovardayi kendine âsik eden kadini ve daha bilmedigimiz ne insanlari...»

ölü, bazen ne tükenmez hazinedir Yarabbi!

**

Evet, insanin bir cenaze arkasinda yürüdügü zaman, dünya hirslarindan en temizlendigi zamandir. Fakat, yol uzun sürerse bu çok temiz seyin ötesine, berisine kurt düsmege basladigim çok gördüm. Hele geride kalanlarla nasil geçineceklerim düsünmek için çok vakit birakmamis küçük adam cenazeleri arkasinda...

Bu fikir, bana bövle birinin cenazesinde musallat olmus ve bir daha yakami birakmamistir. Cami meydani

136

 

mahser gibiydi o gün. Musalla taslarindan birinde kiymetli Acem sallarina sarilmis bir tabut, ötekinde bir küçük adam cenazesi yatiyordu. Caddeyi dolduran otomobiller .otobüsler birdenbire harekete gelerek salliyi yetisilmez bir süratle kapip götürdükleri için ben, çaresiz ötekiyle basbasa kaldim. Basbasa diyorum. Çünkü büyük kalabalik çekilince biz ikinci tabutun etrafmda kalan bes, on kisi ile âdeta yalniz görünüyorduk. Mezarlik, pek uzak degildi. Fakat yayan gittigimiz için birkaç yerde, usul hilâfina tabutu duvar yikintisi falan gibi yüksekçe bir yere birakarak soluk almaya mecbur olduk.

Bu, bir esnaf cenazesiydi. Etraftan kulagima geldigine göre ufak bir mahalle arasi bakkali. Avci elbi^eleii giymis, kasketli ve çizmeli bir genç adam, bogazi beyaz bir tülbetle bagli zayif bir ihtiyari kolundan tutuyordu. Birinin «kirk yasinda bir ogul kaybetmek kolay degil» demesinden anlasildigina göre cenazenin en hatirli çehresi bugünlük bir ihtiyardi. Yüzünde teessürden ziyade önündeki bir uçuruma bakanlar gibi bir saskinlik görünüyordu. Durdugumuz zaman bizimle yere çömelerek dinleniyor, sonra, parkta mehtap sefasina çikmis âsiklarin yaptiklari gibi bir kolunu belinden geçirerek kendisini tutan genç adamin kolunda bastigi veri görmeden adim adim sürükleniyordu, tste bu kendini tamamiyle baska bir insanin iradesine birakmis külçe halinde ihtiyarin birdenbire silkelendigini, kendisini düsüyor sanarak daha kuvvetle yakalamaga ugrasan avci elbiseli adamin kollarindan kurtulmak için âdeta çabaladigini fark ettim, öteki, tekrar eski vaziyete dönmek istedi. Fakat ihtiyara garip bir canlilik gelmisti. Yarasina dokunulmak istenen bir at gibi titizleniyor, kisa ve sert silkinislerle onun kendine artik el sürmesine mâni oluyordu.

Kimsenin dikkat etmedi«i bu hareket banr mânalarla dolu göründü. Bunun bir isyan ve nefret hareketi

MISKINLER TEKKESI     137

olduguna süphe yoktu. Kirk yasinda bir ölünün babasi olmasindan baska bir sey bilmedigim bu ihtiyarda, kendisini âdeta kucaginda tasiyan bu genç adama karsi birdenbire içinden ne geçmisti? Ortada baska bir sebep görünmeyisine göre bunu yol boyunca yavas yavas saskinligindan kurtulan ihtiyara musallat olmus bir düsünce ile izah etmek lâzim geliyordu. Evet ona bu düsmanca hareketi yaptiran sey .ancak saskin kafacigmda önceden bir ufak aydinlik gibi uyanarak sonradan bir yangin haline gelmis bir düsünce olabilirdi.

Kimseden bir sey ögrenmek imkâni olmadigi için zihnimde söyle bir hikâye tasavvur ettim. Bu adam, gelini ve torunlariyle beraber oglunun yaninda bariniyordu. Bu nevi ailelerde baba hatin diye bir sey kalmisti. Bakkal ogul, kirk yasina ragmen babasini hâlâ çocuk gibi sayiyor, karisina ve çocuklarina da öyle yaptiriyordu. Kalin ensesiyle toparlak yüzü, gençlik ve sihhat kadar da hayvanlik ve sarhosluktan kizarmis bu avci elbiseli adam, gelinin ne idügü belirsiz serseri kardesiydi.

Karabatak gibi bir batip bir çikan, ne is gördügünü kimse bilmeyen, kâh hapse girdigi, kâh kötü kadinlarla para yedigi ögrenilen bu kayinbiradere bakkal, yasadigi müddetçe yüz vermemistir. Fakat simdi ölümün kokusunu alan bu adam, Çatalca, yahut Gemlik'ten çikageli-yor; evin perisanligindan istifade edreek dizginleri ele aliyor .Bugün cenaze alayinda ihtiyar babayi âdeta kucaginda tasimaktadir; fakat yarin kizkardesiyle kendini çocuklara vasI tayin ettirmeyi ve artik dayanacak veri kalmayan babayi sokaga atmayi konusacaktir; kim bilir kaç yilda meydana çikmis zavalli bakkal dükkânini ca-bun ve pirinç çuvallariyle, tavana asilmis süpürgeleriyle kim bilir kaç pimde vutmava çalisacaktir ve yutacaktir.

Dedigim gibi önümüzdeki iki adamin haline bakarak bu, benim kendimden uydurdugum bir masaldir. Fakat

138

 

bu küçük cenazeler arkasindaki düsüncelerin buna pek uzak seyler olmadigim çok iyi bilirim. Sevdigimiz insanin atesiyle yanip tutusan melek gibi oldugumuz dakikalar az degildir. Fakat bu meleklikte sebata bizim cinsimizin fazla tahammülü yoktur. Yüregimizdeki bir tutam atesimizi yakip tükettikten sonra birtakim asagilik düsünceler, geceleyin mezarliklarda dolasan sirtlan gibi yavas yavas zihnimize sokulmaya baslarlar; kafamizi silkeleriz; kaçar gibi olurlar; sonra, gene gelirler; etlerimizi kemirirler. Hele yukarida da söyledigim gibi, arkada-kileri bir ufak bekleme zamani bile veremeyecek derecede darda birakmis küçük ölülerin cemaatleri arasinda öyle seyler kulagima çalinmistir ki bana dehset vermistir.

Çocukluktan kalma bir hâtiram vardir. Ben dogmadan çok evvel çirak çikarilmis bir Çerkez kalfamiz, kizini bir binbasiya vermisti. Günün birinde bu binbasi öldü. Büyükannem bizi yanina alarak çok uzakta olmayan cenaze evine götürdü, ihtiyar kalfa da, binbasinin karisi olan kizilla bizi görünce bir agizdan haykmsmaya basladilar:

— Ne olacak halimiz... Kapidaki çifter çifter neferler gitti... 'Tayin ekmekleri gitti; tayin yaglari gitti.

Bu giden seyler arasinda bir daha geri gelmeyecegi en çok muhakkak olan binbasinin kendisiydi. Fakat o biçarenin adinin bir kerecik bile geçmedigine daha o zaman dikkat etmistim.

IX

Bununla beraber insanligin dirisi gibi ölüsü etrafinda kalabalik ne kadar çok olursa pislik de o kadar çok oluyor. Bunun bir büyük adamin Eyüp'e götürülen cenazesinde gördügüm bir misalini, kendi sahsI sefaletlerimden biri gibi, her zaman hatirlayacagim. Basta bir mü-

MlSKINLER TEKKESİ     139

kellef mizika, sonra kol kol askerler, tüfeklerinin ucunu yere çevirmis kara askerleri, piril pinl deniz askerleri, jandarma, polis, sonra mektepler; renk renk erkek mektepleri, kiz mektepleri; Babil'in asma bahçeleri gibi havada sokaklar boyunca çiçek çelenkleri; sonra tesrifat sirasiyle istanbul'un büyükleri, hatirlilari ve nihayet öndeki mizikayi isitemeyecek .kadar gerilere dagilmis bir ayak takimi kalabaligi...

Arada bir alay duruyor; büyü kadami arabaya koymak isteyenlerle mezarina kadar el üstünde tasimak için simsiki tabutun kollarina yapilanlar arasinda itisip kakismalar oluyor. Tabutun insanin yüregini agzina getiren hareketlerle sarsilip sallanmaya baslamasi pencere-lerdeki, damlardaki kadinlari haykirtiyor ve alay, yeniden yola koyuluyor.

Böyle böyle büyük adam, son bir defa arabasina bi-nemeden Eyüp'e kadar el üstünde, daha iyisi parmak üstünde gitti. Alay o kadar agir gidiyordu ki, yoruldukça bir yere çömelip bastonuma dayanarak alabildigine dinlendigim, hattâ bir defasinda bir hamal kahvesinde kahve içtigim halde sonradan hiç sikinti çekmeden gene yetisiyordum. Bu kadar uzun ve agir bir yürüyüsü çoktan unuttuguna süphe olmayan ortadaki kibar cemaatin yasli, yahut fazla sisman olanlarindan pek azi alaydan çikip arkadaki otomobillere binmeye razi edilebiliyorlar; fakat ötekiler tirnaklarini dislerine takarak son vazifelerine sonuna kadar devam akarar vermis görünüyorlardi.

Oldukça geriye kalanlar ve bu suretle biraz da kuru kalabaliga karisanlar aralarinda konustuklari ve hattâ sigara içtikleri halde öndekiler bunu yapamiyorlar ve bu sikinti, çehrelerine, merasime daha çok yakisan agir ve istirapli bir ciddiyet veriyordu.

Arasira açik pencereler ve alçak tahtaboslardan sarkan taze yüzlü çiplak kollu ve bacakli kadinlara— göz-

140

 

lerinin bir tekiyle— söyle yandan bir horoz bakisi atmaktan baska bir degisikligi olmayan bu yürüyüs o kadar uzun sürmüstü ki cemaat, kendini Eyüp mezarliginin diz boyu çayirlari içinde bulunca alayda hiç bir seyin önüne geçemeyecegi bir dagilma oldu. Bereket versin vaziyet bes on dakikalik böyle bir molaya elverisli idi. Cenaze alaylari ne kadar tertipli olursa olsun mezar hiç bir zaman hazir degildir ve daima tamamlanacak bir eksigi vardir.

Çukurun içinden kafalan ve çiplak gögüsleri görünen adamlar telâsla kireç, tas, su gibi seyler isteyerek ugrasirlarken cemaat de teessürüne biraz ara vererek nefeslenmeye vakit bulur.

O gün de öyle olmustu. Kalabalik, mayis bayramina getirilmis bir mektep alayi gibi bir zaman için buraya neye geldigini unutuverdi. Hazirlanan mezarin mümkün oldugu kadar uzaklarina dagilip öbek öbek oturanlar, çömelenler, hattâ gazete veya pardesüsünü serip uzananlar; soguklamak korkusuyle yalniz arkalarinin bele kadar olan kismini bir agaca sikica yaslayip bacaklanni ileriye dogru kirarak yorgunluk alanlar .arkadaslarindan ayrilip uzaklara giderek ve yüzlerini insan bulunmayan taraflara çevirerek tek baslarina karsi ufuklari seyredenler! ...

Eyüp'te akraba ve ahbabi bulunanlar, hazir gelmisken onlarin da hatirlarini hos etmek için mezarlarini ariyorlar ve yanlannda bir iki de misafir götürüyorlardi. Sonra, mezarligin bugünkü kibar ziyaretçileri arasinda eski yaziyi unutmamis belli basli adamlar da bir hayli idi. Bunlar, ayakta kalmis mezar taslari arasinda dolasarak okunakli kitabeler ariyorlar; eski yazi devrine yetisemedigini tahmin ettikleri gençlere yüksek sesle bunlari okuyorlar; eski edebiyatin, efendim, o her biri birkaç mâna ifade eden cinaslarina, telmihlerine, tevriyelerine

MlSKINLER TEKKESt     141

ve daha nelerine hayran oluyorlar. Daha ötelerde nemli otlar arasinda minimini papatyalar, igne burnu gibi mavi mineler toplayanlar, geçerken kopardiklari bir taze dal ucunu çakilariyle soyup yontanlar...

Orada, burada üçer beser kisilik ayak divanlarinda merhuma ait hâtiralar, fikralar anlatiyorlar. Sonra, merhum yavas yavas kendini aradan çekiyor; söz, baska vadilere siçriyor; politikadan ve sundan, bundan konusuluyor. Derken birinin kendini fazla unutarak yüksek sesle bir sey anlatmasi ve hattâ gülmesi, ürpermeye benzer bir hareketle matemin tekrar dönmesine sebep oluyor; çehreler yeniden kararip uzuyor; birisi topragi göstererek: «Hepsinin sonu bu» diye derin derin içini çekiyor.

***

Mezarlikta merhumun çok yakinlarindan oldugu söylenen bir büyük zat tanidim: Kisa kunt vücutlu bir ihtiyar. Gögsü ve kann kismi o kadar kalin ki, kisa kollan ve kisa bacaklari âdeta kasilmis bir elbise içinde gibi dik ve hareketsiz kaliyor Bu vücut üzerinde Beyoglu bakkallanndaki yuvarlak Avrupa peynirlerine benzeyen kipkirmizi ve çiplak bir bas; iki ufak delikten ibaret kalmis bir burun altinda dis firçalan gibi sert ve kisa iki biyik...

Yürüyecek hali olmadigi için her halde, otomobille getirmis olacaklardi. Simdi, bir mezarin etrafini çeviren parmakliga sirtini yaslamis ve yanindaki üç kisiden birinin parmaklik duvanna serdigi pardesüye kalçalanm ilistirmis, ikide bir mendili ile gözlerini ve yüzünü silerek dinleniyordu.

Etraftan kulagima çalinanlara göre, bu ölüm, herkesten ziyade onu sarsmistir. Serviler arasindan dolasa-

142

 

rak yabanI sarmasiklar ve dikenlerle kapli bir baska parmakligin arkasinda, onu iyice görecek ve isitecek bir vaziyette durdum.

Merhuma yakinligi kadar da yüksek mevki sahibi oldugu için —etrafindaki üç adam müstesna— yanina kolay yaklasilamiyordu. Bununla beraber bazilari ona karsidan uzun uzun baktiktan sonra hizli hizli yürüyerek önüne gidip egiliyorlar; fakat fazla saygisizliga cesaret edemeyerek birkaç kelimeden sonra geri geriye çekiliyorlardi.

Mezarlikta büyük, küçük ayriligi olur mu? O, hepsine babacan bir saflikla elini uzatiyor: «Siz de sag olun arkadasim, yahut kardesim, yahut çocugum» diyor, sonra aglar gibi yüzünü burusturarak hepsine hiç degistirmeden: «Ah, zalim! Benim hakkimi yedi; ölmek benim hakkimdi... ömründe yedigi tek hak benim hakkim oldu» diyor sonra, elini gögsüne bastirarak: «Nasil da yaniyor yüregim» diye ilâve ediyordu. O vakit, yanindaki üç daimI arkadasinin istirakiyle hep bir agizdan Fatiha okur gibi hafiften miriltilarla iyi anlasilamayan bir seyler söyleniyor ve merasim nihayet buluyor.

Sonra, o, birdenbire yanindakilere soruyor:

— Yahu, su karsi tepede görünen kümbetler köy mü? Muhacirler mi yerlestiler acaba oraya?

Bastonuma dayanarak çömeldigim yerden ikide birde kulagima gelen sesi dinliyorum.

— Yahu, bak su asagisi köpek mandirasi gibi olmus. Köpekler nerede ise ölüleri çikanp yiyecekler. Belediye biraz himmet etse.

— Tesekkür ederim arkadasim. Ah, zalim! Benim hakkimi yedi.

— Yahu, Kâzim'in telgrafina cevap vermedik degil mi? Dönüste unutma. Bana hatirlat.

MISKINLER TEKKESİ     143

— Yahu, Eyüp'te kebapçilar hâlâ duruyor mu aca-

Agaçlann arasindan asir sesleri gelmege baslamakla beraber henüz mezarin tamamlandigini gösteren bir alâmet yoktu. Büyük zatin üç arkadasi biraz uzaklasarak aralarinda konusmaya baslamislar ve onu düsünceleriyle yalniz birakmislardi. O, bir aralik elini altindaki pardesünün cebine sokarak bir gazete çikardi; sahife-lerini açarak baktiktan sonra tekrar katladi ve yerine koydu. Fakat pardesünün cebinde bu defa eline baska bir seyler geçmisti. Bunlar, bir kesekâgidi içinde kebap kestaneleri idi. Bir tanesini aldi; gevrek kabuklarini parmaklan arasinda sikarak çitirdattiktan sonra kestaneyi kâgidi, kâgidi cebe koydu. Fakat çok geçmeden tekrar çikardi. Karanni vermisti.

Güçlükle basini çevirip mezar taslarini okumakla mesgul arkadaslanna baktiktan sonra bir tanesini soydu, yedi, arkasindan bir tane daha... Fakat, bir üçüncüsünü agzina attigi zaman birkaç adim ötesinde küçük yüzlü, kara sakalli bir zat peyda oldu.

Boyu gayet uzun ,vücudu gayet ince oldugu için otlar ve kurumus çamurlar arasinda basini öne uzatarak yürürken her an yerinden oynamis bir sink gibi devrilecek korkusunu veriyordu. Yeni gelen, büyük bir heyecan içinde: «Vah kardesim, bunu da mi görecektik?» diye sisman zatin omuzlarina sarildi. Sivri sakaliyla arkadasinin çiplak kirmizi basini süpürürken gözlerinden iri iri yaslar döküyordu. Nihayet, yüz yüze geldiler. Fakat çignemege vakit bulamadigi kestane, bogazini tikadi; morararak öksürürken, kestanenin birdenbire firlamasi için, dudaklanm sikarak avurtlarini sisiriyordu. Sakalli; teessürünü unutarak ona meraklanmaga baslamisti. Dik ve azimli bir sesle:

— Bana bak, diye bagirdi. Sen, bize daha lâzimsin...

144

MİSKİNLER TEKKESt

Bu kadar kendini hirpalamaga hakkin yok... Çocuk degilsin!..

Tehlike atlamisti... Sisman, mendilini agzindan kaldirarak derin bir nefes aldi ve aglamaya basladi:

— Benim hakkimi yedi zalim... Ölmek benim hakkim idi...

O esnada teneffüs sona ermis, kalabalik dört bir taraftan mezara dogru akmaga baslamisti.

Merhumun basucunda üç kisi nutuk söyledi. Bu nutuklara göre bugün gerçekten bir büyük insani, bir nevi yeni zaman peygamberini topraga verdigimiz anlasiliyordu. Fakat o gün cenaze arkasinda yürürken ve mezarlikta oradan oraya dolasirken, hiç kimseyi alâka ile dinlemedigim, ancak suradan, buradan esen fisiltilara kulak misafiri oldugum halde ben, bu büyük adamin yalniz kendinin degil, yedi göbek evvelden baslamak üzere bütün soy sopunun —hirsizlik, arsizlik, yalancilik, iftiracilik »ahlâksizlik vesaire vesaire vesairesiyle— tekmil seyyiatini nereden, kimden ögrenmistim yarabbi!

Bir' kalabalik meclise giren adamda garip bir kuruntu vardir. Bütün o kalabaligi kendine bakmak, boyun-bagindaki bir türlü düzelemeyen çarpikliktan pantolonunun dikis yerlerindeki parlakliga varincaya kadar bütün açik ve gizli ayiplarini aramak için oraya toplanmis sanir, nereye basacagini .ellerini nereye saklayacagini sasirir. O dakikada o kalabaligi meydana getiren insanlardan her birinin de kim bilir hangi ayibi saklamak, hangi çorap deliginin hangi pantolon paçasindan, hangi içine kivrilmis kirli gömlek kolunun hangi ceket kolundan firladigini^ görmek kaygisiyle kendinden baskasini göremeyecek halde oldugunu düsünmez; hele bu insan-

MISKlNLER TEKKESI     145

lardan birçogunun kim bilir hangi korku veya utanci bastirmak için yüksek sesle gülüp sakalastigini hiç anlayamaz.

Evet, bir büyük cemiyetin içinde kimin kimi görmeye hali vardir? Ben, bu nükteyi nasilsa bir kere anlamaya muvaffak oldugum için uçsuz, bucaksiz istanbul'da, gerçekten kendi malikânem içinde gibi dolasiyordum. Hangi noktada durmus olursam olayim etrafima baktigim zaman her tarafim yoldu. Mesrutiyet; hayatimin tabiI gidisini degistirmeseydi ben, bu yollardan yalniz birini taniyacaktim; bütün ömrümce her gün hep onun birer birer belledigim kaldirim taslarindan ayni kaleme gidip gelecektim. Fakat^ o yoldan bir kere sasinca her sey degisiyordu. Her türlü hareketten bir azap gibi tiksinen bu agir ve sakat kaplumbaga bedenine sanki bir seyyah kus ruhu hulul etmisti. Her gün, basimi alip kimseye ve kendime bir sey sormadan bu yollardan birinde kendimi kaybediyor, hiç acele etmeden istedigim yerde istedigim kadar dinlenecek kâinatlar dolasiyordum. Gerçekten ne kâinattir o istanbul! Sürgünde Karadeniz'i askerlik zamanimda, dalganin attigi yerlere göre, bir parça asagi Anadoluyu'yu ve Suriye'yi görmüstüm. Bunlardan bende kalan izler bir kere görülüp geçirilmis bir rüyanin hâtiralari gibi karanlik ve karisiktir. Fakat, buna mukabil kokular ve sesler, bir daha çikmayacak kadar kuvvetle bana sinmis gibidirler. Bogaz'da, yahut hattâ Haliç'te bir deniz kiyisinda birkaç Karadenizli karaya çekilmis bir sandali hizli hizli kavga ederek ve sarki söyleyerek kalafat ederlerken gözlerimi yumarim, rüzgârin getirdigi katran kokulariyle kendimi Karadeniz'de bulurum. Tahtakale'de, daha yukarida Vefa taraflarinin bazi mahallerinde Arabistan sesleri ve kokulari arasina girer kendimi, elinde asâsiyle uzun bir devriâlem

F. 10

146

 

seyahatine çikmis bir serseri dervis vehmine kaptiririm.

Bir ayni mahalleye, bir ayni yere baglanmayan gezginci fikara için muayyen günü ve mevsimi olan yerler yalniz daireler degildir. Ziyaret günlerinde hastahane ka-1 pi ve bahçeleri; vapur ve tren günlerinde yolcu bekleme/ yerleri, hâsili insanlarin türlü rüzgârlarla deniz gibi cosup tastigi ve inledigi bütün yerler sanatini bilen fakir için tükenmez maden damaridir. Hasta ameliyat ettiren, yolcu bekleyen, yahut ugurlayan, çocuk imtihana sokan kimse sadakaya inanmayabilir, hattâ hiç bir yerden hiç bir sey beklenemiyccegine de inanabilir. Fakat gene de böyle zamanlarda, kendine göre sahane denecek sadakasini verir. Yeni dogmus çocugunu, bir sakal-i serif bohçasi gibi, iki eli üzerinde hastahane kapisindan arabaya götüren yasli babanin, karsidan munis bir çehreyle bu sevince istirak eden fakiri çigneyip geçmesine imkân var midir? Hattâ bir bakima sevinç, insani kederden de daha fazla cömert yapar. Bunu tecrübelerimle söylüyorum. Çok kere bir nikâh, dügün ve eglence yerinde aldigim para hastahanede, mezarlikta aldigimi kat kat asmistir. Bunlardan benim için emsalsiz bir vaka denecek kadar ehemmiyetli olan bir tanesini anlatmaliyim:

Her yil, yaza dogru yolculuklarimdan en büyügüne hazirlanmayi; Mesule baci ile Hacca gidiyor gibi helâl-lasarak on bes, yirmi günlügüne Bursa'ya, yahut Yalova'ya gitmeyi âdet etmisimdir. Bu, benim büyük hastaligimdan kalmis bazi agnlan sicak su ile tedavi içindir. Fakat dönüslerde daima kazancim masrafimdan çok daha fazla oldugunu görürüm. Bir defasinda Yalova'dan dönüyordum. Geceydi; siki ve serin bir yildiz rüzgâri estigi için güvertede in, cin yoktu. Yalniz, vapurun karanlik burnunda — benim çocuklugumun gemilerinde yüzüstü uzanmis tahtadan bir deniz kizinin basini denize sarkittigi yerde — bir kizla bir delikanli duruyordu.

MlSKINLER TEKKESİ     147

Bir de biraz geride, diregin dibinde bir halat yigininin üzerine oturmus ben...

Erkek, kendi ceketini kizin rüzgârla kabardikça arasindan gece isiklan görünecek kadar ince elbisesi üzerine atmisti. Vapurun durmadan inip kalkan burnunda arasira bir dalga çatliyor, onlar bir an bulut halinde havaya kalkan bir su serpintisi içinde kaybolup çikiyorlar, fakat çekilmeyi akil etmiyorlar. Kiz, saçla n uçarak önündeki parmakligin demirlerine sariliyor, delikanli onu belinden, kollarindan yakaliyor. Hayatlarinin öyle ciddI bir anindalar ki hattâ, sularin baskinina ugradikça haykinsip gülüsmüyorlar. Bu çocuklar ya o gün sicagi sicagina nisanlanmislardir, ya ona benzer bir fevkalâde hal... Her hangi bir askin bu ciddiyetle üs-tüste iki gece dayanmasini tasavvur edemiyorum. Bir yandan gitgide artan rüzgâr ve serinlik, öte yandan bu çocuklarin bir yabancidan sikilmalari korkusu bana buradan kalkip gitmek için bir hareket yaptiriyor. Halatlarin üzerinden kalkmaya ugrasiyorum. Fakat vapur sallanirken, bu, benim için kolay degildir. Evvelâ bastonum düsüyor, sonra onu almaya ugrasirken rüzgâr kasketimi uçuruyor. Fakat rüzgâr, kasketimi onlarin ayaklan dibine götürmüstür. Delikanli, ne de olsa civa gibi çocuk. Kasketi yakalayip bana getiriyor. Bu defa onun arkasindan kiz da yaklasiyor. Artik saçlannin da, entarisinin de uçacak halleri kalmamistir. Islakliktan simsiki basina ve vücuduna yapismislardir. Arkadan vman bir fener isiginda birbirimizi pek az görebiliyoruz; reh-relermiizin parlamasiyle sönmesi bir oluyor. Bu sirilsiklam yüzünde bir garip ates yanan kizda bu anda bana karsi bir büyük zaaf hissediyorum. Elinde yansi yenmis çikolata var. Bir minimini çocuk mâsumluguyle gülerek onu bana uzatiyor; fakat saniyesinde bunun nasil bIr çocukluk oldugunu farkederek, elini çekiyor. Galiba,

148

 

ben de dahil oldugum halde gülüyoruz. O zaman, delikanli, elini kizin omuzundaki ceketin cebine sokarak bana bir kâgit uzatiyor. Egilerek aliyorum. Bu defa kiz. küçük bir tereddütten sonra, bir azizlik yapmak istedigini anlatan bir bakis ve gülüsle elini ayni cebe daldiriyor. Bir kâgit lira da ondan. Bu, onun elini sevgilisinin cebine ilk söküsüdür. Bu hareket, daha ileride kim bilir rie bogusmalara meydan açacaktir. Fakat bu an için o kadar sevimli, birbirlerine yakinliklarini o kadar siddetle hissettiren bir seydir ki, birkaç adim uzaklastiktan sonra delikanli, sevdigini yanimda öpmemek için titreyerek siktigi elini bir üçüncü lira için bir kere daha ayni cebe sokuyor. Halbuki bu üç lira, onlar için çok paradir. Bunu yakindan gördügüm hallerinden anliyorum.

Bir kere de gene büyük sevincini etrafindaki çocuklara onar para dagitmakla ifade eden çok fakir bir ihtiyar kadina tesadüf etmistim. Bir yaz gecesi benim eski Nur-i Irfan müdürlerine benziyen bir iki dolandirici bir umumI bahçede bir sünnet dügünü tertibetmislerdi. Bahsettigim kadin, sünnet edilen fakir çocuklardan birinin büyükanasiydi. Bahçenin bayraklarla süslü kapisina yerlestirilmis halilar ve çiçekli masalarda, içeriye oluk gibi akan halka ikiser liraya bilet satan vükelâ yapili dügün sahipleri kadinin: «Ben Mustafa'nin büyükanasiyim. Yavrumu keserlerken korktu mu, bayildi mi? Bir kere karyolasinda uzaktan gösterin... gene çikarim» diye uzun müddet bagirmasina kulak asmamislar, arasira kalabaliga kansip kaçmak istedikçe kolundan tutup disari atmislardi. Fakat sonradan büyük hanima sokakta bahçenin etrafindaki viran tahtaperdenin kenarinda bir yer temin edilmisti. Kadincagiz, buradaki iri bir budak deliginden yalniz bahçeyi, ovun meydanini degil, mahalle arkadaslarindan ikisiyle beraber yaldizli bir karyola-

 

149

da yatan Mustafa'yi da mükemmelen seyredebiliyordu. Çocugun keyfi yerindeydi. O, basinda «Masallah»'li mavi takkesiyle, eline verilen bir sisirme düdügü üfleyip öttürdükçe büyük ana da kâh gülüp kâh aglayarak, ayni düdügün daha bir büyügüne benzer bir sesle etraftaki çocuklari çaginyor, onar para onar para sadaka dagitiyordu: Saka mi bu: Büyükana budak deliginden mürüvvet görüyor.

**

Evet, fikaraya karsi mesut adamin da bedbaht kadar eli açiktir; cömerttir. Bizim için korkulacak sey, hakikI ölü mevsim, kalblerin bir makine intizamiyle isledigi sükûnet ve muvazene zamanlaridir. Keder veya sevincin o kadar birbirinden farklan yoktur. Ehemmiyetli olan sey o korkunç muvazenenin bozulmasi, terazinin saskin hareketlerle saga, yahut sola aksamaya baslamasidir

ÜÇÜNCÜ KISIM I

Seferden dönen gemiciler vardir; sefalet iliskilerine islemis, üst baslan rutubetten, küften dökülecek halde; bastiklari yer ayaklan altinda hâlâ sallaniyor; uykuya dalarken yataklannda, bir büyük ölü dalga üzerinde pi-bi derin hisiltilarla agir agir yükselip alçaliyorlar.

Bu gezintilerden Süleymaniye'deki evime ben asagi yukan ayni perisanlik içinde dönerdim ve gördügüm duydugum seylerin sarsintisi uzun müddet devam ederdi. Bu zamanlarda hangi cananin kucagi benim bu evdeki kösem kadar rahat olabilirdi. Benim kösem Haliç'i, Beyoglu tepelerini ve acik bulundugu zaman da bir kiyisindan Süleymaniye kubbesinin bir parçasiyle bir minaresini gören o kirk pancurlu pencerenin karsisinda bir büyük kerevetti. Üstünü, geçen yillar içinde öteden, beriden elime düsmüs bir kaç keçe, kilim parçasi ve ne kadar asinsa hâlâ yasamakta devam ediyor gibi ta/eligi-ni kaybetmiyen bir geyik postu ile donatmistim. Yanimdaki duvara oyulmus çiçeklikte daima elimin altinda bulundurmaktan hoslandigim bir iki ufak tefegim dururdu. Mesule Bacinin yagmurlu havalarda bile her sabah stilamavi âdet ettigi bir ciliz "sma, gitgide büvü\e-rek evin bahçe yüzünü ve pencerelerini sarmisti Açip kapamasi güç oldugu ve rutubetten mantarlasmis kanatlan her zorlayista orasindan, burasindan toz halinde döküldügü için pancurlan daima kapali tutardim Rn-nun bu semtte oldukça sert olan kis rüzgânm kesmekte az çok yardimi oldugu için yazin fazla sicak günlerinde

MISKlNLER TEKKESİ

odayi serin ve los tutardi. Sonra önümüzde basamak basamak Haliç'e inen damlarda birkaç leylekten baska bizi görecek kimse olmadigi halde bu kapalilik, bana bu odada izah edilmez bir mahremiyet ve emniyet duygusu vermekteydi.

Geceleri lâmba yanmadigi zaman pancurlarm araliklarindan tavana, duvarlara çok zayif ve yesilimsi aydinliklar aksederdi. Bu yol yol çizgilerle akar sulara benzer bir belli belirsiz kaynasma ve harelenme vardi ki bende uzun zaman, imkânsizliga ragmen, asagidaki denizden gelen bir gerçek akar su aksi süphesini uyandirmisti. Denizden, yahut gökyüzünden, yahut da sadece aralik pancur tahtalarinin henüz tamamiyle dökülmemis rutubetli ve kaypak boyalarindan, mehtapta ve gökyüzünün bazi fazla aydinlik gecelerinde bu isik çizgileri bende âdeta seyrek sepet sazlarindan yapilmis bir büyük kulübe içinde yatmak vehmini uyandirirdi. Dünyada kadindan gayri de bir seye âsik olmak mümkünse, bu fazla hirpalanmis zamanlarimda bu odaya ve bu kerevete karsi duydugum seye asktan baska bir sey denemezdi.

Uyku ile uyaniklik birbirinden ayn iki âlemdir. Fakat ben, bu kerevet üzerinde geçirdigim bazi gece saatlerinde bunlarin hangisi içinde bulundugumu söylemeye gerçekten muktedir degilimdir. Vücut, yorgunluktan külçe haline gelmis, en küçük bir hareket imkânim kaybetmis bulunmasina göre muhakkak ki her parçasi ayn ayri uyuyor. Evet, kaplumbaga uykuda; fakat onun agir ve sakat kabugu içine hapsedilmis kus uyanik. Sirtimi bir yüksekçe duvar yastigina dayiyarak uzandigim yerden tavanda kaynasan yol yol akar su akislerini, karsimdaki duvara asilmis iki büyük levhanin çerçevelerini ve nur gibi parliyan yazilarini, oda kapisi yanindaki ördek sobanin daima açik kapagindaki atesi görüyorum. De-

152

 

mek ki uyanigim. Fakat ayni zamanda bunlarin arasinda gündüzün rastladigim bazi çehrelerin gitgide kimildanmaya, gündüzki sesleriyle konusmaya, gülüsüp aglasmaya basladiklarini da görüyorum: Yani hakikat âleminin vücutsuz mahlûku olan rüya. O halde bu anlarda bu âlemlerin hangisinde bulundugumu nasil kestirmeli?

Bazan asmanin dallan rüzgârla pencereye vurmaya baslar; soba, hafifçe horuldar; onun horultusunu oturdugu yerde yüzünü aleve karsi uzatarak uyuklayan Mesule Bacinin horultusu hiç sasmadan takip eder. Hayaletlerim aralarinda fisildasirlarken, disarda bir yere vuruldugunu isiten çocuklar gibi seslerini keserler ve sinerler. Kerevetinin tahtalari âdeta kendiliginden çitirdamaya baslar; hafiflemis elimi uzatarak çiçeklikteki lâmbayi yakarim.

Bu çiçeklikte elimin altinda bulundurmaktan hoslandigim bazi ufak tefek esyanin durdugunu anlatmistim. Söylemesi ayip olacak amma bunlarin bir kismi kitaptir. Arasira mezatlardan, ölü terekelerinden yok pahasina aldigim bazi kitaplar. Bunlar arasinda en çok sevdigim kalin bir Mesnevi serhidir.

Arkamdaki yastigi düzelterek ve yerimde daha ziyade dogrularak onu dizlerimin üzerine açarim. Ahiretle dünya arasinda ne acayip bir kitaptir bu Mesnevi! Kökü yerin çamuruna gömülü; fakat basini gökyüzüne kaldirmis ayçiçekleri gibi bir kitap! Ne FarisIsini, ne yüksek fikirlerini anladigimi iddia etmeyecegim. Havir, asla. Ben el açmaktan çekinmeyen bir adamim. Fakat bu kadar ilâhI bir seyi istemek için degil! Evet, onun ne Fari-sIsine, ne fikirlerine bir vakinhk iddia edecek degilim ben. Fakat onda bir küçük insanlardan bahsetme tarzi ve dünya nimetlerine karsi bir yüksek istigna var ki iste bunu kimsenin benim gibi anlayacagini zannetmiyorum.

*

* ••>

MISKINLER TEKKESI     153

Mesule Baci, simdi artik Tamasalik'm açliktan hirt-lambosu çikmis örümcek bacakli, kuru ve sefil Mesule Bacisi degildir.

Sanli, kirmizi entarileriyle, mercan terlikleriyle, örme yün kusagindan sarkan anahtarlariyle âdeta kelli felli bir konak kalfasidir. Kendi kendine ne oldugu anlasilmaz sarkilar söyleyerek evin içinde dolasir; benim pek taraftar olmamama ragmen pencereden pencereye komsularla yârenlik eder; kapidan geçen saticilarla bitip tükenmez pazarliklara girisir. Tamasalik'ta oldugu gibi burada da kendisini herkese saydirmasini bildigini hayretle görürüm. Bu kadar düskünlügün; bir lokma ekmek, yere düsmüs bir sabun parçasi için bu kadar saç saça, basbasa dögüsmelerin ondaki konak kalfasi nazhligfmi, hatirsinasligini bir türlü bozmamis olmasi bence Allahin bir muammasidir.

Mesule Bacida simdi farketmeye basladigim bir yenilik de sesidir. Eskiden kisik ve bir parça hiriltili bir sesi vardi. Bu ses, yavas yavas açilmis ve tatli bir gevreklik almistir. Hele arasira en olmayacak seylere çocukça neselenmesi, cilâli piyano kapaklarindan çikan piyano disleri gibi bembeyaz disleriyle çingir çingir kahkahalar atmasi beni de âdeta neselendirir.

Gel gelelim bunlar Mesule Bacinin gündüzlere mahsus bir görünüsüdür. Aksamla beraber o da derece derece kararmaya baslar; yüzü uzar; burnu ile dudagi arasindaki mesafe korkunç bir surette uzar; hattâ boyu bile uzuyor görünerek haline bir heyula sessizligi çöker.

Geceleri Mesule Kalfa ile aramiz bozuktur. Hizmetlerimi sessiz sedasiz yaparken yüzüme bakmaz; konusmaz; bir sey sorarsam dudak ucuyle cevap verir ve lâkirdisi büsbütün anlasilmaz hale gelir.

Hanli baci, bana dargindir. Onun gözünde ben, kus kadar bir çocugu evime sigdiramayarak sokaga atmis

 

bir zalimim. Dünyada hiçbir seyin bu kanaati degistire-miyecegini bildigim için asla üstüne varmam. Zaten bu bahsi kurcalamak tehlikelidir de. ismail'i ondan ayirdigimiz günlerin dehsetini hâlâ unutamam. Onu esyasiyle beraber, Talât'in yaninda arabaya koydugumuz zaman Mesule Baci, çirilçiplak evden ugramis, tekerleklerin önüne yatmaga kalkmisti. Gecelerce onun gömlekleriy-le yüzünü, gözünü kapiyarak sabaha kadar uludu.

Simdi, artik sesi pek çikmamaktadir. Gündüzleri mutfakta, bahçede, sokak kapisinda avunuyor. Fakat, gece oldu mu, anlattigim gibi dertleri tepresir ve eve, dogrusu pek de sikâyet etmedigim bir agir sessizlik çöker.

Kis gecelerinde Mesule Bacinin yeri, oda kapisi yanindaki ördek sobanin agzidir. Hava soguk olmasa bile bu soba mutlaka yanacak ve kapagi açik duracaktir. Alevin eksik olmamasi için onun kuru portakal sandiklarindan ince ince kesilmis bir nevi mesaleleri vardir. Kendisi sobanin agzinda bir likim parçasinin üstündeki dizlerini dikerek ve kollarini bacaklarini üzerinden geçirip kilitliyerek saatlerce sessiz sedasiz oturur ve uyuklar.

Mesule "Bacinin bir yeni aski da vardir. Uzaktan uzaga kendisine benziyen siska ve uzun bir arap kedi. Onun karsimizdaki çesmenin kuru yalagina dogurdugu yavrulari bir gün bir süprüntücü — basi bir kaza neticesi yanarak yüzü, gözü korkunç surette birbirine karismis bir adam — süprüntü arabasina atmis ve faciayi pencereden görerek yalinayak sokaga firlayan Mesule Bacinin yaygaralarina kulak asmadan denize götürmüstü.

Kedinin bir zaman süprüntü arabasinin arkasindan kosusu ile kendisinin ismail'in arabasi arkasinda yaptigi rezalet arasinda bir benzerlik bulan baci, o günden

              155

beri bu kediyi eve almis ve kendine, sözüm ona, dert ortagi yapmistir. Sokak yüzündeki pencereden, birbirine benziyen uzun, sivri yüzleriyle sokaga bakarken yanik bas'i süprüntücünün geçtigini görecek olursa baci meraklanir: «Allah daha da beter edece isalla, mamun yüslü kal aya» diye arkasindan beddua ederdi.

Dogrusu aranirsa kedide öyle yavru mavru düsünecek surat yoktu. Sivri hirsiz yüzlü, sansar gibi, bir mahlûktu. Mesule Bacinin merhametini maden gibi isleterek mutfagin yansim yedikten sonra, aksama dogru sirtim daha ziyade uzatarak ve kulaklarini kisarak mahallede eskiyaliga çikar ve bazan kafasinda, bacaklarinda dayak yaralariyle dönerdi. Fakat, geceleri soba basinda Mesule Bacinin ayaklari dibinde mazlum mazlum yatardi. Bununla beraber sobanin açik agzindan hiç eksik olmiyan alevin aksinde uzun sivri yüzlerini hafif hafif sallayarak ve çenelerini titreterek karsilikli bir uyumalari vardi ki bende onlarin, bilmedigimiz bir dille, birbirine bitip tükenmez bir seyler anlattiklari vehmini uyandirirdi.

Kedi .arasira titrer, silkinir, ince ince sesler çikararak vaziyet degistirir. Mesule Baci, bunu onun gene yavrularini hatirina getirmesine vererek derin derin gögüs geçirir; kafasini oksayip kasiyarak:

«Uzulma Allah büyük! Allah o mamun yüslü ka! ayayi da sulum sulum sulunduraca» diye söylenirdi. Güya kel ayinin sürünmekten baska bir sey yaptigi varmis gibi!

Bilirim ki Mesule Bacinin bu sözlerinin bir parçasi da banadir. Fakat bu biçareye nasil anlatirsin ki onu bu evden atan ben degilim; bilâkis bizi birakip giden odur. Mesule Baci, bu gecelerde benim kiminle beraber oldugumu anlayamayacaktir. Karsimdaki duvara asili: «Dil bedest âver ki...»

156

MISKINLER TEKKESI

levhasinin yazisinda saatlerce benim neyi seyrettigimi anlamayacaktir. Aramizin en açik oldugu bir dakikada bu kit'a onu nasil benim kollanma atmisti yarabbi! Onun mânasini sezinlemege baslarken seviniyor, daha iyi anlamak için benden bir sey beklerken çaresiz darginligimizi nasil unutuyordu. O dakikada kamastirici bir aydinliga bakar gibi kistigi kirmizi benekli gözleriyle, hirsla titreyen ince burun kanatlariyla ne kadar degisikti.

Simdi, artik utanmayi birakarak söylemenin sirasi gelmistir. Ben bir zamandan beri arasira kitap okurum. Hattâ bir parça daha kendimi zorlasani arasiradan daha fazla da diyebilirim. Bunun nereden çiktigini bilmem anlatayim mi? Baslangici Tamasalik'tan bir yerlere kaçmayi iyiden iyiye kurmaga basladigim günler çikar.

Benim izmir'de bir zavalli Gani Dedem vardi; o zaman benimle konusan tek adamdi. Gani Dede'yi ehl-i dil kibarlarin çok sevip aradiklarini daha evvel de söylemistim. Bunun bir sebebi de gayet tatli hikâye anlat-masiydi. Dogru veya uydurma neler bilmezdi o adam; herkesin mizacina göre cin, pjeri masallari, keramet ma-sallari.dedikodu meraklilari için sehrin büyükleri hakkinda igneler ve taslarla dolu fikralar; ilim ve fazilet âsiklari için FarisI beyitlerle kansik Gülistan hikâyelerine benzer hikâyeler. Bunlann bir tanesini de ben dinlemistim: Eski zamanda ilim ve fazilet âsiki bir Iran Sahi devre çikar ve aklimda yanlis kalmadiysa Rey isminde bir kasaba veya sehre ugrar. Sokaklardaki yalinayak çocuklar bile gözlerini yumup sümüklerini sisire-rek ezbere Hâfiz'i okuyorlar, Sadi'yi okuyorlar. Yalniz, bu çocuklann arasinda sahin gözüne — Gani Dede'nin tasvirine göre — bir parça bana benziyen kocaman basli ve sakalli bir hirpanI ilisir ki elifi görse mertek sani-

MİSKİNLER TEKKESI     157

yor. Büyük sahlarin ihsani gibi gazaplari da boldur. Herifi adamlarina yakalatiyor, basindan kavugunu çikartiyor ve alninin tâ ortasina barutla, at nali gibi bir dög-me hakettiriyor: Hâr-I RâzI yani Rey sehrinin veya kasabasinin esegi. Aradan bes yil mi alti yil mi, hâsili, ne pek kisa, ne de pek uzun denemeyecek bir zaman geçiyor ve ilm ü fazilet âsiklisi sah bir kere daha Rey sehir veya kasabasina ugruyor. Sakalli, alninin mor damga-siyle gene oçluk çocuk arasindadir. Fakat hayret! O, simdi fikihtan simyaya kadar bütün ilimleri yutmus, edip. sair bir adamdir. Siir söylüyor, Kur'an tefsir ediyor, sahin yaninda süs gibi gezdirdigi âlimleri, iskambil kâgitlari gibi bir solukta yere deviriyor. Nedir bu mucizenin sebebi? Damgayi yedikten sonra bu sakallinin yüregine garip bir ates düsmüstür; evvelâ ötekinin, berikinin eline etegine düserek okuyup yazmayi ögrenmistir; sonra yillarca geceyi gündüze katarak çalismistir. Hem nasil bir çalisma... Hâsili Hâr-i RâzI degil, Rey sehrinin, belki iran'in en büyük adami olmustur. Fakat ilim ve fazilet âsiklisi sah. Simdi ne yapacak? igneyle ve barutla kazilmis damgayi silmeye imkân yok. Meger ki biçareyi bir kere daha yakalatarak koyun kellesi gibi, alninin derilerim yüzdürsün. O halde bu haksizlik nasil tamir olunacak? Sah, o vakit: «Gelsin gene dögme-ciler!» diye buyuruyor; dögmeciler geliyorlar. Sakallinin alnindaki yaziya bir «F» harfi ilâve ediyorlar ve Hâr-i RâzI, Fahr-i RâzI oluyor; Rey sehrinin varligiyle iftihar edecegi adam; meshur Iran sair ve tefsircisi Haz-ret-i Fahr-i RâzI.

Hikâye dogru mu acaba? Olabilir. Çünkü geceleri önümde yüzükoyun yere uzanarak boyundan büyük kitaplar okumaya kalkan, bana Acemce beyitler soran bu yumurcak, yüregime vurdugu bir baska damga ile bana geceleri Mesnevi okumayi âdet ettirmis olursa bir bu-

158

MISKINLER TEKKESI

yük sahin nasilsa cahil kalmis cevherli bir adamdan bir Fahr-i RâzI çikarmis olmasini çok görmemek lâzimdir.

Evet, bu okuma meraki bana bu hikâyenin ilhamidir. Kitabimi okurken zihnimde bazi isiklar uyanir; her zamankilere benzemiyen ufak tefek düsüncelerin kimildadigini duyarim, ileride böyle bir gecede onunla gene basbasa kalacak miyiz? Zannetmiyorum; ummuyorum. Fakat sayet böyle bir sey olursa ona bu fikirleri söylemeye basladigimi tasavvur ederim. Benden isittigi seylerin yeniligi karsisinda bakislarinin t degistigini görürüm. Arasira dalginliklarimdan uyandikça bana Mesnevi okutan iste bu çocukça hayaldir. Yeni eristigim mertebeye kendimi İsmail'e baska türlü göstermek hayali!..

Demek yillar insani degistirmiyor. Çocukken gönlümden geçirdigim bir kiza udla yaptigim zavalli tecrübeyi simdi agarmis saç ve sakalimla Mesnevi'de tekrara ugrasiyorum.

**

Biçare Mesule Baci bunlari bilmez. Bir gece kerevetimden birdenbire firlayarak kink kolumu bir kere daha kirilmak-tehlikesine niçin düsürdügümü bilmez.

Bir aksam, eve hasta ve çok yorgun dönmüstüm. Üstelik bir lodos firtinasi da esiyordu. Dizlerimin üstüne açilmis Mesnevi ile o uyanik mi, yoksa uykuda mi oldugumu kestiremedigim hallerden birine düsmüstüm. Belki de durmadan zingirdayan camlarin sesinden kendimi kaybetmelerimle uyanmalarim bir oluyordu.

Iste o esnada oda bütün esyasiyle — duvardaki levhalari, rüzgârdan sallanan perdesiyle — açik gözlerimin önünde dururken, uykunun rüyasi daha küçük bir Is-mail sekliyle karsimda belirdi; sallanan perdeye tirmandi; çiplak ayalkariyle boslukta sallaniyor; düsecek.

MİSKİNLER TEKKESI     159

Iste o zaman tanimadigim bir ses çikararak kendimi firlatiyorum; kolumun üzerine yere düsüyorum.

II

Kim oldugumuz, neyle geçindigimiz mahallede bir sirdir. Tamasalik gibi burada da âdeta ummanin ortasinda kaybolmus birer harap tekneye benziyoruz.

Ilk zamanlarda Mesule Bacinin gevezeliklerinden korkarak onu evdekilerle ve konu komsu ile fazla ko-nusturmamaya çalismistim. Fakat sonradan gördüm ki bu nafile bir yorgunluktur ve onun korkulacak tarafi belki bilâkis fazla övünmeye kalkmasidir. Mesule Bacinin, bir leylegin hâtiralarindan daha derli toplu olmasini tasavvur edemedigim hâtiralariyle, dört yasinda bir çocuk dili gibi güç anlasilir çetrefil diliyle Tamasalik'i öyle bir degistirerek anlatisi vardir ki ben bile kendimizi garip hususiyetleri olan bir meçhul Afrika memleketindeki saltanatindan uzaklasmis bir hükümdar ailesi sanacak gibi olurum.

Sonra, gitgide anlamisimdir ki bu mahallede de, Tamasalik'ta oldugu gibi, herkes kendi derdindedir; kimsenin kimseyi görecek hali yoktur.

Evimizin tek misafiri Talât'tir. Daha evvel de söy-ledimdi galiba. O, benim ne is gördügümü ögrendigi zaman ürkmüstü; park kapisinda ayrildigimiz gece bana sürünmekten bile tiksindigini hissediyordum. «Gene görüsürüz» derken yalan söylüyordu. Fakat ayni zamanda da gene bir his, bana bunun devam edemeyecegini haber vermisti. Nitekim de öyle oldu.

Benim sevdigim yerlerden biri de Bitpazan'dir. Ara-sira orada dolasmaktan hoslanirim, insanlarda, daha yukarda da bahsettigim muvazenenin aksadigi yerlerden biri de orasidir. Bir sikinti üzerine bazi esyalarini, ken-

160

MISKlNLER TEKKESI

dileri için kiymetli bazi ufak tefeklerini satmaga gelenler az çok sasalamis insanlardir; kumar oynayanlar gibi tesadüflere ve bazi çehrelerin getirebilecegi ugura daha fazla inanirlar. Ellerindeki ufak bir para ile kelepir düsürmeyi, meselâ bir fakir kiz çeyizlemeyi umanlar da öyle. Hâsili, ufak paramin pek hesabi, kitabi düsünülmeyen yerlerden biri de orasidir.

Bir gün, satis yerini çeviren siralardan birinde dinleniyordum. Tellâl bir ara eline uzaktan kararmis bir mutfak tavasina benzeyen, garip ve yuvarlak bir kemence aldi. Insan, ancak kendi hemcinsindeki çirkinlige ve sakatliga güler. Fakat bu, belki de sahibi tarafindan yapilmis kemence o kadar iptidaI ve gülünç bir seydi ki gülerek, kemençeyi igrene igrene kuyrugundan tutulan bir hayvan ölüsü gibi parmaklarinin ucunda sallayarak bagirdi:

— Antika bir kemence (...) kurus! Bu defa halk arasinda yüksek sesle bir gülüsme daha oldu.

Tellâl, biraz bekledikten  sonra  sordu:

— Yok mu bir isteklisi bu kelepirin?

Gene kahkahalar.

Kemençenin sahibi biyiklan ve saçlari agarmis çok fakir kiyafetli bir Karadenizli idi. Siralarda oturacak yer bulamayarak yere çömelmesi ona utaniyor gibi bir manzara vermisti. Tellâl, egilerek bu adamla bir seyler konustu ve tekrar basini kaldirdi. Bu defa Karadenizliye acimis görünüyor, fakat sakaciligi da birakmiyordu. Gene bagirdi: (

— Kelepir için sahibinden daha birkaç kurus ikram istedim; razi olmuyor: «Can üstünde hastasi varmis; memleketime gidecegim, yol parasi çikmali!» diyor; dedi.

Kalabalikta bu sefer ses yok.

MISKlNLER TEKKESİ     161

Tellâl, artik kemençeyi birakmaga hazirlanmis, son bir tecrübe yapti:

— Kiligina, kiyafetine bakmayin. Gayet güzel sesi varmis...

O zaman Karadenizli, ayaga kalkti; kisa boylu ve bir ayagi bir parça aksayan bir adamdi. Çalgiyi tellâlin elinden aldi. Fakat birdenbire bunun öyle rastgele bir tutus olmadigina dikkat ettim. Adeta hakaret görmüs bir dostu, sakat bir evlâdi elinden tutar gibi severek ve aciyarak bir tutus... Sonra, yayi sürterek kemençeden birkaç ses çikardi. Bir Karadeniz türküsünün bir parçacigi mi, yoksa rastgele mi uyduruvermisti, bilmiyorum. Fakat öyle zehir gibi yürege isliyen bir sesti ki, gaynih-tiyarI gözümden yas geldi.

önümüzdeki sirada kelepir avlamaya gelmis iki sisman adam oturuyordu. Bunlardan biri, arasira birdenbire horliyarak, kestirmekte oldugu uykudan silkinerek uyandi; tikanik mor burnundan yine horluyor gibi çikan bir sesle: «Güzel sesi var yahu, almali!» dedi. Zümrüt ve yakut yüzüklerle süslenmis killi küt parmaklan ve tikanik mor burnu ile kemençeden kendisinin de ayni sesi çikaracagini saniyordu. Fakat arkadasi vazgeçirdi. Gözlerimle etrafimda birini aradim. Ben mezattan bir sey alacagim zaman yüksek sesle pey sürmege cesaret edemem; daha dogrusu benim sinifimdan olmayan in-sanlann bazi yaptiklarini yapmaga kendimde hak görmem. Kiyafetinden ürkmeyecegim bir kimseye görsey-dim bu kemençeyi bana almasini rica edecektim. Ne yapmak için? Belki de gene sahibine vermek için... Sonradan gene o sesle çalsin diye... ihtiyarlamaya basladiktan sonra bende böyle alnasilmaz huylar peyda olmustu. Etrafimda böyle birini ararken ne göreyim? Tellâlin arkasinda kalabalik arasinda benim Talât. Koltugu-

F. 11

162

 

nün altinda bir bohça ve elinde bir tunç havan. Derhal isi anliyorum: Talât, gene sikintida; bohçaya doldurdugu birkaç parça esya ile havani satmaya gelmis; kalabalik arasinda sira bekliyor.

Karadenizliyi de, kemençeyi de unutarak kendisine dogru yürüdüm. Beni görünce bohça ile havani saklamak ister gibi bir hareket yapiyor; hattâ bir anbeni aldatmak için zilninde bir yalan da tasarladigim seziyorum. Fakat Talât'in o günlük sikintisi benim tasavvur ettigimden de büyüktür. Üstelik de fena halde sasala-mistir. Bunu, satmaga getirdigi birkaç parça yirtik pirtik çamasin görür görmez kendi de utanarak acele ile tekrar bohçaya tikmasindan anliyorum. Bereket versin tunç havan bir iki lira ediyor ve Bitpazari'ndan çikiyoruz.

Talât'la bansmamiz iste böyle olmustur. Arada bir bunaldigi zaman Aksaray'in bilmem neresinden benim evime gelir, yemeye alikoruz. Hattâ havanin çok bozuk oldugu, yahut evdekilerle kavgali bulundugu gecelerde benim odamda yattigi bile olur.

Evimize, hele yemege ve gece yatisina bir misafir gelmesi Mesule Baci için, Tamasalik'in dana bayrami kadar fevkalâde bir senliktir. Biçarede SürurI Pasa yalisinin kim bilir nasil hâtiralari esip savrulmaya baslar. Artik, köse bucakta ne kadar gösterilecek esyamiz varsa ortaya dökülür. Talât'a tertemiz yatak çarsaflan, ütü-lü patiska entariler, gicir gicir mercan terlikler çikar. Mutfakta dolma tencereleri kaynar, et satirlari takirdar, sicak bir helva kokusu evi bastanbasa sarar.

Talât, kapidan girince bacinin, uçmaga hazirlanan bir kuru leylek gibi kollarini sallayarak üzerine kosmasi, «beyefendi» diye etegini öpmege kalkmasi görülecek seydir. Bir gün, hattâ baci, Talât'in pardesüsünün ça-

MISKINLER TEKKESt

murlu etegini yakalamaya çalisir; Talât, bunu müdafaa için telâsla egilirken kafa kafaya tokusmuslardir.

Benim evimde gördügü seyler Talât'in ömründe hayal edemiyecegi bir saltanattir. Bacinin senlik geceleri gibi paril paril yanan dislerinin bütün nese ve hevesiyle, belki kendi de farkinda olmadan, oynadigi bu konak oyununu, bu misafirlik oyununu zavalli Talât, kendine ikram sanarak ne yapacagini sasirir.

Onun bize geldigi günler en ziyade kavga veya baska sebeplerle evinden ugratildigi günlerdir. Bir zaman parmaklariyle sakaklarini sikarak ve gözlerini simsiki kapayarak oturdugu yerde hifza çalisan bir çocuk gibi uzun uzun sallanir. Sonra gözlerini iri iri açar, ziyaret ettigi bir sarayin esyasindaki hadden asin nisbetlere sasan bir köylü gibi her seye ayn ayri bakar. Bununla beraber onun bazan nerede bulundugunu düsünerek pirelendigini, acayip bir rahatsizlikla gözünü, burnunu oynattigini farkederim. Fakat Mesule Bacinin sofrasini donatmaya baslayan dolma ve helva tabaklan bu tutuklugu çabucak giderir ve Talât, her zamanki Talât olur.

A

Talât'a zamanla ufak ufak para yardimlannda da bulunmaya basladim. Yardim diyorsam borç tabiI. Ancak Talât'i buna alistirmak kolay olmamistir. Bitpazari'nda havam sattigi gün korka korka yaptigim bu teklifi âdeta hakaretle reddettigini hatirlarim. Birdenbire belki de hakki vardi. Fakat soframi sereflendirdikten sonra buna da sira gelmesi zaruri gibiydi.

Bir gece afakI bir konusma esnasinda bana karisinin bir türlü neticeye baglanamayan hastaligini anlatiyordu. Yeni bir ilâç için o aksamüstü tanidiklarindan birine yüzünü kizdirdigini, «yann belki bir çaresine ba-

164

MISKlNLER TEKKESİ

kariz» diye garip bir cevap aldigini söyledi. Ben: «Su çekmecede bir miktar para var. Sen al onlardan ilâca yetecek kadar. Ay basinda getirir, verirsin.» dedim. Talât'ta bir horozlanma alâmeti göründü:

— Para istemiyorum.    Bazi dostlarin acayip hallerinden sikâyet için söyledim. Anlamamazliktan gelerek:

— Malûm, dedim, fakat surada bosubosuna duran bir para varken... Ay basindan evvel lâzim degil bana diyorum.

Bizim âlemimizde de birçok defalar kadin kandirma vakalarina tesadüf etmisimdir. Nasilsa aramiza düsmüs bir toy genç kadini biri gözüne kestirir. Büyük cemiyette oldugu gibi ilkönce para ile; mendil, küpe gibi ufak tefek hediyelerle avlamaga ugrasir, avliyamazsa da az çok yumusamaya muvaffak olur. Nihayet, bir gece vakti sokagin tenhaca bir kösesinde mülakata çagirir. Bir kötülük için degil, söyle arkadasça bir konusma Bir yandan söylerken bir yandan elleriyle kadinin kollarina, bacaklarina dokunmaya baslar. Çünkü yalniz âsikane sözlerle kalirsa kadinin birdenbire öfkelenerek kalkip gitmesi tehlikesi vardir. Fakat ayni zamanda vücuduna bir erkek elinin hâkim oldugunu hissedince... Gece, kadinin zayif zamanidir.

Bunun gibi ben de nazarI konusmakta fazla devam edersem Talât'in nazlanmasindan ve bu esnada kendi agzindan çikacak bazi büyük kelimelerin gürültüsünden halecanlaharak büsbütün inada sapmasindan korktum, Paralan çekmeceden alarak önüne koydum. Simdi artik daha emin konusabilirdik. Zavalli Talât, gecenin mahremiyeti içinde nasil yavas yavas gevsetildigini anlattigim fakir kadin gibi: «Yok canim... olacak is mi bu?» diye söylenmege devam ediyor, vücudunun kam bütün yüzüne kâfi gelmedigi için burnunun ucu ve ka-

              165

natlan garip bir surette kizarryordu. Manzara hâlâ gözümün önündedir; parmaklari masanin tahtasi üzerinde hafif hafif, sinirli sinirli trampet çaliyor ve gitgide paralara yaklasiyor. Sonra, onlarin üzerinde bir ikinci trampet fasli...

Ufak ufak sinir kahkahalari içinde farkinda olmadan paralan yerden kaldiriyor; sicak bir maddeye elini alistirir gibi gene birakiyor; gene aliyor. GayriihtiyarI Esrefpasa camiinde, uzaktan uzaga büyük anneme benzeyen ihtiyar kadindan, ilk müsterimden aldigim parayi, onu nasil avcumda oynattigimi görüyor ve insanlarin bazi anlarda birbirlerine ne kadar benzediklerine hayret ediyorum. Kime karsi oldugunu bilmedigim birikmis bir hinci bu biçareden çikarmak ister gibi âdeta zâlim bir sevinçle yükleniyordum: «Koy sunlari cebine Talât Bey, bu kadar iyiligin var bana... ayip ayip... ay basina getirirsin, haydi.»

Gerçekten Talât, ay basinda borcunu kosa kosa getirip teslim ediyor; yansim on besinden sonra, yarisini da ay sonuna dogru tekrar aliyor. Giren ayin basinda gene hepsini birden getirmek sartiyle.

O zamandan beri Talât'la aramizda bir defter açilmistir. Dairesindeki usule göre o, bu deftere özene bezene çizgiler çizer; rakamlar ve yazilar yazar. Ben, bir sey anlamadigimi, daha dogrusu dikkat etmedigimi göstermemek için gözlügümü takar ve «evet, dogrudur» diye bu hesaplan tasdik ederim. AnliyabiIdigim ufak bir sey bunlarin gitgide bir ayin, birkaç ayin çerçevesi içinden çikmakta, uzun vadeli bir devlet istikrazi manzarasi göstermege baslamakta olmasidir. Fakat gene kendi kendime gülümseyerek düsünüyorum ki onun oldukça ileri bir devlet memuru olarak arasira benim hakir evime getirdigi serefe göre nedir bu para!

166

MİSKİNLER TEKKESt

III

Ilk zamanlarda Mesule Baci ile Talât arasinda beni pek eglendiren bir kibarlik yarisidir baslamisti. Baci, SürurI Pasa yalisinda ikram, nezaket, dalkavukluk namina ne görmüsse Talât'a tatbik ediyor, hatirinda kalan tesrifat cümlelerinin kelimelerini beceremedigi için seslerini taklidederek âdeta kus gibi ötüyordu. Talât da zaten meshur olan kalem efendisi nezaketiyle ondan geri kalmiyor ve karsimda bazan âdeta orta oyunu oynaniyordu. Bununla beraber ikisinin nezaketi de büsbütün hesapsiz degildi. Talât, Mesule Baciyi tutmak, bu evde suyun basini tutmak demek oldugunu çabucak sezmisti. Baciya gelince, ilk zamanlarda onun politikasi daha derin ve inceydi. Talât'i arasira mutfaga, yahut içeri odaya çekip eline, ayagina kapanmakla onun beni ismail'i yatili mektebine göndermekten vazgeçirebilecegini ummustu. Fakat bir zaman sonra onun bilâkis bu ise önayak oldugunu görünce, yahut daha dogrusu çocugun hazirliklariyle Talât'in mesgul oldugunu görerek öyle zannedince birdenbire ona garaz oldu. Memurluk hayatinda daima ayak altinda kalmis ve etrafindakilerden gördügü Irena muamelelerden hastalik derecesinde bir azap duymus olan Talât, vaziyeti çabucak sezdi.

Bacinin çarpikligi onu âmirlerinden biriyle arasinda çikmis bir tehlikeli anlasmazlik gibi rahatsiz ediyor, kaslari sivrilip ufak yüzü karmakarisik olarak: «Yahu, çildiracagim. Ben ne yaptim bu Araba. Benim ne kabahatim var?» diye kendi kendini yiyordu. SürurI Pasa yalisi nezaketine Tamasalik'in saç saça, bas basa kavgalarinin az çok bir sey ilâve etmemis olmasina imkân yoktu. Onun için bacinin öfke degilse bile somurtkanligi hiç tatli bir sey olmuyordu. Zavalli Talât, onun burnu ile üst dudagi arasinda gitgide uzayan mesafeyi ve

MİSKİNLER TEKKESI     167

içinde o senlik gecesi gibi dislere mukabil birdenbire bir maymun takimi siritacak gibi görünen kabarik, kapali agzi karsisinda dehsete düsüyor, onu güldürmek için âdeta haysiyetsiz hokkabaz yardagi maskaraliklari yapiyordu.

Ortalik kararirken Mesule Bacinin uzun ince kollarim oda kapisinin iki kenarina gererek simsiyah dikilmesi, bir zaman bu vaziyette durduktan sonra Talât'in adini söylemeden agir bir sesle bana «... yemege kala-can mi bu gece?» diye sormasi zavalli adami tepesinden vurulmusa döndürüyordu. Öyle zannediyorum ki bu dakikada Talât, çevik ve iskilli zekâsiyle nerede oldugunu, benim kim oldugumu, hele kendine açikça hakaret eden Mesule Bacinin kim oldugunu ve bunlarin hepsinin üstünde de kendinin kim oldugunu simsek gibi zihninden geçiriyor ve benim: «Sorulur mu? Elbette kalacak!» demem onu büsbütün sahlandirarak yerinden firlatiyordu. Aksam karanliginda gözler sasilasmis, dolu dolu, fakat magrur, tulumba gibi inip çikan girtlak kemigi üzerinde kirli lâstik yakasini ve boyunbagini düzelterek: «Hayir, hayir, mutlaka gidecegim; evde bekliyorlar» diyordu. Ve ne mutfaktan gelerek evi tutmaya baslayan baharli dolma kokulan, ne hiçbir sey onu yolundan alikoymuyordu.

Uzun müddet anlamamazliktan geldikten sonra bir aksam kapida: «Yahu, Talât Bey; sen bu kus beyinli Araba galiba içerliyorsun!» dedim. Birdenbire yüzü karisti; elini gögsüne vurdu; bir dargin sevgiliden sikâyet eder gibi: «Göreceksin; beni verem edecek!» dedi ve agladigini göstermemek için hizli hizli kaçti.

***

Bununla beraber bir zaman sonra Talât'la Mesule

168

 

Bacinin yeniden anlasmaya basladiklarini hissettim. Fakat kalabalik içinde rezaletle birbirinden ayrilmis iki âsik gibi bu barismayi âdeta gizli tutuyorlardi. Sebebini aramak uzun müddet aklima gelmedi. Sonra bir gece Musule Baciya ansizin bir baskin yaptim:

— Bana bak, sen bugünlerde sokaklarda fazla dolasmaya basladin.

ilkönce kafa tuttu ve yüzüme bakmadan dudak ucu ile:

— Alla, Alla... Ben çocu muyum? Narda istaarsam gidanm, diye homurdandi.

Fakat sonra sükûtumdan korkarak müdafaaya mecbur oldu:

— Atapazarina zazavat almaga...

— Sen Atpazari'na degil, ismail'in mektebine gidi-yormussun.

Birdenbire sasaladi; korkudan kahkahayla gülmeye basladi.

Bende hiç görmedigi bir sertlikle gözlerimi açtim:

— Bak, ben gülmüyorum ama!

Mesule Baci, burnuna kizgin masa ile vurulmus bir kedi gibi tisladi; toparlandi. Kekeliye keliye yeminlere baslamaya hazirlaniyordu. Bu sefer âdeta bagirdim:

— Yalan istemem. Bana haber verdiler. Kollan, bacaklari yaprak gibi titriyordu; bayilacak gibi bir halde sordu:

— Kim soladi?

TabiI: «Ben kendim gördüm» diyemedim. Çünkü bu, kendimin de bazi aksam vakitleri mektebin civarinda dolastigimi, alaca karanlikta mektebin pencerelerini, bahçenin parmakliklar arasindan görünen bir parçasini gözetledigimi itiraf demek olurdu.

Mesule Baci, derhal Talât'i ele verdi:

— Günah; günah; solamam diye yemin de etti ayo!

MISKlNLER TEKKESİ     16g

Demek bu oyunu oynayan Talât'ti. Bacinin surat asmasi devam ederse bu evde tutunamiyacagini görmüs, onu yeniden avucu içine almak için bu çareye basvurmustu. Meseleyi biraz daha eseleyince diz boyu rezaletle karsilasiyordum. Talât, bir gün Baciyi mektebe götürüyor; müdüre çikariyor, on bes yirmi günde bir İsmail'i görmesi için izin aliyor. Baci, tabiI isi tadinda birakmiyor; ziyaretleri haftada ikiye, üçe çikarmaya kalkiyor. Bu defa kendinden kapiciya yalvariyor, hattâ ufak tefek rüsvetler götürüyor. Onun bazan teneffüslerde bahçeye saliveriyorlar; bazan ona da muvaffak clamayarak leylek bacaklariyle bahçe duvarinin parmakliklarina tirmanmaga kalkiyor.

Isin asil aci tarafi bundan en ziyade ismail'in sikâyetçi olmasidir. Mesule Baci, bana güya onun suçsuz oldugunu ispat için kendisini gördükçe nasil kizdigini, kaçtigini, hattâ: «Gelme... utaniyorum!» diye kovdugunu açikça anlatiyor.

«Gelme... utaniyorum!» Çöplük çiçeginin bizi hor gördügü, gökteki Allaha ok atmaya kalkan Nemrut gibi küçük bacaklarinin üzerinde kalkindigi ve çirkin bir inatla gözlerini ve burun kanatlanni kistigi zamanlardaki çehresini görür gibi oluyorum; sikintimdan yere çö-melerek ve gözlerimi kapayip avuçlarimi sakaklarima ve yanaklarima vurarak: «Allah belâni versin fellah-.. Allah belâni versin!» diye inliyorum.

Mesule Baciyi iki gün üstüste, yatak ve yorganiyle beraber sokaga atmakla tehdidederek aglatip bagirttim; üçüncü gün, Talât da aramizda bulundugu halde ona ap-dest aldirtarak ve kitaba — evde Mushaf bulunmadigi için Mesneviye — el bastirtarak büyük bir yemin ettirdik ve mesele kapandi. Yahut ben, öyle zannettim ve artik arkasini aramadim.

170

MlSKINLER TEKKESİ

IV

Fakat meselenin asil kapanmasi, hem de bir daha geri dönmemek üzere kapanmasi bu birinci senenin sonbaharinda olmustur.

Bir yaz gecesi evdeyim. Talât, fevkalâde sik bir kiyafetle geliyor; cuma ve bayramlara mahsus elbisesini ütületmis, tiras olmus, saçlarini kestirmis... Gülerek:

— Bir bakalim nereden? diyor ve hemen kendi bildiriyor:

— Senin oglanin mektebinden... Velisi bulunmam dolayisiyle müdür bir tezkere yazmis... Gittim, görüstüm. Oglanin üçüncülükle sinif geçtigini müjdeledi. Hattâ birinci de olacakmis amma bir, iki hoca haksizlik etmis... Pek haksizlik da degil ya... Oglan, bazan kafa tutuyor ve hocalari kizdinyormus..• «Mektep kapaniyor; tatilde ailesinin yanina gidecek mi?» diye soruyor müdür? Vallahi bilmem, dedim.

— Nasil bilmezsin, Talât Bey... Hangi ailesinin?....

— Dogru amma böyle konusmam ihtiyatli da olmus. Çünkü biraz sonra oglani gördüm... Daha da büyümüs... Masallah keyfi, nesesi yerinde... Allah seni basindan eksik etmesin... «Babam beni aldirmayacak mi?» diye sordu.

— ismail mi?

— Öyle ya...

— ismail'le kavlimiz böyle miydi?

— Çocukla kavil olur mu canim? ismail'i eve alip almamak senin bilecegin sey... Bilirsin ben korkarim sizin isinize kansmaktan... Baci ile de ne geldiydi basima... Fakat oglan seninle mutlaka görüsmek istiyor.

Yüregim hizli hizli çarpmaga baslamisti; cevap ve-remiyordum.

MISKINLER TEKKESİ

171

«— Sinif geçtim; babamin elini öpmek istiyorum» diyor.

Bende gene ses yok.

— Vallahi gene sen bilirsin amma çocugu mahzun etmekte mâna yok...

— Öyle mi sanirsin, demek istiyorum; fakat demi-yerek sadece aci aci gülümsüyorum.

— Anladim, dogru bulmuyorsun... Pekâlâ; ne diyeyim?

Talât'in beni fazla sikmadan yola gelmesi güzel bir sey. Fakat ne garip ki buna da memnun olmuyorum. Binmemege karar verdigi bir vapurun kalkmasini seyreden biri gibi tuhaf bir sinirlilik hissediyorum.

Vapur kalkti; Talât söylüyor:

— O halde ben, yarin gene mektebe giderim. Yarin cuma, daire kapali, çocugu çikarmaya söz verdim. Bu kadar parlak bir imtihandan sonra hakkidir. Niyetim evvelâ parka, sonra Sirkeci'de bir sinemaya götürmekti. Fakat garip çocuk! Büsbütün baska bir istikamete gitmek istiyor... Kariye camisi varmis; onu görelini, diyor. Bir de bir baska cami daha varmis... Adini unuttum... Mürteci mi olacak, nedir bu oglan?

Sadece: — Pekâlâ, dedim.

Oda kararmis, Mesule Baci, daha lâmbayi getirmemisti. Talât, bir seyler anlatiyor. Fakat dinlemiyorum. Aklimda hep yarinki gezinti... El ele birtakim dar sokaklara girip çiktiklarini, ismail'in türbe parmakliklarina tirmanarak kapali kepenkler arasindan içerisini görmeye ugrastigini görüyorum. Kariye camisi nerededir? Evvelâ Misir'da sanirdim. Sonra yangin yerlerinin ötesinde bir yerlerde oldugunu ögrendim; Kabe gibi ancak istikametini bilirim, ileride bir gün bu camiyi arayip bulmak benim için de artik vacip olmustur.

Talât, geç vakte kadar bizde oturuyor. O gece bu-

172

MİSKİNLER TEKKESI

tün maskaraligi, dalkavuklugu üstündedir. Mesule Baciyi güldürmek için fikralar anlatiyor; hattâ kibrit kutusuna koydugu bir parayi bacinin burnundan çikararak hokkabaz oynatiyor ve daha neler. Sonra yalniz kaldigimiz vakit defterini çikararak bana olan borçlarini ne kadar zamanda, nasil bir usulle ödeyecegini izah ediyor. Fikralar ve hokkabazliklar gibi bunlara da «ha! ha!» diyerek basimi salliyorum. Fakat gözümün önünde hep iç içe mermer sütunlar; ses veren los kubbeler, mihraplar, avizeler ve aralannda merhamet verecek kadar küçük vücudu, bunlari görmek için yana egdigi ince boynu ile İsmail...

Gidecegi vakit Talât'i kapiya, sonra ayagimda terliklerle kösebasina, daha sonra büyük caddenin agzina kadar götürdüm. Daha fazla gitmek için bahane kalmadigi zaman ise utanç ve heyecandan sesim kesilerek:

— Talât Bey, muvafiksa o Kariye camiinde ben de bulunayim yann, dedim, tesadüf gibi bir sey... Sen evvelden bir sey söyleme... Çocugu bir kere görmemek dogru olmayacak...

Sonra, ayri bir sesle ilâve ettim:

— Ondan sonra da oraciktan gene her birimiz yolumuza gideriz.

Bunu Talât'in sokakta benimle beraber görünmekten çekinmesi ihtimaline karsi söylemistim.

**

Ne de olsa çocuktu. «Baba» diye boynuma atilarak beni, islak dudaklariyle, yanagimdan öptü! Yanagimdan! Boyu daha sivrilmis, yüzü degismis ve daha da güzellesmisti.

Camiden çiktiktan sonra, Talât, bir meydan kahvesinde oturmamizi teklif etti. Tenha ve yabanci bir yer oldugu için bunu yapabilirdik. Basta Talât olmak üzere

              173

üçümüz de neseliydik. Üstümüzdeki agaçtan boyuna etrafimiza inip kalkan serçelere simit kirintilari atarak konusuyorduk.

Konusuyorduk diyorsam, bunu yapan Talât'ti. Biz, daha ziyade birbirimize gülümseyerek onu dinliyorduk ve kendi hesabima ben, bundan daha memnundum, Is-mail ile dogrudan dogruya konusacagim her sey bizi bilinmez tehlikeye sürükleyecek gibi görünüyordu. Talât, ismail'in vasisi sifatiyle onun çalismasini uzun uzadiya methetti. Fakat mutlaka degistirilmesi ]azim gelen bir kötü huyu da vardi. Bunu benim yanimda onun yüzüne karsi söylemek — gene vasI sifatiyle — onun boynunun borcuydu. Hocalara, âmirlere, büyüklere kafa tutmak sökmezdi. Bak, o kadar çalistigi halde dikbasliligi yüzünden sinifta üçüncü olmustu. Bu kafada giderse ileride çok sikinti çekerdi. Kendisi sirf «vaziyeti idare» ederek âmirlerini hosnut ettigi için «az çok» adam olmus ve kazasiz, belâsiz tekaüt yasina yaklasmisti. Bununla beraber Talât, kendi muvaffakiyetleri üzerinde pek hararetle durmadi ve «Allah hayvanlari kizdirilmak için degil, yem yedirilmek için yaratmistir» diye, mevzua pek uymiyan bir acayip darbimeselle sözünü bagladi, Isma-il, evvelâ gülümsemeyi birakmamakla beraber utanarak ve önüne bakarak dinlemekteydi. Fakat birbirimizi kaybettigimiz müddet esnasinda bana daha genislemis gibi görülen alnindaki inatçi damar kabardi; dudaklari ve ince burun kanatlari hafifçe kisildi ve kendini müdafaaya basladi. Hocalara karsi agzindan terbiyesiz kelime çikmiyordu. Fakat onlarin bazi en ?çik seyleri anlamamalarindan, anlamak istememelerinden ve en ziyade de haksizliklarindan sikâyet ediyordu, «ceza defteri ve numara defteri ellerinde oldugu için» gülerek ve hakaret ederek yaptiklari haksizliklardan.

ismail, bu dediklerini ispat için çehresi gibi zekâsi-

174

 

nin ve konusmasinin da degistigini gösteren misaller anlatiyordu. Hocalarin kaba muamelelerim, agir hakaretlerini söylerken öfkeli ve âsi idi. Fakat anlayissizlik dedigi hallerini, agizlarindan nasilsa çikmis bir yanlisliktaki israrlarim, usulcacik bir kitap veya lügate göz atarak ögrendikleri seyi kendilerinin diye satmalarini, okumadiklari bir vazifeyi okuduk diye söyledikleri yalani anlatirken — gene çirkin bir kelime kullanmamakla beraber — dudaklarinda ve gözlerinde beliren sinsi alay ve hattâ merhamet bana öfke ve isyandan daha korkunç görünüyordu.

Bu sözleri, bu bilgiç edayi, bu bir küçük çocuga yakismayacak heyecanlarla degisip kansan küçük çehreyi hiç sevmemistim. Demek ki ben yanilmis degilim.

Bu çocukta kendime karsi sezdigim istihfaf, düsmanlik, bazi zaaf ve pismanlik zamanlarimda süphe ettigim gibi, bir vehim degildi. .

Zemheri ayazinda niçin çiplak gezdigini soran birine «bir kere soyunmus bulunduk» diyen meshur Mahmut Pasa çiplagi gibi Talât da nasilsa bir kere hocalarin müdafaalarina girismis bulunuyordu.

Talât'in- daima ayak altinda kalmis bir küçük insan olarak İsmail'e birçok noktalarda hak vermesi lâzim geldigi, hattâ yasla, sefaletle kirli bir paçavra yiprakligi almis küçük yüzü bazan ayni heyecanlarla kiristigi halde o, müdafaalarinda israr ediyor, cevap bulmaktan âciz kaldikça Mecelle kaideleri ve kalem odasi tekerlemele-riyle çocugu sasirtip matetmeye ugrasiyordu. Hele simdi o, bahsi kazansin, ileride baska firsatta ismail ile bu isler üzerinde arkadas gibi, akran gibi konusup anlasabilirdi.

Bende biraz evvelki, o bütün kinlerini unutmus sübyan nesesi tamamiyle sönmüstü. Bu sefer, artik ismail'in, benim için, çaresiz bir surette kayboldugunu aci

MISKINLER TEKKESİ     175

aci anliyordum. Yalniz, daha yukanda söyledigim gibi, o, ne de olsa çocuktu. Ömrünün, büyük bir kismini adam atlatmakla geçirmis ihtiyar tilkinin oyunlari karsisinda sasaladikça beni yardima çagiriyor, gözlerimin içine bakarak: «Dogru degil mi baba? Sen söylesene!» diyordu.

Dogru Ismail, dogru amma ben bu dogrulari, bu sesle ve bu çehre ile senin agzindan isitmeyi sevmiyorum. Bununla beraber bu dar zamaninda bana siginisin, bana eski günleri, her söyledigim seye inandigin zamanlan hatirlatiyor. Bu siginisi simdi bile her seye ragmen, o çocukluktan kalma emniyet, hürmet ve sevginin bir parça devami gibi görmek için, içim eriyor.

Münakasanin sonuna dogru ismail'in bir sözü benim büsbütün basimi döndürdü. Çocuk, artik iyiden iyi hirpalanmis bir tavirla asagi yukari söyle söylüyordu: «Hem efendim, ben kendim için kavga etmiyorum ki... Ben çalisiyorum; hocalarimi sayiyorum ne diyebilirler bana... Hattâ seviyorlar bile... Baskalarina yaptiklarina dayanamiyorum. Baskalari için.»

Bu söz karsisinda Talât, birdenbire durdu ve kalkik kaslarinin altinda birdenbire testekerlek olmus gözlerle bana bakti.

ismail'in, biraz sonra gene farkinda olmadan söyledigi baska bir söz:

— Sonra hocalarin hepsi sikâyetçi degil ki benden... Meselâ bir kere de tarih hocasina sorun beni... Görsen ne kimseye benzemiyen bir insan o, baba? Neler biliyor, nasil konusuyor?

Talât'la pençe pençeye didisirken ismail'in sesi kâh hirçin, kâh alayci idi; dedigim gibi her iki halinde de hosuma gitmeyen bir sesti. Fakat: «Görsen ne kimseye benzemiyen bir insan o, baba!» derken birdenbire ne

176

MİSKİNLER TEKKESt

kadar degisiyor, ne kadar baska bir âleme geçiyordu bu ses Yarabbi!

«Görsen ne kimseye benzemiyen bir insan o, baba!» Basini kubbelerin ihtisamina kaldirdigi zaman yaptigi gibi, boynunu yana egerek gözlerini kisiyor, boslukta erisilmez mesafelere dogru bir uçusu hayranlikla seyreder gibi dudaklarindan hafif bir islik çikiyordu, «Su söyle olmus, bu böyle gitmis, o, bunu ezmis, bu, onu anlamamis: öteki, berikine haksizlik etmis, beriki ötekinin izzetinefsini, yahut kafasini kirmis.» Çok kere yüksek devlet divanlarina, yüksek ilim heyetlerine, yüksek mahkeme heyetlerine kadar en degerli, en agir insanlari derin derin ugrastirip düsündüren ve birbirine düsüren bütün bu meseleler birdenbire bu sesle ne kadar küçük, ne kadar degmez çocuk kavgalari menzilesine düsüyordu. Ben, bu sesi geçen sene bir gün, küçük kabilemle Ayasofya'dan Süleymaniye'ye çiktigim gün, bir kere daha isittigimi hatirliyordum. O gün, birbirimizle kavgaya hazirlaniyorduk. Ben, ismail'e, hakaret etmistim. Fakat o, bir farisI levhadaki güzelligi yanmyamalak sezdigine sevinerek gene bu biraz kisik, agir sesle bana bu kavganin nafileligini anlatmisti. Biraz sonra Zeynep Hanim Konagi'ndan çikan saçli, sakalli talebelere bakarak «kim bilir neler biliyorlar onlar?» derken gene o ses... Insan, karsisindakine birdenbire bu kadar agir, bu kadar degisik bir sesle söz söyleyebildikten sonra küçük dünyamizin küçük dâvalarindan, bir yigin hiç etrafindaki küçük didismelerinden hiçbiri gerçekten yoktur.

Evet, nasil insan; o kimseye benzemeyen tarih muallimi! Kendisini tanimiyorum. Belki gerçekten ismail'in dedigi gibidir; belki bir parlak gösteris arkasinda bir çocuk vehim ve hayali! Fakat ben, önünden geçen saltanat arabasiyle önünden geçen çöp arabasina daima ayni müsavi bakisla bakmis gözlerimle bu tarih muallimini

MtSKlNLER TEKKESİ     177

görmeye çalisirken onu çilgincasina seviyor, çilgincasina kiskaniyorum. Demek Fahr-i RâzI masali bos degil, en âsI bir ruhu, bir düsüncenin yüksekligiyle kendi boyunduruguna vurmak hayali bos degil; ismail'i kendinin de bilmedigi kimbilir hangi atesin istiyakIyle çirpinan bu bir parça boyali tozdan ibaret pervaneyi Mesne-vi'nin atesiyle kendime çekmek hayali büsbütün bos bir hayal degil. Ne yazik ki ben, o adam degilim.

Fakat ne yazik ki bu ömrümde belki ilk defa düstügüm vecid hali, çok sürmüyor. Söz artik degismistir. Ayrilik yakin oldugu için islerimizi konusuyoruz.

Söz arasinda gibi baska yerlere bakarak:

— ismail'in, yaz tatili nasil geçecek? diye soruyorum. Birden telâslanarak:

— Izin verirsen mektepte kalacagim baba! diyor ve bunu gene hosuma gitmeyen bir agiz kalabaligiyle telâsli telâsli izah ediyor. Zayif kalmis dersler; arkadaslarinin yardimi olmadan anlasilmayacak dersler; hazirlanacak vazifeler; mektepte baska yerde de bulunmayacak kitaplar ve daha birçok lar, lar, lar!

Agir agir basimi döndürerek Talât'a bakiyorum. O, namaz kildigi zamanlarda oldugu gibi gözlerinde, dudaklarinda, burnunda segirmeler basliyor.

Mesele gerçekten ehemmiyetli! Talât, ismail'in yazi bizimle geçirmek istedigini söylerken beni aldatmistir. Kelimeler tamamiyle aklimda degil. Belki Talât, kendine bir açik kapi birakmak için kaçamakli konusmustur. Fakat kelimeler ne olursa olsun bende biraktiklari tesir budur. Halbuki ismail bizi istemiyor; hattâ böyle bir teklifin agzimdan çikmasina zaman birakmamak için bana solumadan kurt masallari okuyor. Meselâ hiç kirik numarasi yokken, «zayif derslerim var» demesi apaçik bir yalan degil mi?

F. 12

178

MISKINLER TEKKESI

Ya bir gizli duygusu bana lâkirdimi geveletmemis olaydi; sinta sirita «seni bekliyoruz evde» diyeydim!

Evet, ismail, bizi istemiyor. Bu, Talât'in bir oyunudur. Belki degil, muhakkak... Karsimda kapana kisilmis fare gibi sik sik gözlerini kirpmasindan, burnunu oynatmasindan da belli degil mi? Mesule Baci, Talât'i gene sikistirdi; o da yeni bir darginliktan ürkerek beni satti.

İsmali, meselesini bu kadar kolay hallettigine memnun, gülüyor; tehlike atladiktan sonra baska seyler üzerine Talât'la çene yarisi yapiyor.

Bu kahvede biraz daha oturabiliriz. Aksama dünya kadar vakit var. Bunu istiyorum da. Bir ara ismail için âdeta ümitlere kapildiktan sonra ondan, agzima bir pas aciligi veren bu fena duygu ile aynlmak benim için gerçekten güç olacak. Her seyin büsbütün bittigini gören bir dargin âsik gibi bir mucize bekliyorum. Fakat mutlaka kalkmaliyim. Karsi sokagin basinda sopali ve torbali bir adam görünmüstür. Önümüzdeki sira dükkânlari agir agir dolastiktan sonra bu tarafa dönecek, masalarin her biri yaninda gecike gecike bize dogru gelecektir. Ben, bu tehlikeyi nasil daha evvel düsünmedim?

Birdenbire ayaga kalkarak:

— Bana izin çocuklar, diyorum, hemen gitmeliyim... Sonra, benden hesap soran varmis gibi, kendim için en akla gelmeyecek gülünç yalani söylüyorum:

— Isim var.

Bu uzun yaz gününün ne günesi, ne de rüzgâri hiç kâr etmemis gibi eve gittigim zaman, yanagimda ismail'in öptügü yer hâlâ islak duruyordu. O gece sabaha kadar da öyle kaldi.

Eylül sonuna dogru bir aksam   eve döndügüm za-

              179

man bana kapiyi o açti; gene ayni islak dudaklarla yanagimi öptü.

ismail, çilginca bir sevinç içindeydi. Bilmem nasil bir müsabakayi ikincilikle kazanmisti, iyi anlamadigimi görünce:

— Yani parasiz devlet talebesi oldum, dedi, bundan sonra artik para vermeyeceksin.

ismail, artik para vermiyecegimi söylemekle beni memnun edecegini saniyordu. Demek artik aramizdaki son bag da kopmustur.

Elinde bogazi kesilmis bir horozla sokaktan gelen Mesule Baci, bizi bir arada görünce aglayip bagirmaya basladi. Horozu elinde sallayarak taze kanlarim üstüme, sakalima siçratiyordu, ismail, kahkahalarla gülerek isi anlatti:

— Ben gelirsem horoz kesecegine yemin etmis... Aksam geç vakit bekçiyi aramaya gitti...

Sofrada bu ise pek memnun oldugumu birçok defalar tekrar etmeme ragmen o gece yalniz kaldigimiz vakit ismail:

— Degil baba, dedi, degil sen umdugum kadar sevinmedin.

Kendisinde simdiye kadar görmedigim oynak ve sakaci tavirla gözlerinden birini kapiyor, dilinip çikarip burarak ne söylesem inanmayacagini bana anlatmaya ugrasiyordu. Bunlar, onun mektepte kibar çocuklarindan ögrendigi haller olmaliydi.

Gülerek — Gel bak ismail, dedim, görüyorum ki sen artik küçük bir erkeksin .Birçok seyleri anlamissin. Sana bir sey söyleyecegim; sevindigimi söylememin ne kadar dogru oldugunu, baska delil istemeden, hemen kabul edeceksin.

Ona artik çocuk olmadigini söylemekle beraber eskisi gibi, hattâ eskisinden de fazla, bazi aksam vakitlerinde

180

MISKINLER TEKKESI

 

Tamasalik'in sitmasindan titredigi zamanlardaki gibi yanima alarak, kucagima oturtarak, basini tutmustum.

— Daha evvel bir sual soracagim sana. Amma dogru cevap isterim. Sana ailenden bir para kaldigini söylemistim. Ne diyorsun sen bu ise?...

— Evet baba o zaman inandim. Fakat sonradan düsününce...

— Tamam; anlastik; inanmiyorsun artik; dogrudur, her seyin bir mevsimi var. Fakat simdi söyliyecegime inanmalisin. Ben, senin için bir parça fedakârlik edebildigime memnundum.

— Onu biliyorum.

— Demek ki artik para vermeyecegim diye sevinmeme imkân yok. Peki, o halde bu ise sevinmemi nasil izah edecegiz?

ismail, duygulariyle yasiyan bir küçük çocuk oldugu müddetçe elim, kolum bagliydi; ona hiçbir sey anlatmama çare yoktu. Fakat simdiki idraki az uyanmisti, onu bu yoldan yakalamayi ve yüregine ufak bir yara açmayi mümkün görüyordum. Bu, benim ufak bir intikamim olacakti; İsmail, bunu haketmisti.

— Ismail, dedim, ben, senden degil, sen benden, benim gibi bir adamin yardimindan kurtuluyorsun, Iste ben buna seviniyorum.

Dedigim gibi ismail'in sözümdeki zehri anlayacagim ummustum. Fakat bu kadar kuvvetle degil! Vücutcugu-nun kollarimda, vurulmus kus gibi hopladigim duydum ve aglamaya basladi.

Ismail duyuyor, agliyor; fakat yapilacak bir sey yok. Ne benim tarafimdan, ne onun tarafindan. Daha korkuncu beni ve kendini teskin için söyliyecegim her hangi bir sözün hiç bir seyi degistirmeyecegini ve bana hürmetsizligin en büyügü bu olacagini bir büyük insan gibi hissediyor.

              181

Biraz birbirimizden uzaklasmis, karanligin içinde bu aglamanin yavas yavas kesilmesini bekliyoruz. Sonra, bilmiyorum ne kadar sonra, billur gibi canli ve pürüzsüz bir sesle tekrar konusmaga basliyor:

— Yalniz bir sey var baba... Onu daha söylemedim. Bu imtihani kazananlan oldugu mektepte, yahut istedigi mektepte okutmuyorlar. Nerede açik yer varsa orada okutuyorlar. Bana Bursa düstü.

— Çok güzel ismail. Görmedim amma güzel memleket derler.

— Gitmeme on, on iki gün kadar zaman vamns. Düsündüm ki, sen istersen, bu on, on iki günü burada geçireyim.

— Çok iyi olur ismail... Mademki istiyorsun...

Mutfakta bulasik tikirtilari kesilmis, Mesule Bacinin terlikleri sofada isitilmege baslamistir. İsmail, sesini alçaltarak:

— Yalniz istersen Bursa'ya gidecegimi o güne kadar bacimdan saklayayim. Yoksa gene bize kan kusturur. Hatirlarsin ya o gün araba tekerleklerinin altina nasil kendini atmisti?..

ismail, bundan sonra bacinin mektepte yaptigi rezaletleri uzun uzun anlatmaya basladi. Kapiyi bos buldukça içeri kaçarak kendini kovduruncaya kadar ugrasir-mis... Mektebe giremeyince de «İsmail pencereye gelsin; İsmail bahçede parmakligin yanina gelsin!» diye hademelerle, talebelerle haber göndermeye baslamis. (İsmail bunlan anlatirken ikide birde Mesule Bacinin konusmasini taklidederek hakhalarla gülüyordu)... Sonra parmakliga çikarak kollarini sallaya sallaya isaretler yapiyormus.

— Bilmiyorsun baba... Çocuklar bir kere alaya baslarsa... Bir aralik sana haber gönderecek oldum.

Sofada hâlâ islerini bitirmemis olan Mesule Baci

182

MISKINLER TEKKESİ

arasira uzun ince vücudunu, yilan girer gibi, kapidan uzatiyor, anlamadan ismail'in kahkahalarina istirak ederek:

— Ayo, bana da solayin da ban da gulim, diyordu. Bir keresinde de garip bir halle:

— Saki bana mi gülüyorsunuz ayo! diye sordu, Ismail bana göz kirparak nese ile:

— Elbette sana gülüyoruz; baska kime gülecegiz! dedi.

— Yooo... Sen bana gülmezsin.

Mesule Baci hakaretin her sekline alisikti; bunu âdeta kendi hakki sayardi. Fakat onda gülmeye karsi garip bir hassasiyet kalmisti. Simdi ismail'in kendine gülmesini imkânsiz gördügü için saka yapiyordu. Fakat baska zamanda etrafta kahkaha sesi isittigi zaman hemen pirelenerek gözlerini bejirtir; kendini en gülünç vaziyetlere düsürmekten âdeta zevk aldigi halde biri gülecek olursa korkunç bir cehreyle:

— Na oluyu?... Yüzümde mamun mu oynuyo? diye kavgaya hazirlanirdi.

Mesule Bacinin bir defa izmir'de bir Arap dilenciden yedigi korkunç bir dayagi seyretmistim. Fakat dogrusunu söylemek lâzim gelirse ismail'in bu geceki alayi ondan daha aci idi. Yasinin çok üstünde bu kadar ince duygulari, bu kadar garip sezisleri olan ismail'in; az önce karanlikta aglayisini dinledigim çocuk, sefil oldugu nisbet-te ve hattâ asil bunun için ilâhI olan .merhamet kadar tatli, bir muhabbeti hissetmesi bana anlasilmaz bir muamma gibi görünüyordu. Bir ara ismail'deki bu vefasizlik bana öyle eza verdi ki söyliyecektim. Fakat biraz evvelki aglayisi hatirladim ve bu anlasilmaz çocukta — benim arzumu çok asacak siddette bir sarsinti yapacak — yeni bir zemberege dokunmaktan korkarak sustum.

MISKINLER TEKKESİ

183

ismail, Süleymaniye'deki evde on iki günden de fazla kaldi.

Ondaki degisiklik birkaç ay evvel gördügümden çok büyüktü. Bazan anasinin bize biraktigi bir bohçadan çikmis nüfus tezkeresinden süpheye düsüyor, «sakin ne idi-gü belli olmiyan bu yarimyamalak kâgidin gösterdiginden birkaç yas daha büyük olmasin» diyordum.

Yalniz mektep kitaplariyle kalmayarak daha baska kitaplar da okumaya baslamisti. Zaten bu huy onda küçükten beri vardi. İçine peynir sarilmis gazete kâgitlarini okur, sokakta giderken bir çesme, yahut mezar tasina rastgeldigimiz zaman «dur, baba okuyalim» diye etegimi çekerdi. Fakat simdi korkulacak bir iptilâ haline gelmisti. Bana çekinmeden de söyledigine göre hocalari onun suradan, buradan eline geçirdigi kitaplardan bazilarini yakaladiklari zaman gözlerini iri iri açarak «ahlâk numarani kiranz» diye baginyorlardi. Birçok geceler uyku saatinde kendisini merdiven araliklarinda kirik mektep esyalari saklanan odalarda, cebinde tasidigi bir mum parçasini yakarak, kitap okurken yakaliyan gece bekçilerini nasil kandirdigini gülerek anlatiyordu. Demek mektebin ismail'den sikâyeti haksiz degilmis!

Kariye camiinde bulustugumuz gün, horoz gibi Talât'la altalta üstüste bogusurken hocalar için düsündügü bazi seyler tüylerimi ürpertmisti. Simdi, onun mektep disindaki daha agir ve yüksek seyler içinde bunlardan daha az korkunç olmayan fikirler söyledigini isiterek dehsete düsüyordum. Bir çocuk için azgin atlann kuyrugunu çekmek, kosan tramvaylara siçramaktan çok daha tehlikeli oyunlar! Yalniz, bu oyunlar tek basina oynanamiya-cagi için beni de Talât gibi münakasalara sürüklemege ugrasiyordu. Fakat ben, yillardan beri yalniz yasaya ya-

184

MtSKINLER TEKKESt

saya konusmayi unutmus ve bunun bir seye yarayacagina zaten pek inanmamis adam, sadece onu sessiz sedasiz dinliyordum ve ismail yorularak baska seylerle oynamaya gidiyordu. Ah, su çocuklar! Bir oyuncak gibi daima oynayacagimi sanirken, hiç beklemedigimiz bir anda elimizde ates alan bu havaI fisekler! Gökte kandil kandil uçtuktan sonra neye çarparak nereye döküleceklerini bilmek mümkün müdür?

Hâsili, ismail gerginlesen sakaklarinin — kalemle yapilmis resimlerdeki gibi biraz yana çekerek — uzattigi gözlerinin saniyeden saniyeye degisen bakislariyle da,ha incelip seffaflasmis, cildinin saniyeden saniyeye degisen renkleriyle bana âdeta korku veren bir yeni ismail'dir, ismail'in bütün bu tavirlari, bu huylan mektepten aldigina süphe yok. Keske yalniz almakla iktifa etse. O, kendinde olanlarini bunlarla karistirinca nasil bir tertip meydana gelecegini bilmiyorum ve iste asil bu, beni korkutuyor.

*

**

Gecenin bir kismini bahçeye ve sokaga girip çikmakla, sofada Mesule Baci ile gülüsüp bogusmakla geçiren ismail, nihayet odama gelir; yorgun ve durgun bir tavirla karsima oturur.

Mesule Baci, bu hali uyku mahmurlugu sanarak onu yatirmayi teklif eder, ismail, ona ve bana bakip gülümseyerek:

— Bir parça isimiz var... Simdi gelirim, der. Bu bir parça isin ne oldugunu bilirim. Fakat onun söylemesini beklerim.

— Azicik senin kitabini okuyayim mi baba?

— Uygun gelmediyse peki, ismail.

— Senin de gelmediyse.

              135

ikimizin de uykuyu düsünmedigini ikimiz de biliyoruz. Fakat bu, bir nevi âsik agzi ve nazidir.

Âdeta nazlanarak Mesnevi'yi yerinden alirim, sahife-lerini karistirmaya baslarim.

— Güzel bir yerinden oku baba.

— Her tarafi birdir onun İsmail.

— Oku; mânasini anlat bana.

— Bunlari anlatabilmek için çok okumus olmak lâzim ismail. Bilirsin ki ben cahilim. Amma söyle rastgele bir yerinden sana okumaya çalisayim.

«Rastgele» deyisim yalandir; okuyacagim yer ona kendimi begendirmek için, imtihana girecek bir çocuk gibi tekrar tekrar okudugum bir yerdir. Fakat gene de imtihanda bütün bildiklerini unutan çocuk gibi sasiririm.

Mesnevi'nin ne kelimesini, ne de fikirlerini anlayacak bir adam olmadigimi daha önceden söyledim. Fakat onun kimsenin benim kadar anlayamayacagini da gene daha evvelden söyledigim tarafi yavas yavas anlatmaya baslarim. Ben, yalnizligi içinde düsüncesi rüya, sözü bir nevi sayiklama haline gelmis bir fikir fukarasiyim. Fakat belki de bunun için, karsimda uyumak üzere bir çocuga bir mazbut düsüncenin hendesesini degil, bir rüyanin birbirine karismis sekil ve boyalarini anlattigim için onu yavas yavas tuttugumu, benim artik hiçbir çirkinligi görmeyen gözlerle kendime râmettigimi görürüm, ismail, bu saatlerde hiçbir düsüncenin, hiçbir küçük dünya hirsinin benim elimden alamiyacagi benim Ismailim olu...

**

ilk ayrilikta Mesule Baci, yirtici çigliklar koparmis, sonra bunu bana karsi bitip tükenmez darginliklar takip etmisti.

Fakat gecenin birinde o, henüz daha   eylül sonunda

186

 

bulunmamiza ragmen yaktigi sobanin basinda kendisiyle; ben kerevetimde Mesnevim ile yalniz kaldigimiz zaman aglamadi ve bana danlmadi. Bu seferki ayriligin çaresizligini o da anlamisti. Hafif bir rüzgâr vardi. Asma dallan penceremize çarpip salladikça basini kaldirip dinleyerek İsmail'in korktugunu söylüyordu. Bursa suracikta bir yerdi, ismail'in yeni mektebindeki yataginda çoktan uykuya dalmis oldugunu ona temin ediyordum. Fakat bu kadar çaresiz bir ayriligin bu kadar kisa bir yolu olmasina »o, bir türlü inanmiyor, rüzgâr tekrar pencereyi tikirdattigi zaman bana yeniden ayni suali soruyordu.

Evet, Mesule Baci, bu sefer bagirmadi; danlmadi. Fakat hepsinden fenasini yapti. Bazi geceler karsi ve arka evlerde gramofon çalardi. Mesule Baci, bunlardan, sarki da degil de bir gazel Ögrendi. Onun gülerken ve aglarken bana âdeta güzel gelen bir sesi vardi, fakat «Ban sani aski ile... diye gazel söylemeye baslayinca...

Bazi aksam, mutfaktan gelen bulasik sakirtilan arasinda onun ilâhI bir aciyi bu kadar sefil ve gülünç bir kiliga sokan bu gazelini dinlerken eski vahsi çigliklan ne hasretle aramisimdir.

VI

Ilk geldigim zaman mahalle dar ve egribügrü bir sokagin bozuk kaldinmlan kenanna dizilmis irili ufakli iki sira evden ibaretti. Boyalan dökülmüs, sahnisleri çarpilmis, saçaklanmn kinklanmis kafeslerinde güvercinler yuva tutmus eski zaman evleri; baska bir iddia ve heves, baska çesit pencereler, kapilar ve balkonlarla tugladan, tastan yapildiklan halde onlar kadar sefil ve ihtiyar bir çehre baglamis yeni zaman evleri ve aralannda yeni bir yangin veya zelzeleden çikmisa benzeyen birkaç virane.

Bu iki sira ev, benim için uzun zaman, karagöz gös-

MlSKINLER TEKKESİ     187

termelikleri gibi, iç ve arkasi olmayan tek yüzlük bir resimden ibaret kalmistir; gündüzleri, uzun yillar asili kaldigi bir duvarda günesten, tozdan, rutubetten boyalan silinmege yüz tutmus bir eski suluboya; gece olunca pencerelerinin disandan ve karsidan vuruyormus gibi görülen ölü aydinliklariyle bir karanlik kabartma...

Geçen, yillar içinde bu kapilardan girip çikan insanlar gördüm; içlerinden ve kapi önlerinden sesler isittim. Bende bunlara karsi asla bir merak ve tecessüs yoktu. Hattâ pencerelerini bile kapali tuttugum evimde etrafimi saran dua yalnizligi içinde rahatsiz edilmekten korkarak bunlardan kaçiyordum bile.

Böyle olmakla beraber bu görünüsler ve sesler, geçen zaman içinde birike birike söyle bir hâdise oldu ki bu sokak benim için bir cansiz resim olmaktan çikmaya basladi; cepheler yavas yavas aydinlandi; bir kere bile ayak basmadigim, hattâ geçerken aralik kapilarindan bir göz atmayi merak etmedigim halde simdi hepsinin içini (odalari, merdivenleri, mutfaklariyle ve daha bütün gizli kö-seleriyle) biliyorum; içindeki insanlarin yasayislarini en mahrem hareketleriyle, bir ruh gibi, istemeden seyrediyorum.

Önündeki yikik çesmenin kenarindan bizim evin cephesine bir ince asma dali uzayan dar, yüzlü tahta evin üst katinda bir baba kiz oturur. Baba, muallimdir. Belki de benim ismail'in bir ilâh gibi göklere çikardigi adam. Bu muaalimin sakaklanna kir düsmeye baslamistir. Fakat yasi nihayet otuz bes, otuz altidir. Biraz evvel gömleginin kollarini sivayarak bir gazocaginda pisirdigi yemegi baba kiz yediler. Kiz, yedi yasinda zayif, sarisin bir çocuk. Mutfak haline getirilen aralikta durmadan babasinin ayaklan arasinda dolasti; yavas yavas sarki söyleyen baba, onun kendisine yardim gayretiyle bir sey devirmesinden yahut kirmasindan korkuyor; ikide bir

188

MtSKINLER TEKKESİ

sarkisini keserek: «Hadi sen sofrayi hazirla; tabaklan koy, çatallari yika, yalniz biçakla ekmegi kesme!» diye basindan savuruyordu. Her sey hazir olunca çocugun damlasini içirdi; bütün gayretine ragmen gene de pek lezzetli pismemis yemegi ona daha fazla yedirmek için türlü maskaraliklar yapti; sonra beraber oynadilar; kiz nihayet esnemeye basladi ve hiç bir oyunu reddetmeyen gü-leryüzlü babaciga yeni bir oyun teklif ederken basini birakarak uyuyuverdi. Muallim, ayaklarinin ucuna basa basa birkaç kere araliga gidip gelerek sofradaki kirli tabaklari ve çatal, biçaklan tasidi; sakirdatmamaya gayret ederek hepsini bir araya topladi. Bizim bitisigimizde oturan bir ihtiyar kadin, yarin sabah oraya ugrayarak bu bulasiklari çalkalayacaktir.

Muallim, aksam yemeklerini pisirmeyi, küçük kizi giydirip taramayi ögrendi. Fakat bvlasik yikamayi ögrenemedi; daha dogrusu bundan duydugu tiksintiyi bir türlü gideremedi.

Simdi, artik lâmba dolasmiyor; geceyarisindan çok sonralara kadar kimildamadan yanacagi yere konmustur. Baba, küçük kizi kanapeden alarak yatagina götürdü; kucaginda evirip çevirerek soydu: geceligini gIydir-di. Bunlari yaparken egilerek, hattâ bazan gözlügünü takarak çocugu muayene ediyor. Bütün dikkatine ragmen vücudunu ciliz ve sefil görüyor; kulaklarinin arkasinin ve boynunun kirli oldupunu görüyor; gömleginin koltuk altini sökülmüs, bir dügmesini kopmus görüyor. Uyku halinde gözlerinin çukuruna, burnunun kenarlarina düsen gölge onu erimis ve solmus gösteriyor. Ya arasira derinden derine içini çektikçe titresen dudaklarinin renk-sigligi! Baba, gözlügünden sonra lâmbayi alarak çocugun yüzüne yaklastiriyor. Fakat lâmbanin bu yüzde oynattigi gölgeler onu bu sefer daha çaresiz surette sefil göstererek evhamini artiriyor. Bir günün türlü türlü

MlSKINLER TEKKESİ     189

yorgunluklarindan, hirçinliklarindan sonra kendini uykuya teslim eden her çocuk, hakikatte budur. Fakat ancak anasi olmadigi zaman böyle görünür. Ben, hiçbir sey bilmeden, görmeden sehadet ederim ki bu küçük kiz, anasi zamaninda baska türlü bakilmiyordu; belki hattâ boynu simdikinden daha kirli, yüzü daha zayitti.

Ne acayip, bir genç kadindi onun anasi! Evde oldugu zaman ya güler, ya aglar, ya sarki söyler, fakat hepsinden fazla olarak kavga ederdi. Yalniz sesten ibaret bir kadin. Sarki söyledigi zaman sokaktan geçenler adimlarini agirlastirirlar, hattâ dururlardi. Fakat o, sesi, sarkidan fazla kocasiyle kavga etmek için kullaniyordu. Bütün haykirislarinin hulâsasi: «Ben yasamak istiyorum; ben bu zindanda boguluyorum.»

Ben, gene bir sey görmeden bir sey bilmeden sahadet ederim ki o, kocasini seviyordu, çocugunu seviyordu. Bu sesle sarki söyleyen bir kadin, hiç degilse bazi saatlerde kocasini, çocugunu delicesine sevmesin olamaz. Fakat buna ragmen bir sene evvel basini alip gitmistir.

Sonradan mahallede ögrenildi: Artik muradina ermis; rüyasini gördügü hayati yasiyormus; Vilâyetlerde gezen bir saz takiminda hanende imis; gündüzleri ögleye dogru bir otel odasindaki karyolasinda uykudan uyanarak karsiki asçidan gelen kirmizi yagli yemeklerini yiyormus; aksama kadar arasira pencereden salladigi bir kömür ütüsü ile boncuklu, sirma islemeli elbiselerini ütü-lüyormus; yatagin basucundaki çilli aynada, kollarim, gögüs ve ensesinin görünecek yerlerini kolonyali pamukla temizliyormus; yikanacak yer ve su bulunmadigi için kundura boyacilarinin usulüne uyarak kir tabakalarinin üstünü tertemiz boyalar ve cilalarla boyayip par-latiyormus; sonra gazinonun içinde veva bahçesindeki sahnede, disari bakmak ve gülmek tehlikeli olacagi için yaninda ayakta duran Çingene kemanciya gülümseyerek

190

MISKINLER TEKKESI

sarkisini söylüyormus; sarki bittigi zaman birbirleriyle yârenliklerine fasila vererek el çirpan dinleyicilerine ba-siyle selâm veriyormus; sonra gazinonun karanlik sokagina iki keçeli dizilen âsiklari arasindan saginda bir bekçi, solunda bir polisle, gene oteline dönüyormus!

Havanin sicak olmasina ragmen muallim; küçük kizi simsiki örttükten sonra tekrar masasina geldi; çocugun gözüne vurmamasi için lâmbanin isigini üstüste konmus birkaç büyük ciltle sipere aldiktan sonra kitaplarini, defterlerini açti. Çalisiyor, belki de ismail'e «görsen ne kimseye benzemiyen bir insan o» dedirten seyleri düsünüyor, ariyor.

Biraz sonra hafif bir pencere tikirtisi duyuyorum. Bitisigimizdeki evden, sabahlan muallimin bulasiklarini yikamaya giden ihtiyar kadinin evinden sokaga dört köse bir aydinlik çerçevesi düsüyor ve bunun içinde salkim saçak bir kadin gölgesi harekete basliyor. En güzel bir kadinin gölgesi olabilecegi gibi benim Mesule Bacininki olmasina da hiç bir mâni bulunmayan salkim saçak bir gölge. Fakat yillarin gözlerime kazandirdigi o esrarli hassa sayesinde ben, bu çerçevenin içinde tombalak bir genç kadin çehresi görüyorum. Güldükçe daha ufalarak yanaklarina gömülen küçük üzüm gözleriyle, kenarlan disariya dogru kivrik dudaklari ve ucu hafifçe yukariya kalkik minimini burnu ile çocuk kalmis bir çehre. Hiç çirkin degil. Saçlarini saman rengine boyamasa, agzini disariya kivrik dudaklarindan tasan islak kirmizi boyalarla yavrularini yemis bir vahsi kedi agzina döndürmese güzel bile denecek. Pencerenin önünde udunu yan çiplak gögsüne dayiyor; tellerini bir iki kere tingirdattiktan sonra hafiften hafife sarki söylemeye basliyor: Karanlikta gülümsüyorum; o kadar gülümsüyorum ki, gecenin sessizligi içinde gittikçe artan bu sarkiya, kitaplarinin üstünden basini kaldiran muallim de bunu farkediyor; o

              191

da bana dogru bakarak gülümsüyor. Dudaklarimizi   kimildatmadan, yalniz bu gülümseme ile konusuyoruz:

— Bu sarkilar hep senin için.

— Anlamamak mümkün mü? Sirke ile sinek avlamak istiyor biçare.

— Bunu benim kendi kesfim saniyordum. Vaktiyle ben de ud çalarak kendimi birine begendirmeye çalismistim.

— Gidenin sarkilarini hatirlatmakla beni kendine âsik edecegini saniyor. Sonra, onun oyunu bundan ibaret de degil. Sabahlan bulasigimizi yikayan, arasira odamizi süpürmeye gelen anasina bir zamandan beri para kabul ettiremiyorum. Bazi aksamlar, odamizda küçük çiçek demetleri buluyorum. Kizim, bunlari «karsiki ablanin» getirdigini söylüyor. Karsiki ablayi, hattâ bir gün odamizda kizimla oynarken yakaladim. Geldigimden haberi yokmus gibi birdenbire açik gögsünü kapadi; utanmis gibi bir tavirla gülerek disari kaçti; asagi inmeden Önce kisa bir zaman merdiven basinda kendisini çagirmami bekledi.

— Demek simdi udla o, sizi çagiriyor.

— Evet, fakat benim ona göre ne islerim var... Pencereyi kapatmak lâzim.

— Aman, onu yavas yapin... Belli etmeden... Tesadüfen gibi.

— Niçin?

— Sizin için sarki söyleyen bir insanin yüzüne birdenbire pencere kapamak günahtir da ondan. Gene gülümsüyor:

— Alisiktir o...

Ben de gülümsüyorum:

— Bu kadincagiz hakkinda ne düsündügünüzü bilmiyorum. Sagdan, soldan benim de bazi seyler çalinmistir kulagima... Günlerce evinden kaybolarak birtakim er-

192

MlSKINLER TEKKESİ

keklerle düsüp kalktigini,   gazinolarda sarhos oldugunu bilirim.

— O halde?

— O halde gene acirim bu biçareye. Çünkü bunlar, sadece bir koca avlamak içindir ve belki on bes yildan beri, yani on alti, on yedi yasinda babasi yeni ölmüs bir kiz oldugu -zamandan beri bu, böyledir. Hattâ bugün bile sokakta karsisina çikan adam namuslu biri olup da açik açik: «Küçük hanim, bende epeyce dünyalik var. Seninle bir eyyam bir yere kapanip safa sürsek» dese onun aglayarak ve haykirarak kovacagina süphe yoktur. Nitekim anasi da öyle. Fakat «Allanin emriyle simdilik nisanlanalim; sonra da birbirimizi taniyip tecrübe ettikten sonra gene Allanin emriyle...» dedi mi kendi de, anasi da derhal yelkenleri suya indiriyorlar. Bu teklifi yapan bilmem hangi uzak vilâyette ölüm halinde bir ihtiyar amcadan miras yiyecegini söyleyen, çuha pantolonunun diz kapaklari deve diz kapaklanna dönmüs kalin kundura-li bir fakir disarlikli talebi mi? Üç defa evlenip üçüncüde müsrif, pasakli, namussuz kadinlara düstügü ve buna ragmen bir dördüncü tecrübe yapmak istedigini söyli-yen orta yasli, kiliksiz ve ayyas bir küçük memur mu? Yoksa hattâ çocuklarini evlendirip nihayet kendine sira geldigini ve irz ehli bir kadin aradigini söyliyen ihtiyar kurt mu? Ana kiz bunlari hiç birbirinden ayirdetmeden razi oluyorlar. Maksat bir koca degli mi?

Muallim, gülümsemesi daha genislemis olarak beni dinliyor; devam ediyorum:

— Çünkü ikisi de zamanin cahilidirler. Eski evlenme usulünün degismis oldugunu biliyorlar ve yenisini' bu saniyorlar. Ana, kizini otomobile bindirip götüren adam için agzi kulaklarina vararak «damadim, diyor, ne yapalim zamanin âdeti böyle imis. Herkes böyle yapiyor.» Bir hafta, bir ay, yahut daha fazla, sonra macera, bir rezalet-

              193

le, hattâ çok kere o da olmadan kendi kendine sona erdigi zaman ana da, kiz da gene aym saflikla: «Talihimize nisanli bu defa da ahlâksiz çikti» diyorlar. O bir hafta, bir ay, yahut daha fazla zamanin zararlarina gelince, eeey dünya halidir bu. insanin basina ne gelmez?... Allah insani edepsiz serrinden saklasin...

Yani biçarenin bütün ömrü ucuzcu serserilerin kucaginda geçtigi halde ne yaptiklarim kendi de, anasi da anlayamayacaklardir.

VII

Muallimin oturdugu uzun yüzlü evle kcsebasmdaki mavi konak arasina tek katli bir bodur ev sikismistir. Benim Tamasalik'taki evin bir numara hallicesi. Burada ihtiyarlamis bir posta kâtibi ile karisi ve üç çocugu oturur. Çocuklar yetistikten sonra arka bahçeye, mutfagin bitisigindeki eski kümesin yerine, kismen de onun tahta-lariyle, bir yer odasi yaptirilmis, ondan artan para ile de evin yüzüne bir sari badana vurdurulmustur. Fakat zaten alçak olup sokagin yükselmesiyle biraz daha topraga gömülmüs olan tokmakli kapli hali üzere kalmistir.

Sirti iyice egilmis olmakla beraber gene de çok uzun boylu kalan baba ve boyca ondan asagi olmiyan oglu bu kapidan girip çikmak için epeyce güçlük çekerler. Kizlar ufak tefek zeytin çekirdegi gibi seylerdir. Fakat onlann girip çikmalari erkeklerinkinden de daha güçtür. Her defasinda, tasligin karanligindan kedi gözü gibi parlayan gözlerle sokaktan temiz kiyafetli bir yabancinin geçip geçmedigini muayene ederler.

Sokak yüzündeki büyük oda bu iki kiza birakilmistir. Onlar dipteki yatak yükünün kapilarim sökerek yansini elbise dolabi yapmislar, yansina aynasi, renk renk

F. 13

194

MISKlNLER TEKKESI

siseleri, kutulan vesaireleriyle tuvalet masalanni yerlestirmislerdir. Gündüzleri evde bulunduklari zaman burada alafranga sarki derslerine ve Almancaya çalisirlar; ara sira teklifsiz arkadaslanna çay verirler; geceleri de çesit çesit firketeler ve kâgit parçalariyle sanli saçlarini — kirmizi, san, yesil, siyah boyalarla lekeli — bir tülbentle kundaklayarak ve yüzlerini yaglayarak kösedeki kerevetin üstünde koyun koyuna uyurlar. Onun yanindaki dar odanin birkaç vazifesi vardir. Sabaha dogru eski mahalle imaminin evindeki toplantidan, yahut Beyoglu'ndan dönen ogul, ögleye kadar orada yatar; ögleden sonra ortadaki masada onun belinden büzmeli mavi ceketi, paçasi kivnk bol pantolonlari, kolsuz gömlekleri, çesit çesit boyunbaglari ütülenir; sonra, o gidince ütü, kizlarin eline geçer; aksama dogru da bu masaya sofra kurulur.

Ana baba, böylece evi hemen tamamiyle çocuklara birakarak kendileri bahçedeki yeni daireye çekilmislerdir. Posta kâtibi eskiden çok sert bir adamdi. Yaninda agiz açmak kimin haddineydi. Fakat gitgide ona garip bir durgunluk çökmüstür. Kansi burgu gibi incecik sesiyle geceleri basini yerken onun bu sese kulak vermi-yerek uzakta konusulan bir seyi dinler gibi bir hali vardir.

Kadin,, kendisi için hiçbir sey istemiyro; onun bütün derdi çocuklaridir. Kizlar ne olacak? Parasizliktan adamakilli bir mektebe verilmemis olan oglan ne olacak? Herkes isini uydurup etek etek para toplarken kocasi, dogruluk diye bir sey tutturmustur. Bugün gümrük hamallarinin bile burun kivirdigi bir aylikla kendini limon gibi siktirmaktadir.

Bu kavgalann ilk basladigi zamanlarda posta memuru eski titizligiyle kansini haslar; hattâ dövmekle, bosamakla tehdidederdi. Sonra, hizim kaybederek daha alçaktan almaga baslardi: «Vallahi o is bana anlattiklari

MISKlNLER TEKKESİ

195

gibi degil hanim. Ben, dogru bir adam olmasam da egri olsam ne yapabilirim diye düsünüyorum. Damgali posta pullarini temizliyerek tekrar kullanmaktan baska bir yolunu göremiyorum ki, bu da, tehlikesine bakilinca, ne temin eder insana?» diye âdeta kendini müdafaaya ugrasirdi. Simdi ise, koyun gibi gözlerle hiç ses çikarmadan dinliyor. Ogul ile kizlara gelince, onlar çoktandir kendisiyle konusmadiklari için zaten mesele yoktur. İhtiyar memuru kizdirmak için bir tek çare vardir: Ona bir yerden borç para, yahut taksitle esya almayi teklif etmek. Yalmz o zaman gözleri dönüyor, yüzü terlemege basliya-rak bagiriyor: «Olmaz o. Mavi konak gibi benim kapimda da baginrlarsa ben, kendimi de, sizlerden elime geçeni de öldürürüm.»

Tramvayda birbiriyle Almanca konusan, çaylarda pek üstlerine düsülürse — güftelerini agiz kalabaligina bogduklan — alafranga sarkilar söyleyen kizlara arasira iyi kismetler çikmaktadir. Fakat onlar, benim ud çalan küçük gönüllü komsudan daha fazla kendilerini satmasini bildikleri için onun gibi hemen kapilivermiyorlar; uzun nisanlilik tecrübelerine kolay yanasmiyorlar; kizlardan birinin arasira nisanli namzelterinden biriyle sinemaya veya pastahaneye gitmesi lâzim gelirse öteki de beraber bulunuyor.

Kizlarin bu ihtiyatinda evlerinden ve babalarindan utanmalarinin da tesiri vardir. Kendilerini kordelâla-ra, parlak cam kâgitlarina sarilmis hediyelik sekerleme kutulari gibi göz alici boyalariyle bir yerde görüp cam çeken bir erkegi nisanli namzedi olarak bu bodur evin tokmakli bodur kapisindan indirmek ve hele bu ak biyikli, kiliksiz ve dilsiz adami baba diye takdim etmek! Kizlar, daha bunu düsünürken encelerinden sirtlarina buzlu su kaçmis gibi, korkunç sinir hareketleriyle, titresip kivraniyorlar.

196

MISKlNLER TEKKESİ

*

**

Bereket versin yanlarindaki kösebasini tutan yayvan konakta, Abdülhamit zamanindan kalma bir pasa hazretleri vardir ki bütün sikintili zamanlarinda imdatlarina yetisir ve onlara âdeta babalik eder. Posta memurunun karisi vaktiyle bu pasanin kizlarindan birine bir iki gün süt vermis oldugu için bu babaligin ayrica bir tutamak tarafi da vardir.

Kizlar bazi kibar meclislerde «pasa baba sunu dedi, pasa baba bunu yapti» gibi sözler sarf ederek kendilerini yabancilara onun öz kizlari gibi satarlar ve posta memurunu ustalikla aradan kaynatirlar. Kizlar, zaten vakitlerinin çogunu — yelpaze biçimindeki çifte merdivenli, sokagin iki yüzüne indiren kapi tasligindaki iki tahta sütun ile kapi kemerinin üstündeki birkaç boya bulasigindan baska maviliginin sahidi kalmamis — Mavi Konakta pasanin kizlari ve ogullariyle beraber geçirirler. Kendilerinin mektebe baslamalari, ikiz olmadiklari halde nasil bir araya geldigi anlasilamayan isim günleri ve erkek kardeslerinin sünneti gibi törenlerde daima postaci ortadan kaybedilmis, onun yerini pasa baba almistir. Nisanli namzetlerinin aile büyükleriyle görüsme zamani gelince onlar, dogrudan dogruya Mavi Konaga getirilirler. Kizlar, burada ne kadar kendi evlerinde olduklarini göstermek için sofada sarki söyleyerek hizmet ederler ve pasa baba arasira onlara — kendi hesabina bir parça da sahi tarafi bulunan — açik sakalar yaptikça gülüsüp hay-kirisarak sakalini çekiyor gibi yaparlar.

Utanilacak bir baba olan posta memuruna karsilik uzun beyaz sakali ve seksenine yaklasmis olmasina ragmen hâlâ dik duran vücudu ile gerçekten utanilmayacak bir baba, gögüs kabartacak bir babadir.

Pasanin sokaga çikmak için artik elbisesi kalmamis-

MISKINLER TEKKESİ     197

tir. Fakat vaktiyle Hünkâr yaveri iken Abdülhamit'in hediye ettigi söylenen bir elma kürkü vardir. Nisanlilar gelecegi zaman Mavi Konagin köse bucaginda ne kadar yaldizli, oymali esya kalmissa selâmlik odasina tasinirdi; pasa «getirin bakalim su benim bakkal korkutani» diye gülerek kürkü ister ve arkasindaki sal örnegi entarinin pek görünmemesi için onu kusakla sikica belinden baglar.

Kürke, «bakkal korkutan» adini asagi yukari otuz senden beri tekaüt bulunan pasanin kendi koymustur. Sebebine gelince, alacaklilarin yeni ve yabanci olanlari bu odaya alinir; pasa, onlari bir yaldizli koltuga oturtup zarfi çini, fincanla kahve içirirken Abdülhamit'e ait hâtiralarini anlatir, bir yandan da elma kürkün kendi heybetli karni üstüne gelen kismindaki tüylerini elleriyle yavas yavas sivazlar.

Adamcagizlar yaptiklari kabaliktan utanarak konusma sonuna dogru onun istedigi birkaç günlük müh-lehi hosnutlukla verirler. Hattâ aralarinda borcun lâkirdisini hiç agzina almadan çikanlar olur. Gerçi onlann en edeplilerinden bazilarinin bir zaman sonra sokak kapisi önünde tellâl çagirir givi seslerle ve en agir kelimelerle bu kürke sövdükleri de isitilmistir. Fakat ne olsa kazanilan zaman bir kârdir.

*

**

Mavi Konagin üst katinda dünyaya küsmüs bir adam oturmaktadir.

İnsan içine çikmaktan utanir; mahallede yüzünü gören yok gibidir. Sabahlan gün dogmadan çikar; geceleri iyice karanlik bastiktan sonra eve döner. Geç vakitler penceresinde görülen tek isik gamini defetmek için saatlerce üstüste içtigi sigaranin parlayip sönen atesidir.

198

 

Muallimle oldugu gibi onunla da karsidan karsiya konusmalarim vardir.

— Kaçinma. Ben utanilacak bir adam degilim. Hattâ adam bile oldugum süpheli. Görüyorum insanlardan kaçiyorsun? Sokakta dolasmak hakkini bile kendine vermeyecek duvar diplerini siyira siyira evine gelip gidiyorsun. Karanlik ve sicak da olsa paltonun yakasiyle yüzünü kapiyorsun. Nedir bu o kadar saklamaya ugrastigin yüz karasi?

— Zengindim. Fakir oldum.

— Hakkin var. Gerçekten ayiplarin en büyügü. Babadan mi geliyordu bu zenginlik?

— Hayir, kendi el emegimdi. Büyük muharebede ticaret yaptim. Vagon alip satiyordum. Hudutlardan kus uçmadigi bir zamanda altin getirip götürüyordum. Buna benzer daha bazi büyük isler..

— Ayni tarihte Suriye taraflarinda benim de büyük vatan hizmetlerim olmustur. Bir nevi silâh arkadasi sayiliriz. O vakitki zenginlerden birinin bir Avrupali oyuncu kizina banknotlardan bir yorgan yaptirdigi rivayet olunur. Sen misin o acaba?

Sigarasinin kivilciminda dudaklarinin gamli bir gülümseme ile burkulup kisildigini görüyorum:

— Hayir. Ben ondan da cömert adamdim. Bir gece evlerimden birini sereflendirmis bir kibar hanimefendiye ertesi sabah giderken bütün esyasiyle beraber o evin tapusunu hediye ettigimi hatirlarim. Fakat insanlarin nankörlügüne bakin ki mütarekenin en karanlik günlerinden birinde o degil, fakat tapu hediye ettigim baska kadinlardan biri beni elimde semsiyem ve bavulumla son evimden kapi disari etti.

— Tapu onda oldugu için   «kendi evinden» demeli.

— Evet, fakat ne de olsa gene nanakörlüktür. Cüzdanimda kaç lira kaldigina bakmaya cesaret edemiyordum.

              199

Üstelik de hastaydim. Sokakta rastladigim dostlar kolerali gibi kaçiyorlardi benden. Halbuki ne fedakârliklar etmistim ben onlara.

Muharebe içinde öyle geceler olur ki ben onlan, erkekli disili yilancik riyallari gibi ikiser ikiser otomobillere doldurur, Bogaziçi'nde mehtap yahut sabah seyretmeye götürürdüm. Halk, çay bardaklarinda zeytinyagi yakarken karanlik kirlar ve bayirlar arasinda on, on bes otomobilin seyyar bir senlik gecesi gibi, piril piril akisini bir gözönüne getirin.

— Dostlar öyledir. Hos görmeli .

— Aylarca hastahanede süründüm. Nihayet ilk karim elinde iki çocugu ile beraber Anadolu'dan geldi, Iyi zamanlardan kalma birkaç parça mücevherini satarak beni bir hasta çocuk gibi tedavi etti. Simdi epeyce zamandan beri bir kömür deposunda kantar memuruyum. Sabahtan aksama kadar ter ve kömür tozuna bulanarak çalismama mukabil elime geçen pek az para ile karim bu evde beni ve çocuklarimi idare etmege ugrasiyor.

— Bu, birdenbire yükselip alçalmalarda benim durgun basimin anlayamayacagi pek çok seyler bulundugu muhakkak. Fakat bir tanesi var ki ona hiç aklim ermi-yecek. Ben, utanilacak adam degilim. Bunu daha evvel de söyledim. Anlatin bana. Vagon isi, altin isi, daha bilmem ne isi yaparken saklanmadiniz; bana bir tanesini tasvir ettiginiz o donanma gecelerinde bilâkis yüzünüzü bütün isiklarin odak noktasina çevirip herkese göstermekten hoslanirdiniz. Bu, bir tabiat meselesidir; asla bir diyecegim yok. Fakat simdi, sabahtan aksama kadar kan tere bogularak hayatinizda belki ilk defa kazandiginiz ekmegi kendi karinizla, kendi çocuklarinizla bölüsürken nasil gururlanmiyorsunuz? Iste ben, bunu anlayamadan ölecegim.

200

MISKINLER TEKKESI

VIII

l

Mahallede bu kalktiktan sonra düsen biçareye mukabil düstükten sonra kalkinmis bir adam yasamaktadir: Mahallenin hâlâ eski adiyle «Tombul imam» diye çagirilan eski imami.

Bu Tombul Imam, Abdülmecit devrinde çakipençe-ligi ile meshur bir emsalsiz adammis. Mahallenin Defter-hanede, Tekaüt Sandiginda, Seyhislâm kapisinda ve Ser'-iye mahkemelerinde olan en batak islerini — vekil, kefil, sahit, evrak-i müsbite vesaire tedariki de kendine ait olmak üzere — götürü olarak üzerine alir ve çikanrmis. Mahallede ev alim - satimindan, evlenme ve bosanma islerine kadar hiçbir is ona danisilmadan yapilamazmis. Kocalarinin zulmünden kaçan kadinlar, babalarinin istemedigi bir erkekle evlenmemek için evlerinden kaçan kizlar; efendilerinden kaçan arap halayiklar onun evine si-ginirlarmis. Dügünler, cenazeler, mevlûtlar, hafiz tehni-yeleri gibi büyük merasimi o tertipler mevlûtru, çalgici, köçek, hokkabaz pazarliklari onun evinde olurmus. Mahallenin namusunu kirletenleri mahalleden kovmak, olmazsa fenerli baskin alaylari tertibetmek onun vazifesi imis. Hâsili, biraz ilerideki Seyhislâm krptsinin küçügü gibi bir yer.

Mesrutiyette mahallenin bazi ileri gelenleriyle beraber imamin da yildizi kararmaya basliyor ve bunu Vefa yangininda camisinin yanmasi, serseri, afyonkes ve kumarbaz çikan büyük oglunun büyükçe bir parayi alip kaçmasi gibi sirti siraya birtakim felâketler kovaliyor. Cum-huriyet'te mahalle imamligi ve sarik kaldirildigi zaman ise artik söylenecek söz yoktur ve Tombul Imam, Allah tarafindan sabir ve sadakati denenen Eyüp Peygamber gibi bir adamdir. Aile, çil yavrusu gibi dagiliyor; ev, oda oda kiraya veriliyor ve bazi eski borçlara mukabil kira para-

              201

sina mahkemece haciz konuyor, Imamin ilerde kendi yerine geçirmek için özene bezene hifza çalistirdigi küçük oglu Sile taraflarinda bir köyün imamligina kadar düsmüs ve bir fakir kömürcüye damat olmustur, Iki kizdan büyügü agabeysinin arkadaslarindan onun gibi ayyas ve kumarbaz bir memura vararak Anadolu'ya gidiyor, küçügü vaktiyle evlerinde gündelikle dikis dikmeye gelen bir Rum terzinin yanma girerek canini kurtariyor.

Imamin kendisine gelince, sakal uzamis, göbek erimis, tutam tutam sarkan kir saçlarinin üstünde çarpilmis bir yagli kasketle uzun zaman meczup gibi viranelerde dolasiyor. Fakat daha ziyade bir hastalik hali oldugu anlasilan bu ilk sersemlikten sonra yavas yavas akli basina gelmektedir. Bunun delili sahiplerinin öldügünü, yahut baska memleketlerde bulundugunu bildigi bazi bos arsalarin taslarini üçer beser liraya arabacilara satmaya baslamasidir.

Bu ilk sermaye, imama yeniden ugur getiriyor. O, bugün eskisi kadar degilse de gene mahallenin en mamur adamidir. Bu zeki adamin yeniden yükelmesi söyle baslamistir: Bogaziçi iskelelerinden biri civarinda bir kahve vardir ve bu kahvenin sahibi; imamin eski mahallesinde uzun zaman oturmus bir saf adamdir, Is yapamadigindan iskâyet eden bu adama imam, ayni semtte aksam üstleri ve geceleri adam almiyan içkili gazinolari misal gösteriyor: «Zamana uymak lâzimdir; kahve ile, çayla bu is yürümez; sen de onlar gibi yap. Günahi varsa Allah bana yazsin. Sen benim ne Müslüman adam oldugumu bilirsin!» diyor.

Bu teklif imamin pek de fazla bir sey ümidetmeden rastgele attigi bir oltadir. Fakat kahveci derhal yakalaniyor.

Imam, içki yasagi zamaninda Anadolu'da raki kaçakçiligi yapmis ve son zamanlarda çok perisan bir vaziyet-

202

te istanbul'a düsmüs olan büyük oglunu ona yardimci veriyor.

Bu çocuk, simdi otuz besi geçmis, koskoca bir erkektir. Meyhaneciligi biliyor. Bunca yil türlü sefalet ve rezalet içinde, tavada balik gibi evrile çevrile kizardiktan sonra oldukça aklini basina almistir. Sonra, ne de olsa babasinin ogludur. Nihayet bir içkili gazinonun icabet-tirdigi resmI muameleler ve rakip komsularla, polisle olan daha bir sürü nazik is için imamin arkada oldugu düsünülürse bu tesebbüsün yürüyecegine inanmak lâzimdir, Imam, ölmemistir; isler mevzuunu degistirmis de olsa mahiyetini degistirmemistir.

İmam, çalgili gazinolari söyle dolasiyor. Vaktiyle en büyük camilerde, bütün vüzerasi, vükelâsiyle mevlûtlar, hafiz tenhiyeleri, sazi, hokkabazi, ortaoyunu ile hünkür dügününe benziyen dögünler idare etmis bir adam için bir miktar boyali bez ve tahta ile bir çalgili gazino kurmak nedir?

Büyük oguldan sonra Sile'deki hafiz ogul da istanbul'a getirtiliyor. Hifzi dinledigi siralarda Kur'an okurken, en meshur mevlutçulara yardim ederken sesinin ve okuyusunun tatliligina herkesi hayran etmis olan hafiz, etrafini alan birkaç çalgici ve hanende kiz arasinda Kiz Kulesi'ne karsi gazele baslayinca gazino altüst oluyor.

Asil kahvecinin ne oldugunu bilmem. Fakat, hafiz simdi musikinin en söhretli üstatlarindan biridir. Büyük kardesi Beyoglu'nda büyücek bir çalgili gazinonun sahibidir. Bizim mahalledeki ev, bastanbasa tamir edilmis ve boyanmistir. Küçük kiz, alt katta bir terzihane açarak artik ihtiyarlayan eski ustasini yanina makastar almistir. Yukari katta kumar oynanir ve hemen her gece ortalik karardiktan sonra araba araba kibar kadinlar ve erkekler gelir. Bu isin idaresi Anadolu'daki kocasinin yaninda çok sikinti çekmis, fakat buna mukabil evde gizli kumar

oynatmak   sanatini bütün    incelikleriyle ögrenmis olan büyük kiza verilmistir.

Sakalin «bamteli» tâbir edilen kisminin biraz altinda eski güzel sakalindan, mecidiye çeyregi büyüklügünde ,bir agarmis hâtira ve numune birakmis olan imamin vazifesi arasira misafirlerinin arasinda dolasmaktan ibaret gibidir. Yalniz, kapi zilinin hizla çalinmasi, yahut sokakta yüksek sesle bir münakasa olmasi gibi hallerde, misafirlerden biri ürkeklik gösterecek olursa, imam, çevik bir hareketle elinden tesbihi havaya atip tutar, eski dil aliskanligiyle «saye-i resulûllahta hiç endise buyurmayin, keyfinize bakin!» diye teminat verir ve gülümseyerek gözlerinden birini kirpar.

IX

t

Mavi Konagin mukabilindeki köse basinda, muallimin bir ev asinsindaki yeni tugla binanin üst katinda, gecenin geç vakitlerinde bir mavi isik yanmaya baslamistir.

Burasi imamin tamir edilen evinden sonra mahallenin en yeni evidir; ben buraya yerlestikten galiba iki sene sonra yapilmistir. Bu evin mavi isik yandigini söyledigim üst katinda genç bir isçi ile kansi oturmaktadir.

Birkaç sene evvel dügünleri oldu; birtakim çarsafli ihtiyar kadinlarla Feshane kumasindan yeldirme biçimi mantolar giymis basi örtülü genç kadinlar, İstanbul'un bir kenar mahallesinden, atlarinin boynuna renkli basmalar sarilmis, eski talika arabalariyle, kizi gelin getirdiler.

Erkek, büyük fabrikalardan birinde tornaci, tesviyeci gibi bir seydir; yakinlarda da ustabasi olmustur. Otuz yaslannda saglam ve yakisikli bir delikanlidir, tsini ve karisini çok sever; birinden ayrildi mi, arada hiç vakit

204

 

kaybetmeden, ötekine kosar. Vaktiyle epeyce hasari imis. Sik sik sarhos olur ve arkadaslariyle kavga çikarirmis. Galiba gene böyle bir sarhosluk esnasinda yaptigi bir vukuat yüzünden iki ay hapis yatmis. Fakat evlendikten sonra bunlarin hepsi bitmistir. Arasira bulustugu uygunsuz bir kadini bir odaya kapatmayi ciddI surette düsündügü siralarda simdiki karisini tanidi. O, fabrikada kolunu bir çark kayisina kaptirarak parçalamis bir ihtiyar gece bekçisinin dört veya bes çocugundan biriydi. Delikanli, .bu kizi fabrika kapisinda göz yaslariyle yikanmis sedef gibi yüzüyle görünce asik olmus ve hemen o saatte onu kendine kan yapmaya karar vermisti. Hele o perisanlik gününde bir dilenci kizmkinden farki kalmamis kiyafetine bakarken memnun oluyor, her seyi kendisine borçlu olacagi için bir Tanri gibi tapacagini düsünüyordu. Nitekim ilk evlendikleri zaman, degil, viranede yetismis aç ve çiplak bir bekçi kizi, bu tunç heykellere benzi-yen genç vücut ve çehre için mükellef bir hanimefendi de pekâlâ evini, barkini yikabilirdi.

Genç âsiklar asklarinin tam tadini çikarmak için onu sarki, siir, yahut güzel sözle süslemek ihtiyacindadirlar. Bu delikanli, bunlarin hiçbirini beceremedigi için kendi sanatinin sazi demek olan çekiç vesairesin eline alir ve evde bulundugu zaman, yani aksamüstleri ve tatil günleri ask u sevk ile evi ve esyayi tamir ederdi. Böylece yeni evin genis balkonundaki kapi ve demir parmaklik baska bir sekle sokuldu ve maviye boyandi; üzerine telden bir ag örülerek boyali saksilar içinde yetistirilmis sarmasiklarla sardirildi. Sonra, gene bu balkona kurulan bir küçük tezgâhta tahtalar rendelendi; yeni biçimde masalar, dolaplar, raflar ve dogacak çocuklari için bir tahta karyola yapildi ve boyandi.

Gerçekten tüy gibi bir fikara güzeli olan karisi tiril tiril ince entarilerle etrafinda döner; tahtalarini, çivileri-

              205

ni getirip götürerek, boya tenekelerini tutarak ona yardim ederdi.

Kizin öteki kardesleri ne olmustu bilmiyorum. Fakat anasi onlarla beraber yasamaya gelmisti. Yasi, artik evlenmeyi düsünmek zamaninin geldigine karar veren bazi kibar aile kizlarinin yasini pek fazla geçmemis olmakla beraber basina bir yemeni, arkasina bir siyah entari ile kendini ihtiyar kiligina sokan bu kaynana da bazan yanlarina gelir, balkona asilacak çamasirlari veya sucuklari unutarak onlara yardim ederdi.

Üst kat böyle derece derece degiserek alt katlara hiç benzemez bir boyali oyuncak haline gelirken onlarin yasama tarzlari da degisiyordu. Postabasi olduktan sonra eli büsbütün genisleyen ve ögleyin yiyecegini bile evden götürerek sokaktaki masrafini hemen tütün parasina indiren isçi karisini ikide birde çarsiya götürerek ince çoraplar, sik iskarpinler aldi. Eve gündelikle terzi getirtti ve kendi eliyle yapip boyadigi elbise dolabini renk renk ipekli elbiselerle donatti. Gene ayni hevesle genç kadini berbere götürerek uzun saçlarini kestirttI; ona baska bir güzellik veren, top salata biçiminde bir kivircik bas yaptirdi.

lIk zamanlarda balkonda top gibi birbirine atip tutmakla eglendikleri çocugu sonradan büsbütün büyük anaya birakarak arka odaya gönderdiler. Onun da eskisi gibi yemenisiyle is zamanlarinda entarisinin üstüne çektigi basma doniyle balkona çikmasina artik izin yoktu. Evin islerine yardim etmek için belki de eski mahallelerinden, on iki, on üç, yaslarinda bir kiz çocugu getirerek gögsüne bir fistolu önlük takmislardi.

Gelelim simdi, bir zamandan beri bu katta gecenin geç vakitlerinde yanmaya basladigini söyledigim mavi isiga! Bütün bu anlattigim degisiklikler olduktan sonra genç kadin, kendini açik gögüslü ipek elbisesi ile, boyu-

206

nü daha ziyade uzatan iskarpinleriyle, kivircik basiyle — kocasinin eliyle yaptigi elbise dolabinin bir büyük su damlasi gibi uzamis söbü aynasinda gördügü zaman — öteki kibar hanimefendilerden farki olmadigina kanaat getirdi. Bu, bir dereceye kadar dogru idi de. Bu kibar hanimlardan birçogunu yilan derisi iskarpinlerinden, adini bir türlü beceremedigim parlak kivircik tüylü kürk mantolardan soyarak onun eski kiyafetine soksaniz onlardan da ne kalacaktir?

Halbuki bu genç kadin, zarif hareketler ve güzel sözler cihetinden olan ufak tefek eksikliklerini de gördügü sinemalardan ve postacinin kizlarinin getirdigi romanlardan çabucak tamamlamak yolundadir. Onun yeni islemeye baslamis taze ve hevesli zekâsi bunlari âdeta sömüre-rek göz göre göre büyümektedir.

Ancak o, böyle kozasindan çikmis renkli bir kelebek gibi havaya ve günese kanad açarken kocasi kasketi ve deri tulumu ile hep ayni adam kaliyor ve bunu nihayet, beraber gezmeye çiktiklari günlerde bir temiz avci ceketi ve pantoloniyle degistirebiliyor. Bu, onun için bir para degil, hiçbir pahaya degistirilemiyecek bir meslek kiligi meselesidir. O, simdikinin bes misli de para kazansa posta memurunun oglunun taksitle yaptirdigi beli büzmeli mavi ceketi, açik yakali, yahut kelebek boyunbagi ipek gömlegi giyemeycektir.

Eskiden bu üst katin pencereleri erkenden sönerdi; kari koca da, çocuk da, kaynana da erkeden uyurlardi. Fakat bir zamandan beri genç kadin, uyumuyor ve bazi kisa yaz gecelerinde bu küçük mavi isik sabaha kadar yaniyor.

Bu küçük mavi isik, marifetli oldugu kadar da zevk sahibi olan isçinin demir teller ve karisinin mavi ipek elbisesinden artmis kumas parçalariyle meydana getirdigi, bir güzel abajurun isigidir. Genç kadin, bu abajurun

önünde, gitgide kusurlarini görmeye basladigi kanapesi-nin üstünde bir yandan öbür yana dönerek romanini okuyor, bir mermer sarayin mermer balkonunda, her düstügü yere yaldizli varak kâgitlari gibi yapisan bir mehtabin altinda uzun saçli bir genç erkegin, kollarini boynuna dolayarak kendisine bakan bir güzel kadina söyledigi isitilmemis sözlere kendini o kadar veriyor ki biraz sonra gözlerini kapadigi zaman o sözleri ezbere tekrar ettigini hayretle görüyor. Sonra, yerinde dogrularak basini arkaya çeviriyor, hafifçe horlayan kocasinin, karyolanin kenarinda sarkan çiplak koluna bakiyor. Bu sefer hangi romandan hatinnda kaldigini hatirlayamadigi için kendi içinden geliyor zannettigi bir baska cümleyi tekrarliyor: «Seviyorum onu muhakkak. Daima da sevecegim. Fakat korkuyorum ki birbirimizi anlamadan ölecegiz.»

Gariptir ki bu duygu, simdi onun anasinda da vardir. Kiziyla damadi sokaga çiktiklari zaman onlarin yan yana uzaklasmalarini balkondan seyrederken karsi taraftan postacinin mavi ceketli oglunun, imamin beyaz yakali, güderi eldivenli, rugan iskarpinli hanende oglunun, pasanin arasira hastahaneden izin alarak birkaç gün Mavi Konakta misafir kalan morfin hastasi oglunun geldigi-* ni görecek olursa içini çekiyor: «Kiz, böyle birilerine lâyiktir. Yazik ettik!» diyor.

Genç kadinin da, anasinin da haklan vardir. Bu adam iyidir, hostur; fakat bu kadini anlayamayacaktir. Kdain yükseldikçe o, inadina düsmekte, daha tenasi bayagilasmaktadir. Karisinin en sade kadinlik haklarini anlamiyor; postacinin ince ruhlu kizlari ve onlar vasitasiyle tanidigi daha baska yüksek aile kadin ve kizlanyle ahbaplik etmesini hos görmüyor; bu ve buna benzer seyler yüzünden arasira çikan kavgalarda, fabrikada imis gibi agzini bozuyor ve yumruklarini sikiyor.

Kim ne derse desin geceyarisina, dogru   bütün ma-

208

 

halle karanliga gömüldügü zaman bir büyük mavi yildiz gibi parlamaya baslayan bu isigi ben sevmiyorum; gecenin birinde yirtici haykinslanyla yataklarimizdan ugramayacagimiza, bu yildizin etrafindaki karanliga ugursuz tabanca aydinliklariyle delinip desiliyor görmeyecegimize bir türlü kendimi inandiramiyorum.

Karsimizdaki asmali eve, muallimin alt katina elli yaslannda kadar görünen bir disarlik kadini yerlesmisti. Her sabah pencereleri açarak uzun uzun temizlik yapiyor, sonra çarsafini giyerek, elinde bir küçük sepetle pazardan alisverise gidiyordu. Konuskan bir kadin oldugu belliydi. Fakat mahallede kimseden yüz bulamadigi için nihayet günün bir çok saatlarmda pencerede gördügü Mesule Bacida karar kilmisti. Hicazlilan Arap sandigi için baciyi «haci hanim» diye çagiriyor ve bu, Mesule Bacinin pek hosuna gidiyordu. Birbirlerinin dilini pek anlamamakla beraber ahbaplik çarçabuk ilerledi ve iki komsu, bir zaman karsidan karsiya konustuktan sonra birbirlerine gidip gelmege basladilar. Baci, bu «haccaamm» liga daha ziyâde hak kazanmak için sandiktan çikardigi bir yesil gaz boyamasini basina bagliyor ve misafirlik dönüslerinde bana bu kadini uzun uzadiya methediyordu. Fakat bu, onu, günün birinde, bir çok sevdigi kadin için gayet agir bir sey söylemekten alikoymadi: Bazi geceler yatsidan sonra bu kadina uzun boylu bir erkek misafir geliyormus; perdeleri kapiyarak saatlerce oturuyorlar-mis; sonra kadin, onu usulca sokaga saliveriyormus!

Mesule Baciyi bu çirkin vesvesesi için fena halde hasladim. Fakat dogrusu kendimin de bir parça içim çürü-medi degli. Baci, insanla maymun arasi bir mahlûktur; fakat ne de olsa konak yetistirmesidir; burnu gizli münasebetlerin kokusuna alisiktir. Böyle olmakla beraber gene de bu güleryüzlü, tostoparlak, disarlik kadini için fena düsünmek elimden gelmiyordu. Hattâ tesadüfen bir gece onun tipki, bacinin tasvir ettigi sekilde, sokak kapisini açtigim, uzun boylu misafiri sokaga salivermeden onun boynuna sarilarak tekrar tekrar öptügünü, bununla da kalmayarak uzun uzun arkasindan baktigini gördügü-güm halde de gene hükmümü veremedim.

Fakat bir gece yansi bu kadina agir bir bayginlik geldi. Eli, ayagi sasiran ev sahibi kadin, yukaridan muallimi, karsidan bizi çagirdi. Zavalli muallim, geceliginin üstüne giydigi bir palto ile kim bilir hangi karakollari dolasir ve nafile yere hekim ararken kadin Mesule bacinin kucaginda kendiliginden açildi.

O gece, hastanin yanina bekçi biraktigim Mesule Bacinin çetrefil dilinden, ertesi gün, bin güçlükle hakikati ögreniyordum: Gece gelen uzun boylu misafir, kadinin kendi oglu imis; onu evvelâ Konya'ya, sonra İstanbul'a, sonra Avrupa'ya göndererek adam etmis, Avrupa'daki tahsilinin son yillarinda, hali, vakti yerinde bir çiftçi olan babanin isleri bidrenbire bozuldugu için kadin, boynundaki besibirlikleri ikiser üçer bozdurmaya baslamis ve tahsil bununla tamama ermis.

Bunlarin hepsi güzel. Fakat bugüne kadar oglunu Mesule Bacidan saklamanin sebebi ne? Kendisini sirf hastaligina baktirmak için istanbul'a gelmis gibi göstermek niçin? Hastalik, gerçekten dogrudur; kadinin midesinde ne oldugu anlasilmamis bir yara vardir. Fakat asil yaraya gelince, Avrupa'dan dönen ogul, istanbul'un asil ve kibar bir ailesine damat olmustur. Her halde bir gönül isi. Fakat Avrupa'da da okumus olsa bir köylü çocuguna bu kadar yüksek bir kiz ancak köylü oldugunu saklamak, soyunu sopunu inkâr etmek sartiyle verilmistir.

 

Damadindan para ve asalet istemeyen bu büyük ailenin hiç degilse bir parça yumusak baslilik istemek elbette hakkidir.

Dügün, Karaman'daki anadan gizli tutuluyor; o, bunu ögrenerek, son kalan besibirlikleriyle ziynet altinlarini gelinine götürmek için tutturunca türlü bahaneler, yalanlar uyduruluyor. Fakat sonradan baba ölüp midedeki yara da bir istanbul seyahatini kaçinilmaz bir zaruret haline getirince!

İste o zaman, bu lâf anlamaz köylü kadinina, kendisini Haydarpasa istasyonundan almaya giden oglunun daha oracikta, istasyonun bekleme odasinda, hakikati açik açik anlatmasi vâciboluyor: Anasidir; kendisi gibi karisinin basi üstünde de elbette yeri vardir. Fakat bu asil ve büyük ailenin Sisli'deki mükellef apartmanina, hâlâ çarsafmi bile siritndan atmamis, yesil pazen entarili bir köylü nasil girecektir? Elektrik avizelerinin aksinden aynaya dönmüs kaypak cilâli döseme tahtalari üzerinde nasil yürüyecektir? Yillarca Avrupa'da kalmis olmasina ragmen kendisi bile bir davet sofrasinda hâlâ, karisinin karsidan verdigi kas göz isaretleriyle talimli maymun gibi yemek yerken köylü ana, bunu nasil yapacaktir? O asIl baba, o asIl ana, o her bii i dört lisan konusan asIl erkek ve kizkardesler bu köylü kadim dünürümüzdür diye ortaya çikarmaktan utanmasalar bile, onlar kendileri ne olacaklardir? Sefkatli bir ananin, böyle insanlar yaninda oglunun yüzünü yere getirmeye bu kadar hakki var midir?

Kadin, evvelâ sasiriyor; kiziyor; fakat sonradan ogluna hak veriyor. Demek ki en dogrusu, anasinin istanbul'a geldigini ailesine bile haber vermeyerek (çünkü haber verirse asIl insanlar onu mutlaka apartmana çagiracaklardir) onu söyle kenar kösede tutulmus bir odaya misafir etmek olacaktir. Hattâ telgrafi alinca böyle bir

              211

odayi hazirlamistir bile. Kendisi sik sik bu evde anacgi-ni görmeye gelecektir; onun bir an evvel hastaligindan kurtularak selâmetle Karaman'a dönebilmesi için en iyi doktorlar" ve hastahaneleri simdiden temin etmistir. Hattâ dönüs günü istasyona, simdi konustuklari bekleme odasina, gelinini getirerek ona göstermeyi bile va'dediyor. Yalniz, bunun için her seyi son güne kadar ailesinden saTslamak lâzimdir. Anacigi Süleymaniye'de oturdugu müddetçe kim oldugunu, kimin nesi oldugunu herkesten saklayacagina — daima gögsünde tasidigi En'ami Serif üzerine — yemin ederse oglunu daha memnun edecektir. Kadin, bunlari isittikten sonra yaptigina gerçekten utaniyor; hattâ bir ara geldigi trenle geri dönmeyi düsünüyor, fakat oglunu dünyaya getirdigi günden beri düsündügü gelinin yüzünü görmeden, onun için sagladigi ziynet altinlarini eliyle boynuna takmadan gitmeye razi olamiyor. Ailenin kendisinin istanbul'a geldigini bilmedigine inanmistir; bu talihli rnaymun gibi damadin haftada iki, üç gece izin almadan nasil sokaga çiktigini kendi kendisine sormamistir. Bir bayginlik nöbetinden sonra kendini belki de ölecek zannettigi bir gecenin yalnizligi içinde sirrini Haci Hanima söyledigi zamana kadar her seyi herkesten saklamistir. En'ami serif üzerine verdigi yemini bozmanin büyük günah oldugunu biliyor.. Fakat ertesi sabahtan tezi yok. Haccanimla pazara çikacaktir; köpeklere bir kaç okka ekmek dograyacaklardir.

Bir kaç gün sonra bir otomobille anasini hastaneye götürmeye gelen oglu, gündüz gözüyle de gördüm. Çam yarmasi gibi, ali alina, moru moruna yakisikli, bir delikanli; mum gibi paltosu, beyaz ipek boyun atkisiyle gerçekten moda gazetesi resimleri gibi-bir insan olmus. Yalniz, mahallemize pek seyrek gelen otomobilin etrafinda toplanmis birkaç küçük çocukla sakalasirken ciddiyetini bir parça kaybetti. Hele kendisine tas atan üç

212

dört yaslarinda bir küçük kizin tasiyle yaralanmis görünerek ayaginin birini kaldirdigi ve incecik bir sesle: «Vay, bacagima degdi; vay, bacagima degdi» diye öteki ayagi üzerinde birkaç kere zipladigi zaman, bir an için, memleketinin çocugu oluverdi.

Garip bir tesadüf, o senenin yazinda beni bu genç adamla bir kere daha karsilastirdi. Daha güzeli asil karisi da, sekiz on kadin ve erkekle beraber yaninda idi. Bir vapur iskelesinde idik. Onlar, hep bir arada Altinkum'a gitmek için bir çatana ismarlamislardi; takat nedense bu çatana gecikiyordu. Gelin hanim ufak yüzlü, ufak boylu bir kadindi. Ayagina bol paçali bir mavi pantolon giydigi için daha ziyade de küçülüyor; hele oturdugu iskele babasinin üstünde sinirden ayaklarini salladigi ve uzun boylu kocasini arasira semsiyesiyle çagirarak karsisina diktigi zaman âdeta çelimsiz gemi muçolarina benziyordu.

İskeleden baliklan seyrediyor gibi yaparak yanlarina yaklastim. Mesele gerçekten ehemmiyetli idi: beceriksiz adam telefonla bir çatana ismarlamayi becereme-mis, kim bilir lâkirdiyi nasil agzinda geveleyerek bu felâkete sebep olmustu.

Damat, bugün deniz kiyafetiyle idi. Ayaginda bir beyaz pantolon, çorapsiz hasir örmesi terlikler, sirtinda yakasi göbegine kadar açik, kolsuz bir beyaz gömlek vardi. Telefonla asla gevelemedigini, fakat çatanacilarin ahlâksizlik ettiklerini yeminlerle anlatirken arasira sesi yükselecek olursa hanim, birdenbire kaslanni çatarak sert bir isaretle «yavas» diyor, iskele memurunun odasi kapali oldugu için onu çarsida telefon aramaya gönderiyor ve çantasindan aynasini çikararak yüzünün boyalarini tazeliyordu.

Bir defasinda kavga büyüyecek gibi oldugu için on dört, on bes yaslarinda ufak bir kiz araya girdi; ellerin-

 

213

den biriyle genç adami omuzundan tutup öbür elindeki mendille yüzünden akan terleri silerek titizlendi: «Yooo abla... Enisteme söz söyletmem... Ne kabahati var adamcagizin, gelmediler iste.»

Damat, bu küçük sevgili baldizin yere düsürdügü mendili alip ona verirken, benim tarafimda olan gözünde ne derin bir minnet gülümsemesi peyda olmustu.

Nihayet, çatana geldi; kadinlar, erkekler birbirleriyle sakalasip gülüserek bindiler. O bekleme odasinda bir kere daha kaybolduktan sonra kollarinda bir alay yiyecek paketi; semsiye, pardesu gibi birkaç kadin esya-siyle çatanaya geldi. Yüzü gülmege baslayan karisi içerden:

— Sakin bir sey unutmus olmayasin, diye seslendi. O, bu sefer sesini çikarmaktan korkmayarak kalin kalin güldü:

— Olur mu öyle sey?

Bununla beraber ihtiyaten, yahut da karisinin sözünü hiçe saymis görünmemek için bir kere daha bekleme odasina gitti ve kosa kosa geri gelerek iskeleden ayrilmak üzere olan çatanaya atladi.

Hasir pabuçlariyle, beyaz pantolonu ve beyaz ipek gömlegiyle ne usakti yarabbi, ne usak!

SON

Bu hayat içinde yillar, yillar geçti. Benim zavalli Gani Dedenin daima tekrar ettigi bir tâbir üzere «geçerken mihnet gibi uzun, geçtikten sonra visal gibi kisa» yillar!

Mesule Bacinin zaten seyrek olan saçlan, basinda top top oldu; gözlerini hafif bir duman bürüdü. Yalniz geceleri sobanin agzindaki alevde dislerinin senligi hâlâ devam ediyor.

Talât, simdi artik bizimle beraber yasamaktadir. Epeyce zamandan beri tekaüttür. Ogullar, kizlar birbiri ardinca yetisip ötede, beride evlendikçe üstündeki yük hafifler gibi oluyor, fakat çok geçmeden onlar, kuyruklarinda çifte çifte kabaklarla tekrar ona çullaniyorlardi... Nihayet, öyle bir zaman geldi ki bütün kabile, çesit çesit dertleri, kavgalari ve rezaletleriyle onun basina çöktü. Üstelik hasta kadin da hâlâ aglaya, inleye ortada yatiyordu.

Talât, artik haritayi, pusulayi, iyice sasirmisti. Dairede ise güce bakamiyor; zaman zaman gözlerini simsiki yumup agzini, yüzünü çarpitarak kendi kendisiyle konusuyor, ötüyor gibi acayip sesler çikararak etrafinda-kileri kendine güldürüyordu.

Zaten bakimsiz olan kilik kiyafetini büsbütün süfli, gülünç, pis bir sekle sokmaktan âdeta bir melâmet zevki duyar olmustu. Dügmeleri kopmus pantolonunu çengel igneleriyle ilikliyor, burnunu gazete parçalarina silerek öteye, beriye atiyordu.

Böyle olunca daire, onu vaktinden birkaç sene evvel tekaüt etmege mecbur oldu. Kâgidini aldigi aksam evi-

ne ugramadan bize gelmisti. Siddetli bir gögüs nezlesinden dolu dolu öksürüyordu. Sobanin karsisinda onu soyup kafes gibi kalmis sirtina kupa çeken Mesule Baci, ne yiyecegini sordukça, agzim kapayarak burnundan çikardigi bir acayip ince sesle: «Ben Eyüp Peygamberi de geçtim kalfacigim. Ben melek oldum bu gece. Melekler yiyip içerler mi kalfacigim?» diye soruyordu.

Fakat hayatin bazan akil, sir ermeyen garip tavizleri vardir. Talât'in artik içinden çikilamayacak bir kargasalik halini almis görünen meselesi inanilmayacak kadar az bir zaman içinde, inanilmayacak bir kolaylikla çözüldü. Kadin öldü; kabile — vaktiyle de bana oldugu gibi — sanki yer yarildi, takimiyle yerin içine geçti ve Talât, hemen benim kadar yalniz kaldi. Ondan sonra hepsini sicimlerle bagli bir ufak çanta ile kese kâgidina sigdirdigi esyasiyle bizim eve yerlesmeye geliyordu.

Bizim ev, epeyce zamandan beri gerçekten bizim evdir. Sahibi olan ihtiyar hanimefendi öldükten sonra bu ev az bir para ile büsbütün bizim olmustur. Onu söylemenin sirasi da gelmisti ki Kocabaslann son torunu da artik kendi mesleginin bir... mütekaididir. Benim bir yana konmus birkaç paramdan ziyade Talât'in becerikliligi sayesinde simdi bir küçük dükkânimiz vardir. Bir kere daha kendini toplayan Talât orada tütünden baska gazete, kâgit, kalem gibi seyler de satiyor. Benim Sinop-taki arzuhalci dükkânimi uzaktan uzaga hatirlatan bu dükkâna ben de sik sik ugrar ve sokaktan görünmeyen bir kösesine oturarak onu seyrederdim.

Geçen yillar içinde Talât, bana birkaç defa ismail'den haber vermistir. Zaten ayrildigimizdan beri bu çocuk için ne ögrendimse ondandir.

Talât, gecenin birinde sesini biraz degistirip alçaltarak: «Çocuktan haber var» der. Basimi önüme egerek,

216

 

bir kelime söylemeden, dinlerim. Âdetimi ögrendigi için benden ne baska bir hareket ne bir cevap beklemeden söyler ve susar. Aylar, yillar sonra yeni bir havadis çikincaya kadar.

Ismail, Bursa'ya giderken hemen hemen anlasmistik. Yaza gene gelecekti. Fakat daha bahar gelmeden bunun olamiyacagini bir mektupla haber verdi: Gene zayif kalmis dersler, basbasa vererek çalisilacak arkadaslar, mektepten baska yerde bulunamayacak kitaplar, vesaire, vesaire...

ikinci senenin basinda bir mektup daha: Babasi ve daha ziyade Defterdar büyükbabasi için ne biliyorsam yazmami İsrarla istiyor. Bu zatin çok faziletli ve asil bir büyük baba olmasindan baska hiçbir sey bilmedigim cevabini veriyorum.

Bundan birkaç ay sonra bir mektup daha: Bayram için gönderdigim biraz parayi bana posta ile iade ettigini haber veriyor: «Ellerini öperim; bana artik para gönderme. Burada hiçbir seye ihtiyacim yoktur» diyor.

Bu bizim birbirimize son mektubumuzdur. Bundan sonra onun için ögrendiklerim, dedigim gibi, Talât'in zaman zaman öteden, beriden duydugu seylerdir: Ismail, orada da çok çalisiyor; Ismail mektep idaresinin üstüne titredigi görülmemis bir talebe oluyor; Ismail gene birincilikle son sinifa geçiyor; fakat Ismail, imtihana üç ay kala, âsi diye mektepten kovuluyoi.

Bu son haberi alinca, Tamasalik'in Dana Bayrami'n-da bana onu, yüzü gözü kana bulanmis olarak kucakta getirdikleri günü hatirliyorum. Talât'a bile bir sey söylemeden, hâlâ kiraz kokan eski bastonumu alarak Bursa'-nin yolunu tutuyorum. Fakat çok geç!

Mektep memurlarindan birinden ögrendigime göre

idare onun büyük zekâsina acimis, darilttigi birkaç hocadan mektupla özür dilerse tekrar mektebe almayi va'-detmis. Fakat İsmail, cevap bile vermiyor ufak bir yevmiye ile bir mühendis heyetine katilarak Iç Anadolu'ya gidiyor.

Yillardan sonra, onun artik yasamasindan bile ümit kestigim zamanlarda, yeniden haberler basliyor; ismail Avrupa'da imis... İsmail Avrupa'da mimar olmus... İsmail Ankara'ya dönmüs, günden güne yükselip parliyor-mus.. Talât, bana dükkândan gazeteler getiriyor, onun Anadolu'da dolastigi yerlerde valilerle, vekillerle çikmis resimlerini gösteriyor... Bunlar, gerçekten güzel haberlerdir. O kadar güzel ki Mesule Baciya da anlatarak onu da sevincimize ortak etmek istiyoruz. Fakat o, söylediklerimizi bir türlü dogru anlamiyor. İsmail eve geliyor sanarak: «Bugün mü gelecek, yarin mi?» diye sualler soruyor, onu hâlâ on iki yasinda bir çocuk sandigi için bir dolaba sakladigi terliklerini aramaya kalkiyor. Hay-kirip aglamalar fasli çoktan geçtigi için İsmail'in ne yarin, ne hiç bir zaman gelmeyecegini aci aci söylemekten çekinmiyoruz. Fakat o, inanmiyor, basini geriye atip: «Yooo gelece... ben biliyorum» diye pinl pinl disleriyle gülüyor.

*

**

Derken bir gün, bir aksam vakti kapimizin önünde bir otomobil duruyor. Bakiyorum, İsmail. Beni görünce ellerimi, yüzümü öpüyor; sonra Mesule Baciyi, feryat, figân, kucagina alarak tasligin ortasinda döndürmeye basliyor.

Ben, saskin, onlari seyrederken omuz basimda mu-sambali bir genç kadin beliriyor, kollarimi oksiyarak,

218

karanlikta ancak gülümsemelerini farkedebildigim sözlerle:

— Baba, ben sizin gelininizin!, ismail'in karisiyim ben, diyor.

Sonra, ikisi de bizi birakarak, aceleleri varmis gibi el ele odalara girip çikiyorlar; Ismail, çocukken oynadigi yerleri, kitap okudugu yerleri gösteriyor.

Onlar, trenden çikar çikmaz ayaklarinin tozuyle bize gelmislerdir. Bu gece hep beraber yemek yiyecegiz.

Mutfakta Mesule Baciya yardim eden Talât, arasira aklina bir sey estikçe elinde kepçeler, biçaklarla kosa kosa yanimiza geliyor; fakat daha söze baslarken ateste biraktigi tavayi hatirlayarak tutusmus gibi ziplaya zip-laya gene mutfaga kosuyor.

Yemek vakti gelince Mesule Baci, içinde ne oldugunu hiç merak etmemis oldugum bir dolap gözünden kullanilmamis çatal biçak takimlari, çiçekli tabaklar, bembeyaz yemek havlulari çikarmaya baslamisti. Benim hayretime cevap verir gibi:

— Ban solamasmidim gelece diye, dedi ve kollarini yanina birakarak gülümsiye gülümsiye uzaklara bakti.

Ismail, yemekte birbirimizi görmedigimiz yillarin havadisini veriyor, bunlardan gülüneceklere gülüyor; gülünecek yeri olmayanlara daha kuvvetle gülüyor, içlerinde ilk gördügüm gün bana ince kan serpintileri gibi görünmüs olan kizil benecikleri hâlâ kaybetmemis gözleri pinl piril...

Ben, bir sokak adamiyim. Uzaktan, yakindan insanlarin nelerini görmedim!... Fakat kimsenin böyle sedef gibi konustugunu hatirlamiyorum.

              219

ismail, bir aralik bana bakmadan karisina egilerek ve onun parmaklarindan birini tutarak:

— Evvelce de birkaç kere söyledim sana, dedi, babamdan bir alacagimiz var. Onunla sana bir güzel yüzük alip burada takacagiz. Daima parmaginda tasiyacaksin.

Sonra, gene bana bakmayarak degisik bir sesle ilâve etti:

— Bu alacak, babamin bana Bursa'ya göndermis oldugu bir bayram parasidir ki ben, onu posta ile geri göndermistim.

ismail, bu sefer bana dönüyor; birdenbire yanaklari ateslenmis, hasta bir çocuk gibi:

— isterim onu baba, mutlaka isterim, o, benim hakkimdir; bu kadar çalistim, diye titizleniyor.

Pek de kisa olmayan bir susmadan sonra yavasça basimi salliyarak: «Olur» diyorum ve ismail benim sofra üstünde duran sakat elimi egiliyor; onu öpüyor.

Sonra, gene kansina dönerek kisa kisa gülüslerle anlatiyor.

— Bir defa da ona faziletli büyük babamdan haber sordum. Kim bilir arayip bulmaya mi çalisacaktim? Yoksa, hiç degilse adini, sanini ögrenerek «ben suyum» diye övünecek miydim? Çocuk, ne namussuz bir gaddardir.

Bu sefer, gene bana dogru sert bir dönüs ve sert bir itham:

— Hep kabahat babamindir. Hiçbir aile çocugu benim kadar magrur ve muhtesem büyümedi. Bir padisah çocugu mutlaka babasindan, amcasindan yalvararak birçok seyler istemistir. Fakat o, beni hiçbir sey için yal-

220

vartmadan büyüttü. Sonra, mektebe gittim. Mektep, babalar, amcalar ve hattâ ahbaplarin serveti, mevkii ve söhretiyle övünülen bir cemiyettir; birçoklari için sahte gururlar, sahte gösterisle fideligidir. Yani sefil bir evlâtlik olan anamla beni sokaga atmis bir büyük babayi bana arattirmis olan o buhran çaginda ben, pekâlâ kaynayip gidebilirdim. Fakat öyle saniyorum ki ben, kendimi bu uçurumdan kurtarmak kuvvetini gene bu insanin bende biraktigi hâtiralarda buldum: Onun hiç kimsede görmedigim sükûneti, mazlumlugu soguk gecelerde beni yorganinin içine alarak söyledigi seyler arasinda bana görünmüs baska bir âlemin hâtiralari... izmir'deki Mevlâna'yi. çocuklarin tasla öldürdügü o zavalli meczup Giritliyi hatirlar misin baba? Bütün çocuklar gibi, hattâ bir aksam, onu alayla karakola götüren polisler gibi ben de onun geceleri küçük çocuklari öldürerek taze mezarlara gömdügüne inaniyordum. Halbuki sen, bana onu geceleri karda, yagmur da sokak fenerlerine elini uzatip asil Mevlâna'dan beyitler okuyan bir adam olarak anlattin. Bir serseri gibi gittigim Avrupa'da, ilk zamanlarda benim de hemen hemen bu Mevlâna kadar sefil zamanlarim oldu. Kisin soguk ve isiksiz bir tavanarasina siginmistim. Pencerenin ilerisinde ve agaçlar arasinda bir sokak feneri yanardi. Karanlikta onun zayif isigi etrafina yagan karlardan baska bir sey görünmedigi için bütün gökyüzünü bu fenere çullaniyor gibi tasavvur etmekten zevk duyardim. Sonra bu, bana zavalli Mevlâna'yi hatirlatti. Bunlar, pek küçük seylerdi. Fakat senin yillardan beri hâlâ yataginin yaninda duran su Mesnevi'ye sardirdigin merakin ve beni sonradan sarmis bir takim iptilâlann o zavalli meczup Giritliden baslamadigina emin miyiz?

İsmail, çocuklugunun sefaletini, Tamasalik'in sefaletini bütün teferruatiyle çirçiplak anlatiyor, sefil ana-

sinin hâtiralanna varincaya kadar hiçbir noktasindan utanmayi aklindan geçirmiyor. Beni asil sasirtan sey, bir ufak çocugun, o zaman hiç farkinda olmuyor gibi göründügü seyleri bu kadar teferruatiyle nasil aklinda tuttugu degildir; büsbütün baska bir âlemin kizi olan karisi yaninda bunlari söylemeye cesaret etmesidir. Fakat ondan da daha fazla sastigim bir sey fakir soframizda, Talât'la benim aramda bir süslü oyuncak gibi oturan bu genç kadinin onu bu kadar benimseyerek dinleyisidir. Tasligin karanligi içinde kollarimi oksamaya basladigi zaman yalniz gözlerinin tatli gülümsemesini far-kettigim bu genç kadin, bana evvelâ rastgele bir insan gibi görünmüstü. Fakat isiklar yandiktan sonra meydana çikan renkleri ve çizgileriyle gitgide güzellesiyordu. Sonra, kibar bir ailenin naz içinde yetistirilmis bir kizi olduguna da süphe yoktu. Bu vaziyette bir genç kadinin kendi âleminin asalet, gurur vesaire hakkindaki türlü türlü düsünce ve göreneklerinden bu kadar siyrilmasini, bu kadar sadelikle aramiza girmesini nasil izah etmeli? Ask mi? Belki bunun da tesiri var. Fakat ben, sanirim ki bunu asktan daha büyük seye gerçekten büyük olan bir fikrin daha küçük fikirler üzerindeki cazibesine vermek daha dogrudur.

Ismail, bu hikâyeden sonra kendisine daha sokuluyor gibi görünen karisinin basini oksayarak:

— Benim babami hor gördügüm zamanlar oldu, dedi, fakat mevki, seref, para itibariyle hiçbir eksigi olmayan birçok kibar insanlarin hattâ büyük insanlarin ufak bir geçim sikintisina düstükleri, kendilerinde olandan daha fazlasina göz diktikleri, baskalarinin otomobilini, mevkiini kiskandiklari zaman gözlenni belerterek «açiz» diye agladiklarini gördükten sonra...

Çocuguma bakarken gözlerim kamasiyordu. HakikI

222

gurur, hakikI asalet,    bildiklerimizden ne kadar baska bir seydi.

ismail, bir aralik bana:

— Baba, sen bir sey düsünüyorsun, dedi.

— Bu kadar vakalarla bir gün gene bedbaht olmadan korkuyorum, diyecektim. Fakat kendimi topladim. Bu sefer ben, onun elini dudaklarima götürerek:

— '- Sadakalarimin en muhtesemim ben, senden aldim İsmail, dedim.

 
Make a Free Website with Yola.